реклама
Бургер менюБургер меню

Пер Валё – Kilitli Oda (страница 3)

18

Her zamanki gibi, kurşun ona değdiği an uyandı. Önce her şey karardı, arkasından beyninden kavurucu bir sıcak geçti. Sonra gözlerini açtı.

Martin Beck, sessizce yatağında uzanıp tavanı seyretti. Odanın içi aydınlıktı. Rüyasını düşündü. Pek anlamlı bir rüyaya benzemiyordu, en azından bu versiyonu. Ayrıca saçmalıklarla doluydu. Silah mesela, bir altıpatlar ya da kısa namlulu bir cep tabancası olmalıydı; ayrıca Garfield nasıl orada ölümcül hâlde yaralanmış olarak yatabilirdi ki, ne de olsa kendisi kurşunu göğsüyle görkemli bir biçimde durdurmuştu?

Katilin gerçekte nasıl göründüğü hakkında hiçbir fikri yoktu. Adamın fotoğrafını görmüşse bile, zihnindeki imge çoktan silinmişti. Guiteau genelde mavi gözlü, sarı bıyıklı ve arkaya taranmış, derli toplu saçlı olurdu ama bugün daha çok, meşhur bir rolde oynamış bir aktöre benziyordu. Martin Beck bunun hangi rol olduğunu anında hatırladı: Cehennemden Dönüş filmindeki kumarcı rolüyle John Carradine. Tüm sahne son derece romantikti.

Gelgelelim, göğsünüzdeki kurşun, o romantik duruşunu hemen kaybeder. Martin Beck, bunu tecrübeyle biliyordu. Eğer sağ göğsü teğet geçip omurganın yakınına yerleşirse, hem çok acı hem de uzun vadede çok zahmetli bir tesiri olurdu.

Fakat aynı zamanda rüyanın içinde, kendi gerçekliğiyle uyuşan kısımlar da mevcuttu. Nişancının namlusu mesela. Mavi gözlü, sarı bıyıklı ve saçları geriye taranmış, işten çıkarılmış eski bir polis memuruna aitti. Soğuk, karanlık bir bahar günü bir çatıda karşılaşmışlardı. Aralarında tek kelime konuşmamışlardı. Sadece bir silah patlamıştı.

O akşam Martin Beck, beyaz duvarlı bir odada uyanmıştı. Tam olarak belirtmek gerekirse, Karolinska Hastanesi’nin göğüs cerrahisi kliniğinde. Orada ona hayatının tehlike altında olmadığını söylemişlerdi. Öyleyken bile, Martin Beck kendi kendine nasıl hâlâ hayatta olduğunu sormuştu.

Daha sonra, aldığı yaranın hayatını artık tehdit etmediğini söylemişlerdi fakat kurşun iyi bir yerde değildi. Martin Beck, ‘artık’ kelimesini algılamış fakat kabullenmemişti. Doktorlar haftalar boyu röntgen filmlerini inceledikten sonra yabancı cismi vücudundan çıkarmışlardı. Arkasından, aldığı yaranın hayatı için kesinlikle herhangi bir tehlike oluşturmadığını söylemişlerdi ve ağırdan alırsa, tamamen iyileşecekti. Fakat artık o noktada Martin Beck onlara inanmayı bırakmıştı.

Yine de her şeyi bayağı ağırdan alıyordu. Başka seçeneği yoktu.

Şimdiyse ona tamamen iyileştiğini söylüyorlardı ama sadece: “Fiziksel olarak.” Ayrıca sigara içmemeliydi. Soluk borusu zaten çok sağlıklı değildi, ciğerinden geçen bir kurşun yarası da durumu hiç de iyi yapmıyordu. Yarası iyileştikten sonra, kabuğun etrafında gizemli izler çıkmaya başlamıştı.

Martin Beck kalktı. Oturma odasından hole geçti ve paspasta duran gazetesini alıp mutfağa devam etti, bu arada da ön sayfadaki manşetleri gözleriyle taradı. Hava güzeldi ve meteorolojiye göre öyle kalacaktı. Bunun haricinde her şey, her zamanki gibi, daha kötüye gidiyor gibiydi. Gazeteyi mutfaktaki masaya koyup buzdolabından bir kutu yoğurt çıkardı. Tadı her zamanki gibiydi, ne iyi ne kötü, sadece bir nebze küflü ve yapaydı. Kutu muhtemelen uzun zamandır bekliyordu. Belki de satın aldığında da bayattı. Stockholm’lülerin özel bir çaba göstermeden ya da ateş pahası bir fiyat ödemeden taze bir ürün alabildiği günler çoktan mazi olmuştu. Sıradaki durak banyoydu. Martin Beck yüzünü yıkayıp dişlerini fırçaladıktan sonra yatak odasına döndü, yatağı topladı, pijamasının altını çıkarıp giyinmeye başladı.

Bunu yaparken de huzursuz huzursuz etrafa bakındı. Şehir merkezinde Köpman Caddesi’nde bir binanın en üst katındaki bir dairede oturuyordu. Çoğu Stockholm’lü buraya rüya gibi bir ev derdi. Martin Beck üç yıldan uzun zamandır burada yaşıyordu ve ne kadar rahat olduğunu hatırlayabiliyordu, ta ki o bahar günü çatının tepesinde yaşadığı şeye kadar.

Bugünlerdeyse onu ziyaret edenler olmasına rağmen kendini çoğunlukla eve kapanmış ve yalnız hissediyordu. Muhtemelen dairenin bir kabahati yoktu. Martin Beck son zamanlarda, açık havadayken bile kendini klostrofobik hissediyordu.

Belli belirsiz bir sigara içme isteği duydu. Doktorlar ona kesinlikle bırakmasını söylemişti ama o umursamıyordu. İçmemesinin asıl nedeni, Devlet Tütün İdaresi’nin her zaman içtiği markanın üretimini durdurmasıydı. Şimdi artık piyasada karton filtreli sigara bulmak imkânsızdı. Bir iki kere diğer çeşitleri denemişti ama onlara bir türlü alışamamıştı. Kravatını bağlarken huzursuz bir şekilde gemi maketlerini süzdü. Yatağının üstündeki rafta üç tanesi duruyordu, ikisi tamamlanmış, birisi yarımdı. Bunları yapmaya sekiz yıldan uzun zaman önce başlamıştı ama geçen yılki o nisan gününden beri onlara el sürmemişti.

O günden bu yana epey tozlanmışlardı. Kızı pek çok defa bunlara el atmayı teklif etse de Martin Beck bırakmasını söylemişti.

Sabah saat 8.30’du, 3 Temmuz 1972, Pazartesi’ydi. Çok mühim bir tarihti. Tam bugün, Martin Beck yeniden işe dönüyordu.

Hâlâ polisti; daha doğrusu, Ulusal Cinayet Masası’nın başkomiseriydi.

Martin Beck ceketini giyip gazeteyi cebine soktu, metroda okumaya niyetliydi, normalde günlük rutini böyleydi.

Güneşin altında Skeppsbron’da yürürken kirli havayı ciğerlerine çekti. Kendini yaşlı ve kof hissediyordu. Fakat bunların hiçbiri dışarıdan bakıldığında anlaşılmazdı. Tam aksine, sağlıklı ve dinç bir havası vardı, hareketleri atletik ve hızlıydı. Uzun boylu, yanık tenli, çenesi kaslı ve sakin, gri-mavi gözlü, geniş alınlı bir adam olan Martin Beck kırk dokuz yaşındaydı. Ellisine merdiven dayamıştı. Ama çoğu kişi onu daha genç sanıyordu.

4

Västberga Bulvarı üzerindeki Güney Emniyet Müdürlüğü’ndeki oda, Cinayet Masası şefini temsil eden birisinin mekânıydı uzun süredir. İçerisi temiz ve derli toplu olmasına rağmen, birisi zahmet edip masasına koca bir vazo çiçek koymuştu, çoğu şey bıraktığı gibi değildi. Olması gerektiği gibi olmasa da bariz bir şekilde sıcacık bir yuva gibi. Özellikle de çalışma masasının çekmeceleri. İçinden bir sürü şey çıkarılmıştı ama epey bir eşyası da yerli yerindeydi. Eski vergi fişleri ve sinema biletleri mesela, kırık tükenmez kalemler ve boş şeker kutuları. Kalem tepsilerinin çoğunda ataşlardan yapılmış zincirler, lastikler, küp şekerler ve sakarin tableti kutuları duruyordu. Ayrıca iki paket ıslak mendil, bir paket kâğıt mendil, üç kartuş ve bozuk bir Exacta saat. Temiz, okunaklı bir yazıyla bölük pörçük notlar yazılmış bir sürü kâğıt parçası.

Martin Beck merkezde dolaşıp herkese selam vermişti. Hepsi olmasa da çoğu eski dostlarıydı. Şimdiyse masasında oturuyor, kol saatini inceliyordu, tamamen işe yaramaz görünüyordu. Kristal camı içeriden lekeliydi ve saati sallayınca çerçevesinden paslı, kötü bir ses çıktı, sanki vidalarından biri gevşemiş gibiydi.

Lennart Kollberg kapıyı tıklatıp içeri girdi. “Selam,” dedi. “Hoş geldin.”

“Teşekkürler. Bu senin kol saatin mi?”

“Evet,” dedi Kollberg iç karartıcı bir şekilde. “Yanlışlıkla çamaşır makinesine atmışım. Pantolon cebimde unutmuşum.” Şöyle bir etrafına bakındı ve özür diler gibi açıklama yaptı: “Aslında geçen cuma tamir etmeye çalışıyordum ama araya bir şeyler girdi. Eh, bilirsin nasıl olduğunu…”

Martin Beck başıyla onayladı. Kollberg uzun nekahet döneminde en çok gördüğü insandı ve birbirlerine anlatacak yeni haberleri yoktu. “Diyet nasıl gidiyor?”

“Güzel,” dedi Kollberg. “Bu sabah yarım kilo vermişim, 104 kilodan 103,5 kiloya düşmüşüm.”

“Yani başladığından beri sadece on kilo almışsın?”

“Sekiz kilo diyelim,” dedi Kollberg, incinmiş bir ifadeyle. Omuz silkti ve sızlanarak devam etti: “Berbat bir şey. Doğama tamamen aykırı bu. Gun da bana gülüp duruyor. Bodil de öyle. Sen nasılsın bu arada?”

“İyiyim.”

Kollberg kaş çattı ama bir şey demedi. Evrak çantasının fermuarını açıp içinden açık kırmızı plastik bir dosya çıkardı. Pek ayrıntılı olmayan bir rapor vardı elinde. Otuz sayfa civarında bir rapor.

“Bu ne?”

“Bir hediye diyelim.”

“Kimden?”

“Benden. Aslında değil. Gunvald Larsson ve Rönn’den.

Son derece komik olduğunu düşünüyorlar.”

Kollberg dosyayı masaya koydu. Sonra şöyle dedi: “Maalesef çıkmak zorundayım.”

“Ne için?”

“UPK.”

Yani yeni Ulusal Polis Kurulu.

“Neden?”

“Şu kahrolası banka soygunları.”

“Ama onlarla ilgilenen özel bir ekip var.”

“Özel ekibe destek gerekiyor. Geçen cuma, kalın kafalı beyinsizin teki gene vurulmuş.”

“Evet, okudum.”

“Dolayısıyla Emniyet Teşkilatı özel ekibi hemen genişletmeye karar verdi.”

“Seninle mi?”

“Hayır,” dedi Kollberg. “Aslında sanırım, seninle. Ama bu emir geçen cuma geldi, ben hâlâ burada görevdeyken. O yüzden kendim karar verdim.”

“O da?”

“O da seni o tımarhaneden korumak ve özel ekibe destek vermek için kendim gitmek.”

“Sağ ol.” Martin Beck gerçekten de ciddiydi. Özel bir ekipte çalışmak demek, her gün Emniyet Genel Müdürü ile, en az iki daire şefiyle, farklı başkomiserlerle ve başka amatörlerle haşır neşir olmak demekti. Kollberg bu çileyi gönüllü olarak üstlenmişti.

“Eh,” dedi Kollberg, “karşılığında bunu aldım.” Plastik dosyaya kalın işaret parmağını koydu.

“O ne?”

“Bir vaka,” dedi Kollberg. “Gerçekten de son derece ilginç bir vaka, banka soygunları ve o tarz şeyler gibi değil. Tek eksik…”