реклама
Бургер менюБургер меню

Пол Бенджамин Остер – Kehanet Gecesi (страница 2)

18

Koridorun sonuna kadar yürüdüm, iki-üç adımda bir durup raflardaki malzemeyi inceliyordum. Çoğunun bildik büro ve okul malzemesi olduğu çıktı ortaya, ama böylesine ıkış-tıkış dolu bir yer için çeşitler eksiksiz sayılırdı; böyle bol çeşidi stoklayıp düzenlemek için gösterilen özen beni etkiledi; görünüşe bakılırsa her şey vardı burada, altı değişik boyda pirinç ataştan tam on iki değişik modelde kâğıt klipsine kadar. Köşeyi dönüp öteki koridordan ön tarafa doğru yürümeye başladığımda raflardan birinin nitelikli ithal mallara ayrılmış olduğunu gördüm: İtalya’dan deri ciltli bloknotlar, Fransa’dan adres defterleri, Japonya’dan pirinç kâğıdından zarif dosyalar. Almanya’dan ve Portekiz’den gelme bir öbek not defteri de vardı. Portekiz malı olanlar özellikle ilgimi çekti, ciltli kapakları, kareli sayfaları, leke tutmayan sağlam kâğıttan oluşan dikişli formalarıyla daha ilkini elime aldığım anda bu defterlerden bir tane satın alacağımı biliyordum. Defter öyle gösterişli ya da dikkat çekici filan değildi. Kullanışlı bir maldı: ağırbaşlı, basit, işe yarar. Hediye verilecek türden değildi. Ama ciltli oluşu hoşuma gitmişti, biçimi de: yirmi üç buçuk santime on sekiz buçuk; çoğu defterden biraz daha kısa ve biraz daha enliydi. Nedenini soracak olsanız bilemem ama defterin boyutları bana çok tatmin edici geldi, onu elime ilk aldığımda fiziksel zevke benzer bir şey hissettim, nedense birden çok rahatlamıştım. Rafta yalnızca dört defter kalmıştı, her biri farklı renkteydi: siyah, kırmızı, kahverengi ve mavi. Maviyi seçtim, zaten en üstte o duruyordu.

İhtiyacım olan şeyleri bulmam beş dakikamı aldı, sonra hepsini toplayıp ön tarafa götürdüm, tezgâhın üzerine bıraktım. Adam bana yine kibarca gülümsedi, sonra da yazarkasasının tuşlarına dokunarak aldığım çeşitli malzemenin fiyatlarını girmeye başladı. Ancak sıra mavi deftere geldiğinde biraz durakladı, defteri havaya kaldırdı, parmaklarını hafifçe kapağının üzerinden geçirdi. Beğendiğini gösteren bir hareket, neredeyse bir okşayıştı bu.

“Hoş bir defter,” dedi, ağır aksanlı bir İngilizce’yle. “Ama artık yok. Portekiz’den yok. Çok üzücü bir hikâye.”

Ne dediğini anlayamamıştım, sözlerini açıklamasını, dediğini tekrar etmesini istemektense defterin ne kadar hoş, ne kadar sade olduğu hakkında bir şeyler mırıldandım ve sonra konuyu değiştirdim. “Burayı açalı çok oldu mu?” diye sordum. “Pek yeni ve pek temiz görünüyor.”

“Bir ay,” dedi adam. “Ağustosun 10’unda büyük açılış.”

Bunu açıklarken sırtını dikleştirir gibi oldu, çocukça, askerce bir gururla göğsünü şişirdi, ama ona işlerin nasıl gittiğini sorduğumda mavi defteri yavaşça tezgâhın üzerine bırakıp başını iki yana salladı. “Çok yavaş. Bir sürü tatsızlık.” Adamın gözlerine baktığımda ilk başta sandığımdan birkaç yaş daha büyük olduğunu fark ettim, en azından otuz beş yaşında vardı, hatta belki de kırk. Sabredip işlerin açılmasını beklemesi hakkında bir şeyler gevelediysem de adam başını iki yana sallayıp gülümsemekle yetindi. “Hep isterdim dükkânım olsun,” dedi. “Bunun gibi bir dükkân, defterler, kalemler filan. Benim büyük Amerikan rüyamdı. Herkese iş, tamam mı?”

“Tamam,” dedim, ama hâlâ adamın neden söz ettiğini tam olarak anlayabilmiş değildim.

“Herkes kelimeler yapar,” diye devam etti adam. “Herkes bir şeyler yazar. Okuldaki çocuklar benim defterlerime derslerini yazarlar. Öğretmenler defterlerime notlarını yazarlar. Benim sattığım zarflarda aşk mektupları gönderilir. Muhasebeciler için muhasebe defterleri, alışveriş listeleri için bloknotlar, haftayı planlamak için ajandalar. Buradaki her şey hayat için önemli, bu da beni mutlu ediyor, hayatıma onur katıyor.”

Adam bu kısa konferansı öyle ciddi bir havayla vermiş, meramını ve kendini adadığı şeyi öylesine bir ağırbaşlılık içinde ortaya koymuştu ki, duygulandığımı itiraf etmeliyim. Müşterilerine kâğıdın doğaüstü niteliği hakkında açıklamalarda bulunan, insanları ilgilendiren çeşitli konularda kendisinin önemli bir rol oynadığına inanan bu kırtasiyeci nasıl bir adamdır diye merak ettim. Bu durumun gülünç bir yanı vardı sanırım, ama adamın konuşmasını dinlerken ona gülmek aklımın ucundan bile geçmedi.

“Haklısınız,” dedim. “Sizinle tamamen aynı fikirdeyim.”

Yaptığım kompliman adamın keyfini yerine getirir gibi oldu. Hafifçe gülümseyerek ve başını eğerek yazarkasanın tuşlarına yeniden dokunmaya başladı. “Burada, Brooklyn’de pek çok yazar var,” dedi. “Bütün mahalle yazar dolu. Belki benim dükkânım için iyi olur.”

“Belki,” dedim. “Yazarların sorunu, pek çoğunun harcayacak fazla parasının olmaması.”

“Ya,” dedi, başını yazarkasadan kaldırarak, yüzünde genişleyen gülümseme çarpık dişlerini ortaya çıkarmıştı. “Siz de yazar olmalısınız.”

“Kimselere söylemeyin,” dedim, şaka yaparcasına. “Bu bir sır.”

Çok da gülünesi bir şey söylememiştim, ama belli ki adamın komiğine gitmişti, bir süre gülmekten yere yuvarlanmamak için kendini tuttu. Kahkahasının tuhaf, kesik ve kuvvetli bir ritmi vardı, konuşmakla gülmek arası bir şeydi, gırtlağından bir dizi kısa, mekanik titreşim olarak çıkıyordu: ha ha ha, ha ha ha, ha ha ha. “Yok kimseye söylemek,” dedi, kahkahaları dinince. “Çok gizli. Sizinle benim aramda. Ağzıma fermuar çektim. Ha ha ha.”

Yazarkasanın başındaki işine döndü, aldığım malzemeyi büyük beyaz bir torbaya koyduktan sonra yeniden ciddileşti. “Eğer günün birinde mavi Portekiz defterine bir hikâye yazarsanız,” dedi, “çok mutlu olurum. Kalbim sevinçle dolar.”

Buna nasıl bir yanıt vermem gerektiğini bilemedim, ama aklıma söyleyecek bir şey gelmeden adam gömleğinin cebinden bir kartvizit çıkardı, tezgâhın üzerinden bana uzattı. Kartın üst kısmında büyük harflerle KÂĞIT SARAYI yazıyordu. Arkasından adres ve telefon numarası geliyordu, sonra da sağ alt köşede son bir bilgi vardı: M.R. Chang, Mal Sahibi.

Gözlerimi karttan ayırmadan, “Teşekkür ederim Mister Chang,” dedim. Sonra kartı cebime atıp hesabı ödemek için cüzdanımı çıkardım.

“Mister değil,” dedi Chang, yüzünde yine o geniş gülümseme vardı. “M.R. Böyle yazılınca daha önemliymiş gibi duruyor. Daha Amerikan.”

Yine ne diyeceğimi bilemedim. Bu harflerin ne anlama gelebileceği hakkında kafamdan bir-iki şey geçtiyse de bunları dile getirmedim. Mühim Rakamlar. Muhtelif Rivayetler. Markalı Resimler. Bazı düşünceleri söylememekte yarar vardır, ben de kasvetli şakalarımla adamcağızı sıkmak istemedim. Kısa ve sıkıntılı bir sessizlikten sonra adam bana beyaz torbayı uzatıp teşekkür anlamında önümde eğildi.

“İşinizde iyi şanslar dilerim,” dedim.

“Çok küçük yer,” dedi. “Fazla mal da yok. Ama istediğiniz şeyi söylerseniz hemen getirtirim. Ne isterseniz getirtirim.”

“Tamam,” dedim, “anlaştık.”

Gitmek üzereydim ki Chang tezgâhın arkasından fırlayıp seğirtti, kapıda yolumu kesti. Görünüşe bakılırsa az önce çok önemli bir iş bağlamış olduğumuza inanıyor ve elimi sıkmak istiyordu. “Anlaştık,” dedi. “Sizin için de iyi, benim için de. Tamam mı?”

“Tamam,” diyerek elimi sıkmasına izin verdim. Bu işi bu kadar büyütmek saçma geliyordu bana, ama zararsız bir oyundu. Hem dükkândan çıkmak istiyordum ve ne kadar az konuşursam o kadar çabuk yoluma devam edebilecektim.

“Siz isteyin, ben bulayım. Ne olursa olsun bulurum. M.R. Chang istediğiniz malı getirtir.”

Bunu söyledikten sonra kolumu iki-üç kez daha sıktı, sonra geçmem için kapıyı açtı; onun yanından geçip serin eylül gününe çıkarken o hâlâ başını sallayıp gülümsüyordu.[1]

Mahalledeki lokantalardan birine uğrayıp kahvaltı etmeyi planlamıştım, ama evden çıkmadan önce cüzdanıma koyduğum yirmi dolarlık banknot azalıp üç dolara inmişti, biraz da bozuk param vardı, o kadar. Hatta vergiyi ve bahşişi eklerseniz lokantanın spesiyalitesi olan 2.99’luk mönüye bile yetmeyecekti. Elimde o torba olmasaydı yürümeyi sürdürürdüm ama elimdeki yükle sokaklarda dolanmanın bir anlamı yoktu, o arada hava da tatsızlaştığından (çisenti tam anlamıyla sağanağa dönüşmüştü) şemsiyemi açtım ve eve dönmeye kadar verdim.

Günlerden cumartesiydi ve ben evden ayrılırken karım hâlâ yataktaydı. Grace dokuz-beş arası çalışıyordu ve ancak hafta sonlarında geç saatlere kadar uyuyabiliyor, saatin alarmı çalmadan uyanma lüksüne sahip olabiliyordu. Karımı rahatsız etmemek için olabildiğince sessiz davranarak evden çıkmış, çıkmadan önce de bir not yazıp mutfak masasının üzerine bırakmıştım. Şimdiyse bıraktığım notun altına birkaç cümle eklenmişti. Sidney: Umarım yürüyüşün eğlenceli geçmiştir. Bir-iki ufak tefeği halletmek için dışarı çıkıyorum. Fazla kalmam. Seninle çiftlikte görüşürüz. Sevgiler, G.

Koridorun sonundaki çalışma odama gittim ve satın aldıklarımı torbadan çıkardım. Odam gardıroptan az büyük bir yerdi; bir çalışma masası, bir koltuk ve dört tanecik rafı olan minik bir kitaplık ancak sığıyordu içine, ama benim ihtiyacımı görüyordu, ihtiyacım da hiçbir zaman koltuğa oturup kâğıtlara yazı yazmaktan öte gitmemişti. Hastaneden taburcu edilmemden bu yana o odaya birkaç kez girmiştim, ama o eylül sabahına kadar –buna söz konusu sabah demeyi yeğliyorum– koltuğa bir kez bile oturmamıştım. Şimdi, acıyan, takatsiz popomu koltuğun sert tahtasına koyarken kendimi uzun ve zorlu bir yolculuktan dönen biri, dünyada hak ettiği yeri talep etmek üzere geri gelen bahtsız bir yolcu gibi hissettim. Yeniden o odada olmak güzeldi, orada olmayı istemek güzeldi; eski masama yeniden yerleşirken beni sarıp sarmalayan mutluluğun hemen arkasından bu an’ı, mavi deftere bir şeyler karalayarak ölümsüzleştirmeye karar verdim.