реклама
Бургер менюБургер меню

Пер Валё – Kayıp İtfaiye Arabası (страница 3)

18

“Buraya komiklik yapmaya gelmedin,” dedi Gunvald Larsson. “Görevini yapmak için buradasın.”

“Evet, affedersiniz, ama…”

“Bu arada kendini sıcak tutmak, düzgün giyinmek ve düzenli aralıklarla ayaklarını oynatmak da görevinin bir parçası. Aksi takdirde herhangi bir şey olduğunda burada böyle kahrolası bir kardan adam gibi donuk kalırsın. O zaman belki de… sonrası pek komik olmaz.”

Zachrisson bir şeyden şüphelenmeye başladı. Tuhaf bir şekilde titreyip özür dilercesine şöyle dedi:

“Evet, tabii, sorun değil ama…”

“Sorun değil denemez,” dedi Gunvald Larsson öfkelenerek. “Bu görevin sorumluluğunu alma işi bana düştü ve sıradan bir beceriksiz yüzünden bu iş mahvolsun istemem.”

Zachrisson daha yirmi üç yaşındaydı ve rütbesiz bir polisti. Şu anda İkinci Bölge’nin Koruma Birimi’ndendi. Gunvald Larsson ondan yirmi yaş büyüktü ve Stockholm Cinayet Masası’nda komiserdi. Zachrisson cevap vermek için ağzını açtığında Gunvald Larsson kocaman sağ elini kaldırıp sertçe konuştu:

“Başka laga luga istemem, sağ ol. Rosenlunds Caddesi’ndeki polis merkezine gidip bir fincan kahve filan iç. Tamı tamına yarım saat sonra gene burada olacaksın, kendine gelmiş ve uyanık olacaksın, hemen harekete geçsen iyi olur.”

Zachrisson gitti. Gunvald Larsson kol saatine baktı, iç çekti ve kendi kendine, “Çaylak şey,” dedi.

Sonra arkasını döndü, çalılara yürüdü ve bayırı tırmanmaya başladı. Bıyık altından mırıldanıyor ve küfür ediyordu çünkü İtalyan üretimi kauçuk ayakkabılarının kalın tabanı buzlu taşlarda tutunamıyordu.

Zachrisson bu çıkıntının, acımasızca ısıran kuzey rüzgârına karşı korunaklı bir yer sağlamadığı konusunda haklıydı ve Gunvald Larsson da buranın en iyi gözlem noktası olduğunu söylediğinde haklıydı. Ev tam karşısındaydı ve biraz aşağıda kalıyordu. Gunvald Larsson binada ve en yakın çevresinde olanları gözlemlemeden edemedi. Pencerelerin hepsi ya tümüyle ya da kısmen buz şeridiyle kaplıydı, arkalarında ışık yanmıyordu. Tek yaşam izi bacadan çıkan dumandı, ki soğuktan rengini değiştirmeye vakit bile bulamadan rüzgâr tarafından parçalanıyor, yıldızsız gökyüzünde koca koca pamuk öbekleri şeklinde uçup dağılıyordu.

Çıkıntıda duran adam otomatik bir hareketle ayaklarını sağa sola oynattı, kuzu derisi eldivenlerinin içindeki parmaklarını oynattı. Polis olmadan önce Gunvald bir denizciydi, önce donanmada sıradan bir bahriyeliydi. Sonradan Kuzey Atlantik kargo gemilerinde çalışmış ve açık köprülerde tuttuğu birçok kış nöbeti ona kendini sıcak tutma sanatını öğretmişti. Aynı zamanda bu tür bir görevde de uzmandı. Gerçi bugünlerde kendini bu görevleri planlama ve uzaktan yönetmekle kısıtlıyordu. Çıkıntıda bir süre dikildikten sonra, ikinci katta en sağdaki pencerenin arkasında titreşen bir ışık seçebildi, sanki birisi sigara yakmak ya da saate bakmak için bir kibrit çakmıştı. Gunvald Larsson da otomatik olarak kendi kol saatine baktı. On biri dört geçiyordu. Zachrisson görev noktasından ayrılalı on altı dakika olmuştu. Şu anda tahminen Maria polis merkezindeki kantinde oturmuş, kendine kahve koyuyor ve polis arkadaşına homurdanıyordu. Kısa bir keyif anı yaşıyordu çünkü tam yedi dakika sonra adam gene gerisin geri dönecekti. Eğer asrın paparasını yemek istemiyorsa tabii, diye düşündü Gunvald Larsson öfkeyle.

Ardından birkaç dakikalığına, tam o saniye binanın içindeki insan sayısına kafa yordu. Eski binada dört daire vardı, ikisi birinci kattaydı ve ikisi ikinci kattaydı. Sol tarafta, otuzlu yaşlarında, evlenmemiş bir kadın yaşıyordu, üç çocukluydu ve üçü de farklı bir babadandı. Gunvald Larsson’un kadın hakkında bildikleri aşağı yukarı bundan ibaretti ve bu da yeterliydi. Onun altında, birinci katın sol tarafında evli bir çift yaşıyordu, yaşlılardı. Yetmiş yaşlarındaydılar ve üst katlardaki, sık sık değişen kiracıların aksine, bu çift neredeyse yarım asırdır orada oturuyordu. Koca, içki içiyordu ve ileri yaşına rağmen, Maria polis merkezinin nezarethanesinin düzenli misafiriydi. İkinci katta sağda, aynı zamanda iyi tanınan bir adam oturuyordu ancak cumartesi gecesi içki alemi suçlarından daha farklı sebeplerden tanınıyordu. Yirmi yedi yaşındaydı ve arkasında çoktan çeşitli uzunluklarda altı hapis deneyimi bırakmıştı. İşlediği suçlar alkollü araç kullanmaktan eve girip hırsızlık yapmaya ve saldırıya kadar değişiyordu. Adı Roth’tu ve bir erkek, iki kadın arkadaşına parti veren kişi oydu. Şimdi plakçaları kapatmışlar, ya uyumak ya da eğlenceye başka biçimde devam etmek için ışığı söndürmüşlerdi. Şimdi onun dairesinde birisi kibrit çaktı.

Bu dairenin altında, en sağ altta, Gunvald Larsson’un izlediği adam yaşıyordu. Bu şahsın adını ve eşkâlini iyi biliyordu. Öte yandan, ne gariptir ki adamın neden izlendiği hakkında fikri yoktu.

Şöyle olmuştu: Gunvald Larsson gazetelerin o güzelim günlerde tam bir katil avcısı adını verdikleri tarz biriydi ve tam şu anda iz sürülecek bir katil yoktu, kendi görevi dışında, başka bir departman tarafından bu işten sorumlu olarak görevlendirilmişti. Dört adamdan oluşan bir grup ve basit talimatlar verilmişti kendisine: Bahsi geçen adamın gözden kaybolmamasını ve ona bir şey olmamasını sağla, kiminle buluşursa not al.

Gunvald Larsson konunun ne olduğunu sorma zahmetine bile girmemişti. Muhtemelen uyuşturucuydu. Bugünlerde her taşın altından uyuşturucu çıkıyordu.

Şimdi takip işi için on günü geçmişti ve bahsi geçen adamın başına gelen tek şey bir fahişe ve iki buçuk şişe içkiydi.

Gunvald Larsson kol saatine baktı. On biri dokuz geçiyordu. Sekiz dakika kalmıştı.

Esnedi, kollarını kaldırdı ve vücudunun etrafında sallamaya başladı.

Tam o saniye ev patladı.

3

Yangın, kulakları delen bir patlamayla beraber geldi. Birinci katın sağ tarafındaki pencereler patladı ve duvarın büyük bir kısmı evden kopup fırladı, aynı anda uzun buz mavisi alevler kırık doğramalardan fışkırmaya başladı. Gunvald Larsson kolları iki yana açık Hz. İsa heykeli gibi bayırın başında duruyordu, sokağın karşı tarafında olanlara felç geçirmiş gibi bakıyordu. Ancak bu sadece bir saniye sürdü. Ardından düşe kalka ve küfürler savura savura, taşlı eğimden aşağı, sokağın karşı tarafına ve eve doğru koştu. O koşarken alevler renk değiştirdi, turuncu oldular ve aç dilleriyle tahta parkeleri yaladılar. Gunvald Larsson’a öyle geliyordu ki aynı zamanda dam da binanın sağ tarafına doğru bel vermişti, sanki temelin bir kısmı yerinden sarsılmıştı. Birinci kattaki daire birkaç saniyedir alevler içindeydi ve Gunvald Larsson ön kapının dışındaki taş basamaklara ulaşana kadar üstteki oda da yanmaya başlamıştı.

Kapıyı ardına kadar açtığında çok geç olduğunu hemen anladı. Koridorda sağ taraftaki kapı menteşelerinden çıkmıştı ve merdivenlerin önünü kapatıyordu. Muazzam bir odun kütüğü gibi alevler içindeydi ve yangın ahşap merdivenlere yayılmaya başlamıştı. Yoğun bir sıcaklık dalgası üstüne esince Gunvald Larsson sendeledi, yanmış ve gözleri kamaşmıştı. Dış merdivenlere doğru geriledi. Evin içinden insanların çaresiz çığlıkları, acı ve dehşet içindeki sesleri yükseliyordu. Gunvald Larsson’un bildiği kadarıyla içeride en az on bir kişi vardı. Bu ölüm tuzağının içinde çaresizce esir kalmışlardı. Tahminen içlerinden birkaçı ölmüştü. Alevler bir meşaleden yükseliyormuş gibi birinci katın penceresinden yukarıya doğru ulaşmaya çalışıyordu.

Gunvald Larsson hızla etrafına bakıp bir merdiven ya da işe yarar başka bir malzeme aradı. Görünürde hiçbir şey yoktu.

İkinci katta bir pencere açılmıştı ve dumanlarla alevlerin arasında bir kadının, ya da belki bir kızın, tiz seslerle histerik çığlıklar attığı duyuluyordu. Gunvald Larsson ellerini ağzının iki yanına koyup, “Atla! Sağ tarafa atla!” diye seslendi.

Kız şimdi pencerenin pervazındaydı ama tereddüt ediyordu.

“Atla! Hemen! Mümkün olduğunca uzağa atla! Tutarım seni.”

Kız atladı. Havada uçup doğruca Gunvald Larsson’un üstüne düştü ve Gunvald düşen bedeni sağ koluyla kızın bacak arasından ve sol koluyla omuzlarından tuttu. Kız pek ağır değildi, kırk beş elli kilo civarıydı. Gunvald Larsson onu ustalıkla tuttu, kız yere bile değmedi. Kızı tuttuğu anda sağa döndü ve böylece onu gümbür gümbür yangından korudu, üç adım atıp kızı yere bıraktı. Kız on yedisinde ya vardı ya yoktu. Çıplaktı ve bütün vücudu titreyerek çığlıklar ata ata başını sağa sola sallıyordu. Bunun dışında bir yerine bir şey olmamıştı.

Gunvald Larsson tekrar dönüp baktığında pencerede birisi daha vardı, bir çeşit çarşafa sarınmış bir adam. Yangın iyice şiddetini artırmıştı, dumanlar çatıdan yükseliyordu ve sağ taraftaki alevler fayansların arasından çıkıyordu. Eğer o adı batasıca itfaiye arabası bir an evvel gelmezse, diye düşündü Gunvald Larsson, yangına elinden geldiğince yaklaşarak. Yanan ahşaplar çatlıyor, çatırdıyordu ve acımasızca yanan kıvılcımlar suratına, koyun postu paltosuna yağmur gibi yağıyor, değdikleri yeri minicik yakıyor ve pahalı malzemenin üstünde sönüyordu. Gunvald Larsson avazı çıktığı kadar bağırdı, yangının üstünden sesini duyurmaya çalıştı.

“Atla! Elinden geldiğince uzağa atla! Sağ tarafa!” Aynı saniye adam atladı ve yangın, sarındığı çarşafı yakaladı. Adam düşerken kulak tırmalayan bir çığlık atarak yanan çarşafı üstünden sıyırmaya çalıştı. Bu kez iniş pek başarılı değildi. Adam yana döndü, sol koluyla Gunvald Larsson’un omzuna çarptı ve kendi omzunun üstüne, eğri büğrü parke taşlarına küt diye düştü. Gunvald Larsson tam son anda kocaman sol elini adamın kafasının altına sokmayı başardı, böylece adamın kafatasının kırılmasını önledi. Adamı yere yatırdı, yanan çarşafı sıyırıp attı, aynı zamanda kendi eldivenini de düzeltilemeyecek biçimde yakmış oldu. Adam da çıplaktı, sadece parmağında altın bir alyans vardı. Adam berbat bir şekilde inliyor, arada sırada şapşal bir şempanzeye benzeyen ilkel sesler çıkarıyordu. Gunvald Larsson adamı birkaç metre öteye yuvarladı ve yukarıdan düşen, yanan kerestelerden uzakta, karların arasında uzanır hâlde bıraktı. Arkasını döndüğünde siyah sütyenli üçüncü bir kişi alevler içindeki daireden sağ tarafa doğru atladı. Kızıl saçları alev almıştı ve duvara fazla yakın indi.