Пер Валё – Savoy Cinayeti (страница 9)
Martin Beck okuduktan sonra kâğıtları önündeki masaya koydu. “Öncelikle tanıkları adamakıllı sorguya çekmeliyiz, orası belli. Bu gerçekten de pek verimli olmamış. Şu garip tabirle ne demek istemişler ki?”
Sayfalardan birini çıkarıp okudu, “‘Suç işlendiği esnada olay yerinde bulunan saatlerin farklı zamanı göstermeleri göz önünde tutularak…’ Bu ne demek oluyor ki?”
Månsson omuz silkti.
“Bunu yazan Backlund,” dedi. “Backlund’la tanışmışsındır?”
“Ah, o. Anladım,” dedi Martin Beck.
Backlund’la tanışmıştı. Bir kere. Yıllar önce. O da yetmişti.
Bir araba avluya girip pencerenin tam altında durdu.
Sonra gürültüler duyuldu, kapılar çat diye kapandı, insanlar koştu ve Almanca bağırış çağırışlar oldu.
Månsson yavaşça kalkıp dışarıya baktı.
“Gustav Adolf Meydanı’nda iyi bir temizlik yaptılar herhâlde,” dedi, “ya da rıhtımda. Orada güvenlik önlemlerini genişlettik ama çoğunlukla yakalananlar, cebinde bir avuç esrarla takılan ergenler oluyor. Büyük sevkiyatları ya da gerçekten tehlikeli torbacıları enselediğimiz az olmuştur.”
“Bizde de durum öyle.”
Månsson pencereyi kapatıp oturdu.
“Skacke nasıl?” diye sordu Martin Beck.
“İyi,” dedi Månsson. “Hırslı bir çocuk. Evde oturup her gece ders çalışıyor. İyi de iş çıkarıyor, çok dikkatli, daha temkinli. O hatasından büyük ders çıkarmış. Bu arada, Kollberg değil de senin geldiğini duyunca çok rahatladı.”
Bir yıldan kısa süre önce, Benny Skacke, Kollberg’in, Arlanda havaalanında birlikte tutuklamak üzere oldukları adam tarafından karnından bıçaklanmasına doğrudan sebep olmuştu.
“Futbol takımı için de iyi olmuş diye duydum,” dedi Månsson.
“Öyle mi?” dedi Martin Beck ilgisizce. “Şimdi ne yapıyor?”
“Palmgren’in grubundan birkaç masa ötede oturan şu adama ulaşmaya çalışıyor. Adamın adı Edvardsson ve
“Eğer Palmgren vurulduğunda sarhoşsa, tanık olarak pek işe yaramaz,” dedi Martin Beck. “Palmgren’in karısını ne zaman sorguya alabiliriz?”
Månsson birasından bir yudum alıp ağzını elinin tersiyle sildi.
“Bugün öğleden sonra umarım. Ya da yarın. Onunla sen ilgilenmek ister misin?”
“Kendin yapsan daha iyi olabilir. Palmgren hakkında benden daha fazla bilgi sahibisindir.”
“Pek sanmıyorum,” dedi Månsson. “Ama tamam, karar senin. Skacke adama ulaşırsa Edvardsson’la sen konuşabilirsin öyleyse. İçimden bir ses, her şeye rağmen onun en değerli tanığımız olduğunu söylüyor. Bira ister misin? Maalesef ısınmış.”
Martin Beck hayır anlamında başını salladı. Susuzluktan ağzı kurumuştu ama ılık bira ilgisini hiç çekmiyordu.
“Kantine gidip biraz maden suyu alsak ya?” dedi.
İkisi birlikte barda dikilip birer maden suyu içtiler, sonrasında Månsson’un odasına geri döndüler. Benny Skacke ziyaretçi sandalyesinde oturmuş, defterinden bir şey okuyordu. Onlar içeri girince hemen ayağa kalktı, Martin Beck ile tokalaştılar.
Månsson, “Eee, Edvardsson’a ulaştın mı?” diye sordu.
“Evet, nihayet. Şu anda gazetedeymiş ama saat üçte eve dönecekmiş,” dedi Skacke.
Notlarına göz attı.
“Kamrer Caddesi, 2 numara.”
“Arayıp üçte geleceğimi söyle,” dedi Martin Beck.
Kamrer Caddesi’ndeki apartman, bir dizi yeni bina içinde ilk biten binaya benziyordu; sokağın karşı tarafında yakında daha yeni ve büyük apartmanlara yer açmak için buldozerlerin hışmına uğrayacak, boşaltılmış eski evler yer alıyordu.
Edvardsson en üst katta oturuyordu, Martin Beck zili çalar çalmaz kapıyı açtı. Yaklaşık elli yaşındaydı, zeki bir yüzü, dikkat çeken bir burnu ve ağzının kenarlarında derin çizgileri vardı. Kapıyı ardına kadar açmadan evvel Martin Beck’e gözlerini kısarak, “Başkomiser Beck mi? İçeri girin,” dedi.
Martin Beck önden odaya girdi, içerisi az mobilyayla döşenmişti. Duvarlar kitap raflarıyla doluydu ve cam kenarındaki çalışma masasında bir daktilo, rulosunda da yarı yazılmış bir sayfa duruyordu.
Edvardsson odadaki tek koltuğun üstünden bir tomar gazeteyi kaldırdı. “Lütfen oturun, size içecek bir şeyler getireyim. Dolapta soğuk biram var.”
“Bira çok iyi olur,” dedi Martin Beck.
Adam mutfağa girdi, elinde iki bardak ve iki şişe birayla geri döndü.
“Beck birası,” dedi. “Çok yakıştı, hı?”
Birayı bardaklara boşaltınca koltuğa oturup bir kolunu koltuğun sırtına attı.
Martin Beck biradan büyük bir yudum içti, soğuktu ve bu bunaltıcı sıcakta çok iyi gelmişti. Sonra şöyle dedi, “Yani, neden geldiğimi zaten biliyorsunuz.”
Edvardsson başıyla onaylayıp bir sigara yaktı.
“Evet, Palmgren hakkında. Vefatına çok da üzüldüğümü söyleyemem.”
“Onun hakkında bilginiz var mıydı?” diye sordu Martin Beck.
“Şahsen mi? Yok, tanımıyordum. Fakat ona rastlamamak mümkün değil. Bende otoriter, kibirli bir adam izlenimi bırakmıştı, eh, ben öyle tiplerle hiç geçinemem.”
“Ne demek bu? ‘Öyle tipler’ yani?”
“Paranın her şey olduğuna inanan ve parayı edinmek için her yolu mübah bulan tipler.”
“Hakkındaki düşüncelerinizi netleştirmek isterseniz sizden Palmgren hakkında daha fazlasını daha sonra dinlemek isterim fakat önce bir şey öğrenmek istiyorum. Saldırganı gördünüz mü?”
Edvardsson elini saçında gezdirdi, saçları biraz dağınıktı ve alnına dalga dalga düşüyordu.
“Maalesef bu konuda çok yardımcı olamayacağım. Ben oturmuş bir şeyler okuyordum ve adam pencereden çıkmak üzereyken ancak tepki gösterebildim. İlk önce Palmgren dikkatimi çekti, sonra saldırganı gördüm ama göz ucuyla. Çok hızlı kaçtı, tekrar pencereye doğru baktığımda, adam sırra kadem basmıştı bile.”
Martin Beck cebinden buruşuk bir Florida paketi çıkarıp bir tane yaktı.
“Dış görünüşü hakkında bir fikriniz var mı?” diye sordu.
“Koyu renk giysiler giydiği kalmış aklımda, herhâlde takım elbise ya da birbirine uyumsuz bir spor ceket ve pantolon. Bir de sanırım genç birisi değildi. Ama bu sadece aklımda kalan bir izlenim; adam otuz, kırk ya da elli yaşında olabilirdi ama bundan çok daha yaşlı ya da genç olacağını sanmam.”
“Siz restorana girdiğinizde Palmgren’in grubu masada oturuyor muydu?”
“Hayır,” dedi Edvardsson. “Onlar geldiğinde ben yemeğimi yemiş, bir viski içmiştim. Burada yalnız yaşıyorum ve bazen bir restoranda oturup kitap okumak hoşuma gider, sonuçta orada bayağı uzun süre otururum.”
Durakladı, biraz sonra ekledi, “Bana bayağı tuzluya mal olsa da tabii.”
“Bu toplantıda Palmgren haricinde dikkatinizi çeken birileri oldu mu?”
“Karısı ve Palmgren’in sağ kolu olduğu söylenen o genç adam vardı. Diğerlerini tanımıyordum ama bence onlar da çalışanlarıydı. İkisi Danca konuşuyordu.”
Edvardsson pantolonunun cebinden bir mendil çıkarıp alnındaki teri sildi. Beyaz gömlek giymiş, kravat takmıştı, altında polyester pantolon ve ayakkabı vardı. Gömleği terden sırılsıklamdı. Martin Beck kendi gömleğinin sıcaktan vücuduna yapıştığını hissetti.
“Ne konuştuklarını duyabildiniz mi?” diye sordu.
“Doğrusunu isterseniz, evet, duydum. Ben çok meraklıyımdır ve insanları incelemek çok eğlenceli, o yüzden evet, biraz kulak kabartmıştım. Palmgren ile Danimarkalı iş konuşuyordu, neyle ilgili olduğunu tam duyamadım ama birkaç defa Rodezya ismi geçti. Palmgren’in kırk tarakta bezi vardı. Kendisi bile bir kez bu deyişi kullanmıştı. Bir sürü karanlık iş çeviriyormuş, böyle anlatıldığını duydum. Kadınlar, bu tip kadınların genelde konuştuğu şeyleri konuşuyordu yani kıyafetler, seyahatler, ortak arkadaşlar, partiler falan. Bayan Palmgren ve diğer ikisinden genç olan, sarkık göğüslerini yaptırmış birisini anlatıyordu, memeleri çenesinin altından fışkıran iki tenis topu gibi olmuş. Charlotte Palmgren New York’ta ‘21’deki bir partiyi anlatıyordu, sözde Frank Sinatra da gelmiş ve Mackan denen birisi bütün gece herkese şampanya ısmarlamış. Bunun gibi bir milyon şey daha. Twilfit’te 75 krona muhteşem bir sutyen varmış. Yazları peruk kafayı terletiyormuş, o yüzden her gün saçlarını yapmak zorundalarmış.”
Martin Beck, Edvardsson’un o gece kitabını pek okuyamadığını anlamıştı.
“Diğer adamlar peki? Onlar da mı iş konuşuyordu?”
“Hayır, pek değil. Akşam yemeğinden önce toplantı yapmışlardı sanki. Dördüncü adam yani Danimarkalı olan ve genç olan değil, öyle bir şey söyledi. Hayır, onların muhabbeti de pek üst düzey değildi. Mesela uzunca bir süre Palmgren’in kravatını dillerine doladılar, maalesef göremedim çünkü bana sırtı dönük oturuyordu. Çok özel bir kravat olmalıydı çünkü hepsi hayrandı ve Palmgren bunu Paris’te Şanzelize’den 95 franka aldığını söyledi. Kızı, bir zenciyle aynı eve taşınmış. Palmgren de kızı pek siyahinin olmadığı İsviçre’ye göndermesini söyledi.”
Edvardsson ayağa kalktı, boş şişeleri mutfağa taşıyıp iki şişe bira daha getirdi. Şişeler sıcakta hemen buhar yapmıştı ve çok çekici görünüyorlardı.
“Evet,” dedi Edvardsson, “masadaki muhabbetten en çok hatırladıklarım bunlar. Pek yardımcı olamadım, değil mi?”