Пер Валё – Kilitli Oda (страница 5)
Fakat hepsi bu kadarla kalmıyordu. Karl Edvin Svärd adlı, vaktinden önce emekliliğe ayrılmış adamın hikâyesinin bir de devamı vardı.
6
Martin Beck, bir raporda bir şey anlaşılmaz görünüyorsa, sebebin yüzde doksan dokuz, birisinin dikkatsizliğinden, hatasından ya da kaleminin sürçmesinden, meselede can alıcı bir noktayı gözden kaçırmasından ya da kendini anlaşılır kılma yeteneğinden mahrum olmasından kaynaklandığını bilirdi.
Bergs Caddesi’ndeki dairede ölen adam hakkındaki hikâyenin ikinci kısmı, en hafif ifadeyle, alengirliydi. İlk başta, işler her zamanki gibi gelişmişti. Pazar akşamı, ceset oradan alınıp morga kaldırılmıştı. Ertesi gün, evin içi dezenfekte edilmişti, bu kesinlikle şarttı ve Kristiansson ve Kvastmo olay hakkındaki raporlarını sunmuştu.
Cesede otopsi salı günü yapılmıştı ve sorumlu polis departmanı, ertesi gün kararı almıştı. Uzun süre beklemiş cesetlere otopsi yapmak oldukça kötüydü, özellikle de bahsi geçen şahsın, intihar ettiği ya da doğal sebeplerle öldüğü baştan biliniyorsa. Dahası, eğer malum şahıs toplumda pek ehemmiyetli bir statüye sahip değilse, mesela vaktinden önce emekliye ayrılmış bir depo işçisiyse, o zaman olaya karşı gram ilgi alaka kalmazdı.
Otopsi raporunu Martin Beck’in adını daha önce hiç duymadığı birisi, muhtemelen geçici bir görevli imzalamıştı. Rapor aşırı derecede bilimsel ve anlaşılmaz bir dildeydi. Belki de bu sebepten, konuya bu kadar miskinlikle yaklaşılmıştı. Martin Beck’in anlayabildiği kadarıyla, dosyası Cinayet Masası’ndaki Einar Rönn’e bir hafta sonra bile ulaşmamıştı. Olaya ilgi ancak bu noktada başlamıştı.
Martin Beck telefonu kendine doğru çekip uzun zaman sonra ilk kez bir görüşmeye hazırlandı. Ahizeyi kaldırdı, sağ elini tuşların üstüne koydu, bir süre öyle kaldı. Adli Tıp Kurumu’nun numarasını unutmuştu, rehberden bakmak zorunda kaldı.
Patoloji uzmanı çok şaşırdı. “Tabii,” dedi. “Tabii hatırlıyorum. Rapor iki hafta önce gönderildi.”
“Biliyorum.”
“Net olmayan bir kısım mı var?”
Martin Beck, kızın bozulmuş gibi konuştuğunu duydu.
“Sadece birkaç noktayı anlamadım. Raporunuza göre, bahsi geçen kişi intihar etmiş.”
“Tabii.”
“Nasıl?”
“Kendimi bu kadar mı kötü ifade etmişim?”
“Ah, hayır, hiç değil.”
“O zaman neresini anlamadınız?”
“Büyük bir bölümünü doğrusu ama bu tamamen benim cahilliğimden kaynaklanıyor.”
“Terminolojiyi mi kastediyorsunuz?”
“Nedenlerden biri de bu.”
“Eğer tıp bilginiz yoksa,” dedi kız moral verir gibi, “bu tür zorluk genelde yaşanır.” Sesi ince ve netti. Gençti kesin.
Martin Beck bir süre konuşmadan oturdu. Bu noktada şöyle demeliydi: “Sevgili genç hanım, bu rapor patoloji uzmanlarına hitaben yazılmadı, farklı bir kesim okuyacak. Ne de olsa Büyükşehir Emniyeti talep etmiş, bir polis komiserinin anlayabileceği kelimeler kullanılarak yazılmalıydı.” Ama demedi. Neden? Düşünceleri doktor tarafından yarıda kesildi: “Alo, orada mısınız?”
“Evet, buradayım.”
“Özellikle sormak istediğiniz bir şey mi vardı?”
“Evet. Öncelikle intihar olduğu varsayımınızın dayanağını öğrenmek istiyorum.”
Doktor kadın cevap verdiğinde, sesinde bir şaşkınlık gizliydi. “Sevgili Başkomiserim, bize bu ceset polisten geldi. Otopsi yapmadan önce, soruşturmadan sorumlu olduğunu düşündüğüm polis memuruyla bizzat telefonda konuştum. Bunun rutin bir iş olduğunu söyledi. Cevaplanmasını istediği tek soru vardı.”
“Neymiş?”
“Bu kişi intihar etmiş mi, etmemiş mi?”
Sinirlenen Martin Beck, parmak boğumlarını göğsüne sürttü.
Kurşunun girdiği yer bazen acıyordu. Ona bunun psikosomatik olduğu söylenmişti, bilinçaltı geçmişle ilişiğini kestiğinde bu acı da geçecekmiş. Tam şu andaysa, onu büyük ölçüde sinir eden şey, şimdiydi. Aslında bu da bilinçaltının hiç ama hiç ilgi duymadığı bir şeydi.
Basit bir hata yapılmıştı. Otopsi, polisten en ufak bir ipucu alınmadan yapılmalıydı. Adli tıp uzmanlarına, şüpheli ölüm sebebini sunmak küçük çapta bir yetki aşımıydı, özellikle de bu durumda olduğu gibi patoloji uzmanı genç ve tecrübesizse.
“Memurun adını biliyor musunuz?”
“Dedektif Komiser Aldor Gustavsson. Sanırım davadan o sorumlu. Tecrübeli ve işini bilen birine benziyordu.”
Martin Beck Dedektif Komiser Aldor Gustavsson hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Dedi ki: “Yani polis size bazı talimatlar mı verdi?”
“Öyle de denebilir, evet! Her hâlükârda polis, olayın şüpheli bir intihar meselesi olduğunu açıkça belirtti.”
“Anladım.”
“İntihar demek, bildiğiniz üzere, birisinin kendini öldürdüğü anlamına gelir.”
Beck bir cevap vermedi. Bunun yerine şöyle dedi: “Otopsiyi yapmak zor muydu?”
“Pek sayılmaz. Kapsamlı organik değişimler haricinde tabii. Bu, her zaman işimizi karmaşıklaştıran bir etken olur.”
Martin Beck, kadının kaç otopsi yaptığını merak etti ama yorum yapmaktan kaçındı. “Uzun sürdü mü?”
“Pek değil. İntihar mı, bir akut hastalık sorunu mu diye bakmak için göğüs kafesini açmakla başladım.”
“Neden?”
“Çünkü merhum yaşlıca bir adamdı.”
“Neden ölümün ani olduğunu düşündünüz?”
“Polis memuru bana öyle olduğu izlenimini verdi.”
“Nasıl?”
“Hatırladığım kadarıyla doğrudan meseleyi anlatarak.”
“Ne dedi?”
“‘İhtiyar ya canına kıydı ya da kalp krizi geçirdi.’ Bu tarz bir cümle kurdu.”
Bir başka yanlış çıkarım daha; saçını başını yolacaktı! Svärd’ın ölmeden önce felçli ya da çaresizce, günlerce orada kalmış olabileceğini gösteren hiçbir kanıt yoktu.
“Yani göğsünü açtınız.”
“Evet, ve sorunun cevabı hemen ortaya çıktı. Hangi seçeneğin doğru olduğuna dair şüphe kalmadı.”
“İntihar mı?”
“Tabii ki.”
“Hangi şekilde?”
“Kendini kalbinden vurmuş. Kurşun hâlâ göğüs kafesindeydi.”
“Kurşun kalbi delmiş miydi?”
“Çok yaklaşmış. Asıl hasar aorttaydı.” Kız kısa bir an durdu, sonra bir nebze laf sokar gibi ekledi: “Anlaşılacak bir biçimde ifade edebildim mi?”
“Elbette.” Martin Beck sıradaki sorusunu dikkatlice düşündü. “Kurşun yaraları hakkında tecrübeniz var mı?”
“Yeterince tecrübem var. Her neyse, bu vakada karışık bir nokta yoktu.” Kız hayatı boyunca kurşun yarası almış kaç kurban üstünde otopsi yürütmüş olabilirdi ki? İki mi? Üç mü? Ya da belki de bir?
Doktor belki de Martin Beck’in dillendirmediği şüpheleri sezinleyerek açıkladı: “İki sene önce, İç Savaş sırasında Ürdün’de çalıştım. Orada bildiğiniz üzere kurşun yarasından geçilmiyordu.”
“Fakat tahminen o kadar çok intihar görülmüyordu.”
“Hayır, pek değil.”
“Eh, genelde,” dedi Martin Beck, “çok az sayıda intihar vakasında kalp hedef alınır. Çoğu kendilerini ağzından, kimileri de şakağından vurur.”
“Olabilir. Fakat bu adam benim gördüğüm ilk vaka değildi. Psikoloji okurken intihar edenlerin, özellikle de duygusal olanların kalplerini hedef almak gibi derin içgüdüleri olduğunu öğrenmiştim. Anlaşılan, yaygın bir eğilim.”