реклама
Бургер менюБургер меню

Пер Валё – Gülen Polis (страница 11)

18

Kollberg sandalyesini yana yatırıp konuşmaya başladı: “Peki tüm bunlardan ne öğrendik? Sıradan bir akşamda, sıradan bir otobüste, gayet sıradan dokuz kişi görünüşe göre hiçbir sebep olmaksızın bir taramalı tabancayla biçiliyor. Kimliği tespit edilemeyen bu adam dışında, bu insanlarla ilgili hiçbir tuhaflık göremiyorum.”

“Evet, sadece bir,” dedi Martin Beck. “Stenström. O otobüste ne arıyordu?”

Kimse cevap vermedi.

Bir saat sonra, Hammar aynı soruyu bu kez Martin Beck’e yöneltiyordu.

Hammar bundan böyle otobüs cinayeti üstünde çalışacak özel soruşturma grubunu odasına çağırmıştı. Ekipte deneyimli on yedi cinayet masası polisi yer alıyordu, Ham-mar başlarındaydı. Martin Beck ve Kollberg de ayrıca soruşturmayı yürütüyordu.

Ellerindeki tüm veriler incelendi, durum analiz edildi ve görev dağılımı yapıldı. Brifing sona erince, Martin Beck ve Kollberg haricinde herkes odayı terk edince Hammar, “Stenström’ün o otobüste ne işi vardı?” dedi.

Martin Beck, “Bilmiyorum,” diye cevap verdi.

“Son zamanlarda ne üstünde çalıştığını bilen de yok gibi. Sizden biri biliyor muydu?”

Kollberg ellerini havaya kaldırıp omuz silkti.

“En ufak bir fikrim yok. Günlük rutin harici yani. Tahminen diyebilirim ki üzerinde çalıştığı bir şey yoktu.”

“Son haftalar pek olaylı değildi,” dedi Martin Beck. “O yüzden bayağı bir boş vakti vardı. Daha önce de oldukça fazla mesai yaptığı için hakkı vardı.”

Hammar parmaklarını masanın kenarına vurdu ve düşünceli bir şekilde kaşlarını çattı. Sonra şöyle dedi, “Nişanlısına kim haber verdi?”

“Melander,” dedi Kollberg.

“Bence birisi en kısa zamanda onunla konuşmalı,” dedi Hammar. “Neyin peşinde olduğunu muhakkak biliyordur.”

Durdu, sonra ekledi, “Tabii eğer…”

Sessiz kaldı.

“Ne?” diye sordu Martin Beck.

“O otobüsteki hemşireyle takılmıyorsa demek istiyorsun,” dedi Kollberg.

Hammar konuşmadı.

“Ya da ona benzer başka bir iş üstünde değilse,” dedi Kollberg.

Hammar başıyla onayladı.

“Öğrenin,” dedi.

10

Kungsholms Caddesi’ndeki emniyetin dışında kesinlikle başka yerde olmayı dileyen iki kişi dikiliyordu. Başlarında polis kepi, üstlerinde pırıltılı düğmeli deri polis ceketi, göğüslerinden çapraz geçen omuz kemerleri ve tabancaları, bellerinde coplarıyla duruyorlardı. Bunlar Kristiansson ve Kvant’tı.

İyi giyimli yaşlıca bir kadın yanlarına yaklaşıp, “Affedersiniz, Hjärne Caddesi’ne nasıl gidebilirim acaba?” diye sordu.

“Bilmiyorum, hanımefendi,” dedi Kvant. “Bir polise sorun. Orada biri duruyor.”

Kadın ağzı açık kalarak baktı.

Kristiansson çabucak, “Biz de buranın yabancısıyız,” diye araya girdi.

Kadın merdivenleri çıkarken hâlâ onlara tuhaf tuhaf bakıyordu.

“Bizi ne için çağırdılar dersin?” diye sordu Kristiansson kaygıyla.

“Bilgi almak için elbette,” diye cevapladı Kvant. “İlk biz gördük, değil mi?”

“Evet,” dedi Kristiansson. “Biz ama…”

“Aması maması yok, Kalle. Doğruca asansöre.”

Üçüncü katta Kollberg ile buluştular. Kollberg dalgın dalgın ve kasvetle onlara baş selamı verdi. Sonra bir kapıyı açıp, “Gunvald, Solna’lı ikili burada,” dedi.

“Beklemelerini söyle,” dedi ofisin içinden bir ses.

“Bekleyin,” dedi Kollberg ve gözden kayboldu.

Yirmi dakika bekledikten sonra Kvant silkelenip konuştu, “Peki ne oluyor şimdi? Mesaimiz bitti ve Siv’e çocuklara bakacağıma söz verdim, doktora gidecekti,” dedi.

“Söylemiştin,” diye onu başından savdı Kristiansson.

“Şeyinde garip bir his varmış, tam şey…”

“Evet, onu da söylemiştin,” diye mırıldandı Kristiansson.

“Şimdi yine canıma okuyacak,” dedi Kvant. “Kadını bu günlerde bir türlü memnun edemiyorum. İyice korkutucu görünmeye başladı. Kerstin de öyle kalçadan genişledi mi?”

Kristiansson cevap vermedi.

Kerstin onun karısıydı ve iş arkadaşıyla karısı hakkında konuşmaktan hoşlanmazdı.

Kvant’ın umurunda değildi.

Beş dakika sonra Gunvald Larsson kapıyı açıp, “Girin,” dedi.

İçeri girip oturdular. Gunvald Larsson ikisini de alıcı gözle süzdü.

“Otursaydınız.”

“Oturduk zaten,” dedi Kristiansson anlamsızca.

Kvant sabrı taşarak bir el hareketiyle onu susturdu. Bela kokusu almaya başlamıştı.

Gunvald Larsson bir süre sessizce ayakta durdu. Sonra kendisi de masasına geçti, derin bir iç çekip söze başladı, “Ne kadar zamandır teşkilattasınız?”

“Sekiz sene,” dedi Kvant.

Gunvald Larsson masasından bir sayfa alıp incelemeye koyuldu.

“Okuma biliyor musunuz?” diye sordu.

“Ah evet,” dedi Kristiansson, Kvant onu durduramadan.

“Okuyun o zaman.”

Gunvald Larsson kâğıdı masanın üzerine itti.

“Orada yazanları anladınız mı? Yoksa açıklamam gerekir mi?”

Kristiansson hayır anlamında başını salladı.

“Memnuniyetle açıklarım,” dedi Gunvald Larsson. “Olay mahallinde yapılmış ilk araştırma raporu. Diyor ki; 44 numara ayakkabı giyen iki kişi, kahrolası otobüsün her tarafında yüzlerce ayak izi bırakmış, hem üst hem de alt katında. Sizce bu iki kişi kim olabilir?”

Cevap gelmedi.

“Şöyle açıklasam iyi olacak. Laboratuvardan bir uzmanla daha yeni konuştum. Olay mahallinin sanki bir su aygırı sürüsü saatlerce üstünde tepinmiş gibi göründüğünü söyledi. Bu uzman, sadece iki kişiden meydana gelen bir insan sürüsünün, bu kadar kısa sürede orada bulunabilecek tüm ayak izlerini böyle silebilmesini inanılmaz bulduğunu ifade etti.”

Kvant’ın tepesi atmaya başladı ve masada oturan adama sert sert baktı.

“Şimdi, su aygırları ve diğer hayvanlar genelde silahlı dolaşmaz,” diye devam etti Gunvald Larsson abartı şeker bir sesle. “Gelgelelim, birisi 7.65 mm Walther ile otobüsün içinde bir el ateş etmiş, tam olarak ön merdivenlerden yukarıya. Kurşun tavandan sekmiş ve üst kattaki koltuk döşemelerinden birinin içine gömülü bulunmuş. Sizce bu atışı kim yapmış olabilir?”

“Biz yaptık,” dedi Kristiansson. “Yani ben yaptım.”

“Ha, öyle mi? Neye ateş ediyordun peki?”