Оноре де Бальзак – Vadideki Zambak (страница 9)
“Çalışmalarınız hastalanmanıza neden olduysa vadimizin havası size iyi gelecektir.” dedi.
“Yeni eğitim sistemi çocukları mahvediyor.” diye ekledi Kont. “Onları matematikle boğuyor, bilimin darbeleriyle öldürüyoruz ve bu nedenle her biri erken yaşta yıpranıyor. Burada istirahat etmelisiniz. Üzerinize çöken düşünce çığının altında ezilmişsiniz. Ulusal eğitimi, dinsel kurumların eline vererek bu kötü gidişatın önüne geçemezsek herkese sunulan bir eğitim sistemi bizi nasıl bir yüzyıla hazırlayacak kim bilir!”
Bu sözler, bir gün kraliyet davasına yararlı olabilecek yetenekli bir adama seçimlerde oy vermeyi reddederken söylediği bir cümleyi anımsatıyordu: “Fazla düşünenlerden hep uzak dururum.” İşte oy isteyen bir adaya bu cevabı vermişti. Bahçede bir gezinti yapmayı teklif edip yerinden kalktı.
“Mösyö.” dedi Kontes.
“Bir şey mi oldu sevgilim?” diye yanıtladı Kont, kibirli bakışlarıyla birden geri dönerek; evde ne kadar sözü geçtiğini belli etmeye çalışıyordu ama bunu pek başaramamıştı.
“Mösyö, Tours’dan buraya yürüyerek gelmiş. Yetmezmiş gibi Mösyö de Chessel kendisi bir de Frapesle’de gezdirmiş.”
“Tedbirsiz davranmamışsınız.” dedi Kont bana. “Yaşınız her ne kadar genç olsa da!” Ve üzüntüsünü göstermek için iki yana salladı başını.
Sohbet yeniden başladı. Derinden bağlı olduğu kralcılığını ve onun sularında yüzerken bir anda boğulmamak için ne kadar dikkatli olmam gerektiğini anlamakta gecikmedim. Kaşla göz arasında kıyafetini değiştirmiş olan uşak, akşam yemeğinin hazır olduğunu bildirdi. Mösyö de Chassel kolunu Madam de Mortsauf’a uzattı, Kont ise zemin katta bulunan ve tıpkı salona benzeyen yemek salonuna geçerken neşeyle koluma girdi.
Touraine’de imal edilen beyaz karolarla döşenmiş ve bel hizasına kadar ahşapla çevrelenmiş yemek salonunun duvarları, çiçek ve meyve resimlerinin olduğu parlak kâğıtlarla kaplanmıştı. Pencerelerde kırmızı şeritlerle süslenmiş patiska perdeler vardı, büfeler eski Boulle tarzıydı ve el işi örtülerle kaplanmış sandalyeler oyma meşedendi. Yemek masasında bolca yemek bulunmasına rağmen lükse kaçan hiçbir şey yoktu: Farklı parçalardan toplama aile yadigârı gümüş takımı, o zamanlar henüz yeniden moda olmamış Saksonya porseleni, sekizgen sürahiler, sapları akikten bıçaklar, ardından yuvarlak altlıkları Çin lakesinden yapılmış şişeler, dişli kenarları vernikli ve yaldızlı kovalarda çiçekler… Bütün bu eski eşyaları çok sevdim, hele duvarları kaplayan Réveillon kâğıdına ve çiçekli kenarlarına bayıldım. Mutluluğum öylesine ağır basıyordu ki yalnızlığın ve taşra hayatının oldukça ahenkli tarzının onunla benim arama yerleştirdiği içinden çıkılmaz güçlükleri göremiyordum. Onun yanında, sağında oturuyor, bardağını dolduruyordum. Evet, ne beklenmedik bir mutluluktu bu! Elbisesine sürtünüyor, sofrasından ekmeğini yiyordum. Üç saat sonra yaşamım, onunkine karışmıştı artık! Nihayet, o korkunç öpücükle, bize sessiz bir utanç yaşatan o sırla birbirimize bağlanmıştık. Şerefli bir alçaklık içindeydim, tüm dalkavukluklarımı duymayı hazırda bekleyen Kont’un hoşuna gitmeye çalışıyordum; köpeği okşayabilir, çocukların en ufak isteklerini yerine getirebilirdim; oyuncak çemberler, akik bilyeler hediye edebilirdim onlara; at gibi binebilirlerdi üstüme. Lakin bana hâlâ kendilerine ait bir şeymiş gibi bakıp istediklerini yaptırmadıkları için kızıyordum. Dehalık gibi aşkın da önsezileri vardır ve sertliğin, asık suratlılığın, düşmanca tavırların umutlarımı suya düşürebileceğini belli belirsiz kestiriyordum. Akşam yemeği içimde dolup taşan sevinçlerle geçti. Kontes’in evinde olduğumdan, ne Kont’un içine işleyen soğukluğunu ne de kibarlığının altına gizlediği kayıtsızlığını fark edebiliyordum. Aşkın da hayat gibi kendi kendine yetebildiği bir erinlik dönemi vardır. Tutkunun gizli hengâmelerini hissettiren ama hiç kimsenin, aşk hakkında hiçbir şey bilmeyen onun bile fikir yürütemeyeceği bazı acemi yanıtlarda bulundum. Akşamın geri kalanı rüya gibi geçti. Bu güzel rüya, ay ışığında, sıcak ve enfes kokan bir akşamda, çayırları, kıyıları ve tepeleri süsleyen beyaz düşlerin ortasında Indre’i geçerken bilimsel adını bilemediğim ama o muazzam günden itibaren sonsuz hazlara kapılarak dinlediğim bir yeşil kurbağanın eşit aralıklarla sürekli tekrarladığı o duru, eşsiz ve hüzün dolu ezgisini işitirken sona erdi. Başka zamanlarda olduğu gibi, o ana dek karşısında, duygularımın köreldiği bu mermerden duyarsızlığı biraz geç fark ettim; “Hep böyle mi olacak?” diye sorup durdum kendime; lanetli bir etkinin altında gibiydim, geçmişin uğursuz olayları, bu tatmış olduğum kişisel hazlarla çatışıyordu. Frapeles’e geri dönmeden önce, Clochegourde’a baktım ve bir dişbudak ağacına bağlanmış, suda salınan, Touraine’de “Toue” adı verilen bir kayık gördüm. Kont de Mortsauf’a aitti bu kayık, balığa çıkarken kullanıyordu.
“Şimdi anlaşıldı!” dedi Mösyö de Chessel, kimsenin bizi duyamayacağı bir yere gelince. “Aradığınız o güzel omuzları bulup bulamadığınızı sormama lüzum yok sanıyorum; Mösyö de Mortsauf tarafından da böyle karşılandığınız için sizi tebrik etmek gerek. İlk hamlede hedefinize ulaştınız, aşk olsun doğrusu!”
Size daha önce söylediklerimi bu cümle takip edince hüzünden kaskatı kesilmiş yüreğim yeniden canlandı. Clochegourde’dan ayrıldığımızdan beri tek söz çıkmamıştı ağzımdan ve Mösyö de Chessel, sessizliğimi mutluluğuma bağlıyordu.
“Nasıl yani!” diye karşılık verdim, zapt edilmiş bir tutkunun tesiri altındaymış gibi çıkan bir ses tonuyla.
“Mösyö de Mortsauf kimseyi bu akşamki gibi ağırlamamıştı.”
“İtiraf edeyim, ben de böylesi bir misafirperverliğin karşısında şaşkına döndüm.” dedim, Mösyö de Chessel’in son sözlerindeki kederi hissederek.
Her ne kadar sosyete hayatındaki incelikler konusunda Mösyö de Chessel’in hissettiklerini kavrayamayacak kadar deneyimsiz de olsam, duygularını ifade ediş tarzı beni etkilemişti. Ev sahibim, Durand olarak anılmaktan nefret ediyor, devrim sırasında devasa bir servet kazanan ve ünlü bir fabrikatör olan babasının adını reddederek gülünç bir duruma sokuyordu kendisini. Karısı, IV. Henri döneminde Parisli hukukçu ailelerin birçoğu gibi burjuva olan eski bir parlamenter ailenin, Chesellerin tek mirasçısıydı. Son derece hırslı bir adam olan Mösyö de Chessel, hayalini kurduğu hedeflere ulaşmak için asıl adını, Durand’ı yok etmek istedi. İlk önce Durand de Chessel, daha sonra D. de Chessel ve nihayet Mösyö de Chessel olarak anılmaya başlandı. Restorasyon döneminde, XVIII. Louis’in fermanları uyarınca, kontluk unvanına bağlı olarak malların ailenin büyük oğluna geçmesini sağlayan bir sisteme dâhil oldu. Çocukları onun yüceliğini bilmeden cesaretinin meyvelerini toplayacaktı. Alaycı bir Prens’in bir sözü onu bütün ağırlığıyla sıklıkla ezmişti. “Mösyö de Chessel neredeyse hiç Durant olarak tanıtmaz kendini.” Bu sözler, Touraine’de uzun zaman boyunca eğlence konusu olmuştu. Sonradan görmeler maymun gibidirler; benzer becerilere sahip oldukları maymunların tırmanışları izlenir; bu esnada gösterdikleri çeviklikleri hayranlık uyandırır ama zirveye ulaştıklarında yalnızca ayıp yerleri görülür. Ev sahibim Mösyö de Chessel’in diğer yüzü, arzularının kabarttığı bayağılıklardan ibaretti. Yüksek meclis üyeliği ve kendisi, şimdiye kadar birbirine kesişmesi imkânsız iki çizgi hâlinde uzayıp gitmiştir. Bir iddia ileri sürmek ve bunun doğruluğunu kanıtlamaya çalışmak gücün küstahlığını gösterir ama açıkça ileri sürülen iddiaların altında kalmak küçük insanları tatmin eden sürekli bir komiklik hâli yaratır. Oysa Mösyö de Chessel güçlü insanların izlediği yoldan ilerleyemedi, seçimlerinde iki kere meclis üyesi oldu, iki kere seçilemedi; dün bölge yöneticisiyken bugün hiçbir şeydi, vali bile değildi; başarıları ve yenilgileri kişiliğini bozdu ve elinde söz geçmez bir hırsın katılığı kaldı yalnızca. Kibar, zeki, büyük işler başarabilecek bir adam olmasına rağmen, kim bilir belki de günün her saatinde başkalarını çekiştirmekle meşgul olan Touraine sakinlerinin, diğerlerinin başarılarına dudak büken, iltifat karşıtı, iğneleyici sözleriyle karşısındaki kolaylıkla yerle bir ettiği kimselerin pek de başarılı olmadığı yüksek toplum katmanlarında kendine yer bulamadı. Daha azını isteseydi, belki daha fazlasını elde edecekti ama ne yazık ki kuyruğunu her zaman dik tutardı. Mösyö de Chessel’in hırsı, o zamanlarda gün yüzüne çıkmak üzereydi, kralcılık ona gülümsüyordu. Belki de soylu kimselerin hâl ve hareketlerinden etkileniyordu ama benim için harika biriydi. Diğer bir yandan çok da basit bir nedenden hoşuma gidiyordu, hayatımda ilk kez onun yanında istirahat ediyordum. Az da olsa gösterdiği ilgi, hor görülmüş, dışlanmış, bahtsız bir çocuğa sunulan baba sevgisi gibi geliyordu bana. Özenli misafirperverliği, beni o güne dek altında ezen kayıtsızlıkla öylesine çelişiyordu ki zincirlerinden kurtulmuş ve neredeyse şımartılmış bir çocuk gibi minnet duyuyordum. Sırf bu yüzden Frapesle Şatosu’nun sakinleri, mutluluğumun şafağıyla öyle bir anlam kazanmıştır ki ne zaman sevdiğim bu anıları tekrar zihnimde canlandırsam onlara da rastlarım. Sonraları, özellikle kraliyet fermanının yayınlandığı zamanlarda, Mösyö de Chessel’e bazı hizmetlerde bulunmanın sevincini yaşadım. Servetinden, bazı komşularını gücendirecek bir şekilde yararlanıyordu; güzel atlarını ve zarif arabalarını yenileyebiliyordu, karısı giydiği tuvaletlere çok özen gösteriyordu; sık sık davet veriyordu, kaldıkları bölgeye kıyasla daha fazla uşakları vardı; kısacası bir prens gibi yaşıyordu orada. Frapesle Şatosu’nun toprakları uçsuz bucaksızdır. Komşusunun ve tüm ihtişamının yanında Kont de Mortsauf, Touraine’de eski yaysız araba ile posta arabası arasında gidip gelen bir aile arabasıyla yetiniyor, servetinin azlığı nedeniyle Şatosu’nun çevresindeki toprakları ektirmek zorunda kalıyordu; bu yüzden, kraliyetin lütufları, ailesine umulmadık bir gelecek sunana kadar tam bir Tourslu olarak kalmıştı. Arması, Haçlı Seferlerinden kalan yıkılmış bir ailenin küçük oğlunu ağırlamak, ona büyük serveti hor görme, soylu olmayan komşusunun korularını, nadasa bırakılmış tarlalarını, çayırlarını küçümseme fırsatı veriyordu. Mösyö de Chessel, Kont’u çok iyi tanımıştı. Indre Irmağı’nın ayırdığı ve hanımların pencerelerinden birbirlerine işaret gönderebilecekleri kadar yakın olan Clochegourde ve Frapesle şatoları arasında gündelik bir münasebet, bir yakınlık yoktu.