18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Оноре де Бальзак – Vadideki Zambak (страница 8)

18

Clochegourde’da her şey İngilizlere özgü bir titizliği yansıtıyordu. Kontes’in kaldığı salon grinin iki tonuyla boyanmış tümüyle ahşap bir kaplamayla döşenmişti. Bir kupa bulunan maun çerçeveli sarkaçlı saat ve üzerinde Cap fundaları yükselen altın çizgili iki beyaz porselen vazo süslüyordu şömineyi. Konsolun üstünde bir lamba vardı, şöminenin karşısında bir tavla duruyordu. Pamuktan yapılmış geniş kordonlar, beyaz saçaksız perdeleri tutuyordu. Yeşil şeritlerle işlenmiş gri kılıflar; koltukları, sandalyeleri kaplıyor; Kontes’in gergefinin üstündeki örtü eşyaların neden böyle saklanmış olduğunu yeterince açıklıyordu. İhtişamda buluşuyordu tüm bu yalınlık. O zamana dek gördüğüm hiçbir ev, Clochegourde salonunda edindiğim kadar yoğun ve derin izler bırakmadı üstümde; tıpkı Kontes gibi dingin ve içe dönük olan bu salona bakılınca günlük uğraşların manastırlara özgü düzenliliği seziliyordu. Fikirlerimin birçoğu hatta bilim ve politika alanlarında en cüretkâr olanları bile çiçeklerin yaydığı koku gibi burada ortaya çıkmış, ruhuma bereketli tozunu serpen o meçhul bitki burada yeşeriyor, erdemlerimi güçlendiren, kusurlarımı kurutan güneş burada parlıyordu. Pencereden bakınca gözleriniz, Frapeles kulelerinin, ardından kilisenin, küçük kasabanın ve çayıra yukarıdan bakan Saché Köşkü’nün süslediği karşı yamaçtaki kıvrımların ilerisindeki Pont-de Ruan’ın yayıldığı tepeden Azay Şatosu’na kadar bütün vadiyi görebilirdi. Sakin bir hayatla bağdaşmış ve aile kavramının dışında oluşabilecek hiçbir coşkuyu içinde barındırmayan böylesi yerler, kendi huzurlarını insan ruhuna da aktarıyordu. Kontes’i, ilk defa o göz kamaştırıcı balo elbisesi içinde değil, burada, Kont ve iki evladıyla birlikte görmüş olsaydım, sonraları aşkımın geleceğini mahvedeceği korkusundan beni pişman eden o çılgın öpücüğü çalar mıydım? Hayır, beni böylesi bir bahtsızlığa sürükleyen bu durumda onun önünde diz çöker, ayakkabılarını öper, üzerlerine birkaç damla gözyaşı bırakır, ardından da kendimi Indre’e atardım. Ama teninin taze yasemin kokusunu içime çektikten ve o aşk dolu kadehteki sütü içtikten sonra ruhumun en derinliklerinde insanüstü hazların tadını ve umudunu hissettim; bir yabaninin intikam anını beklemesi gibi, haz saatini yaşamak ve beklemek istiyordum. Ağaçlarda asılı kalmak, üzüm bağlarında emeklemek, Indre’in sularında sırtüstü uzanmak istiyordum. Isırmış olduğum o enfes elmayı bitirebilmek için, gecenin sessizliği, yaşamın bezginliği, güneşin sıcaklığı bana suç ortaklığı etsin istiyordum. Şarkı söyleyen çiçeği ya da Morgan’ın6 adamlarının sakladığı hazineleri de istese benden, gerçek zenginlikleri ve arzu ettiğim o sessiz çiçeği elde etmek için istediği ne varsa, sererdim önüne! Hayranı olduğum kadını uzun uzun izleyip hayallere daldığımda, bir uşak yanına gelip onunla konuştu; Kont’tan bahsettiğini işittim. Bir kadının kocasına ait olması gerektiğini ancak o zaman düşündüm. Bu düşünce beni allak bullak etti. Ardından, böyle bir hazinenin sahibini görmek için hoyrat ve karanlık bir merak uyandı içimde. Kin ve korku, bu iki duygunun tesiri altındaydım; hiçbir engel tanımayan, hiçbir şeyden korkmadan olabilecekleri ölçüp biçen bir kin; mücadelenin, sonucunun ama özellikle onun, üstümde yarattığı belli belirsiz bir korku. Anlatılmaz önsezilere kapılmış, insanın onurunu lekeleyen o el sıkışmalarından çekiniyordum, en sağlam iradelerin bile kırıldığı o içinden çıkılmaz zorlukları daha şimdiden seziyordum; bugün toplumsal yaşamı, tutku dolu ruhların aradığı sonuçlardan yoksun bırakan hareketsizliğin gücünden korkuyordum.

“İşte, Mösyö de Mortsauf.” dedi.

Ürkmüş bir at gibi bacaklarımın üstünde dikildim. Hem Mösyö de Chessel hem Kontes bu hareketimi fark etse de uyarmamışlardı beni çünkü altı yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir kız içeri girip “Babam geldi.” demesi dikkatleri dağıtmıştı.

“Madeleine, neler oluyor?” diye çıkıştı annesi.

Çocuk, Mösyö de Chessel’in isteği üzerine elini uzattı ve şaşkınlık içinde bana ufak bir selam verdikten sonra dikkatlice baktı.

“Sağlığı nasıl?” diye sordu Mösyö de Chassel, Kontes’e.

“İyiye gidiyor.” diye cevap verdi, şimdiden kucağına sokulmuş olan küçük kızın saçlarını okşarken.

Mösyö de Chessel’in yönelttiği bir sorudan, Madeleine’in dokuz yaşında olduğunu anladım; az önceki tahminimin yanlış çıkması bütünüyle şaşırtmıştı beni ve dışarı vurduğum bu şaşkınlık, annenin alnına kırışıklık bulutları kondurdu. Mösyö de Chessel tam o anda, cemiyet insanlarının tıpkı ikinci bir eğitim verirmişçesine attığı o anlamlı bakışlardan attı bana. Demek ki burada, kuşkusuz, saygı gösterilmesi gereken bir anne yarası vardı. Soluk gözleri, porselen misali beyaz teniyle Madeleine kent havasını kaldıramazdı şüphesiz. Kır havası ve onu sarıp sarmalayan annenin gösterdiği özen, yabancı bir iklimin zorluklarına rağmen, serada yaşayan bir bitki kadar hassas olan bu bedene yaşam aşılıyordu. Madeleine annesine hiç benzemese de onun ruhunu taşıyordu sanki ve bu, ona güç veriyordu. Seyrek siyah saçları, çukur gözleri, çökük yanakları, zayıf kolları, daracık göğsü, yaşam ve ölüm arasındaki bir mücadeleyi gösteriyordu; bugüne dek Kontes’in galip geldiği bir mücadeleyi. Madeleine, annesi kederden uzak tutmak için olacak, canlı görünmeye çalışıyordu çünkü bazen kendini bıraktığında salkımsöğüt gibi görünüyordu. Onu görseniz, yurdundan buraya dilenerek gelmiş yorgunluktan tükenmiş ama yürekli ve onu izleyenler için süslenmiş açlıktan kıvranan bir Çingene kızı derdiniz.

“Jacques’ı nerede bıraktınız bakalım?” diye sordu annesi saçlarını karga kanatları gibi iki parçaya ayıran beyaz çizgiden öperken.

“Babamla birlikte geliyor.”

Tam o sırada, Kont elinden tuttuğu oğluyla birlikte içeri girdi. Aynı zayıflık belirtilerini gösteren Jacques, kız kardeşinin kopyası gibiydi. Görkemli güzelliğiyle kendine bakanları mest eden kadının yanındaki bu iki cılız çocuk, Kontes’in şakaklarına yayılan ve onu yalnızca Tanrı’ya açmış olduğu hâlde alnına korkunç anlamlar yükleyen saklı kederin sebebini sezmemek imkânsızdı. Beni selamlarken Mösyö de Mortsauf bir gözlemciden ziyade, çözümleme yetisinin yoksunluğundan muzdarip bir adamın endişesini saklamayı beceremediği ifadesiyle baktı. Karısı olanı biteni anlatıp ismimi söyledikten sonra, yerini ona bırakarak yanımızdan ayrıldı. Işıklarının kaynağını annelerinden alıyormuş gibi gözlerini ondan ayırmayan çocuklar kendisine eşlik etmek istediler fakat anneleri: “Siz burada kalın sevgili meleklerim!” dedi, parmağını dudaklarının üstüne götürerek. Çocuklar annelerinin sözünden çıkmasalar da gözleri buğulandı. Ah! İnsan o “sevgili” sözcüğünü işitebilmek için neler yapmazdı! Yanımızdan ayrıldığında, çocuklar gibi benim de tadım kaçmıştı. Adımı işitince Kont’un tavırları değişmişti. Mesafeli ve çatık kaşlarının yerini samimi denmese de nazik bir ifade aldı, hürmetle yaklaştı bana ve konuğu olduğum için mutlu gibiydi. Vaktiyle babam, efendilerimiz uğruna yüce ama karanlık, tehlikeli ama tesirli olabilecek bir rol oynamıştı. Napolyon’un iktidara gelmesiyle birlikte her şey mahvolunca, babam da birçok gizli komplocu gibi hak etmediği suçlamaları kabul ederek taşranın ve aile hayatının dinginliğine sığınmıştı, varını yoğunu ortaya koyan ve siyaset mekanizmasının en ön safhasında boy gösterdikten sonra yenilen kumarbazların en sonunda ödemekten kaçamadığı bedeldi bu. Ailemin serveti, geçmişi ve geleceği hakkında en ufak bir bilgim olmadığı için Kont de Mortsauf’un anısını sakladığı bu yitip giden yazgının içeriğinden de bihaberdim. Yine de Kont’un gözünde insanın en önemli özelliği sayılan köklü aile yapım, beni şaşırtan bu karşılamanın nedenini haklı çıkarabilirdi fakat asıl sebebi daha sonraları öğrendim. O an için bu ani hâl değişimi rahatlatmıştı beni. Çocukların, üçümüzün sohbet etmesini görmesi üzerine Madeleine başını babasının elinden kurtardı, açık olan kapıya doğru baktı ve bir yılan balığı gibi dışarı attı kendini, Jacques da onu takip etti. İkisi de annelerinin yanına gittiler çünkü uzaktan gelen, arıların sevdikleri kovanın çevresinde vızıldayarak uçmalarını andıran seslerini duyuyordum.

Kişiliğini çözmeye çalışarak Kont’u izlemeye başladım ama belli başlı özellikleri ilgimi öyle çekti ki yüzünün yüzeysel bir incelemesiyle yetinmedim. Yalnızca kırk beş yaşında olmasına rağmen on sekizinci yüzyılın sonunda kopan büyük fırtına onu iyice yıpratmış, altmışlarına merdiven dayamış biri gibi göstermişti. Çıplak başının etrafını rahiplerinkine benzer şekilde kaplayan yarım ay şeklindeki saç kümesi, siyahlı grili tutamlarla şakaklarını okşayarak kulaklarında sona eriyordu. Yüzü, ağzı kana bulanmış beyaz bir kurdu andırıyordu çünkü burnu, hayatı kökten değişmiş, midesi zayıf düşmüş, mizacı eski hastalıklarla bozulmuş bir adamınki gibi kızarmıştı. Sivri çenesine göre fazla geniş kalan, kısa, uzun, eğri kırışıklarla dolu alnı; zihnin yorgunluklarını değil, açık havada geçen bir hayatın alışkanlıklarını; kör talihin önüne geçmek için gösterilen çabaları değil, ebedî bir talihsizliğin ağırlığını gösteriyordu. Soluk yüzünün ortasındaki kahverengi ve çıkık elmacık kemikleri, uzun bir yaşam süreceğini kanıtlar nitelikteydi. Isıtmasa da aydınlatan kış güneşi misali parlak, sarı, sert bakan gözleri; anlamsız ama endişeli, sebepsiz ama çekingen bir ifadeyle üstünüzde dolanıyordu. Ağzı sert ve buyurgan, çenesi düz ve uzundu. Zayıf ve uzun boyluydu, varsayılan bir değer tarafından kabul gören, diğerlerinden hukuken üstün lakin gerçekte aşağıda olduğunun bilincinde bir asilzade havasındaydı. Taşra hayatına alışması, dış görünümünü de ihmal etmesine neden olmuştu. Kıyafetleri tıpkı bir taşralıyı andırıyordu, köylüler gibi komşuları da ona sadece toprak sahibi olduğu için hürmet gösteriyordu. Esmerleşmiş ve buruşmuş elleri ancak ata binerken ya da pazar günleri kiliseye giderken eldiven taktığını gösteriyordu. Ayakkabıları kaba sabaydı. Göçte geçen on yıl ve çiftçilikle geçen bir diğer on yıl, dış görünüşünü etkilese de asalet kalıntısı barındırıyordu içinde. O zamanlar henüz çok kullanılmayan bir sözcük olan “liberallerin” en kindarı bile şövalyelere özgü dürüstlüğü, La Quotidienne7 gazetesinin sadık okuyucusunun sarsılmaz inançlarını görebilirdi onda. Dindar, davasına yürekten bağlı, siyasi memnuniyetsizliklerini dile getiren, partisine hizmet etmekten âciz, buna karşın ona zarar verme konusunda çok becerikli ve Fransa hakkında hiçbir bilgisi olmayan bu adama herkes hayran kalırdı. Gerçekten de Kont, kendisini hiçbir şeye tam olarak kaptırmayan ve bunun olmaması için inatla her şeyin karşısında duran, kendilerine bir görev verildi mi elinde silahla hemen orada bitiveren ama parasındansa canını verecek kadar cimri olan o adamlardandı. Yemek sırasında, çökmüş yanaklarında ve arada çocuklarına attığı kaçamak bakışlarında, etkileri derisinin altında gizlenen bazı sıkıntılı düşüncelerin izlerine dikkat ettim. Zaten onu görüp bunu fark edememenin imkânı var mıydı? Yaşamaktan yoksun kalmış bu bedenleri kendi çocuklarına aktardığı için kim suçlamazdı ki onu? Her ne kadar o, bu konuda kendini yargılasa da başka birinin bunu yapmasını kabul etmiyordu. Kabahatini bilen ama hayat terazisinin kefesine yüklediği acıların ağırlığını karşılayacak yücelikten ve çekicilikten yoksun olan bir yönetici iktidar gibi kaygılı göründüğünden, özel hayatı da keskin çizgilerinde ve daima endişeli gözlerinde yansıyan sertliklerle dolu olmalıydı. Karısı, eteklerine sarılmış iki çocuğuyla birlikte içeri girince, bir mahzenin kemerleri üstünde yürürken, ayaklar nasıl altındaki derinliği hissediyor gibi olursa ben de bu aileyi etkisi altına alan bir bahtsızlığın varlığını sezdim. Bir araya gelmiş bu dört kişiye bakarken, gözlerim her birini takip ederken, yüzlerini ve karşılıklı tavırlarını incelerken melankoli yüklü düşünceler, ince ve gri bir yağmurun güneşin hafifçe doğuşunun ardından çok güzel bir yeri karartması gibi yüreğime oturdu. Sohbet konusu bitince Kont, Mösyö de Chessel yerine beni ön plana çıkararak, ailem hakkında bilmediğim pek çok olayı karısına anlatmaya başladı. Bana yaşımı sordu. Yaşımı öğrenen Kontes, kızının yaşını öğrendiğimde yaşadığım şaşkınlığa benzer bir tepki verdi. Kim bilir, belki de on dört yaşında olduğumu düşünüyordu. Sonraları öğrendiğime göre, onu bana sıkıca bağlayan ikinci bağ, bu olmuştu. Ruhundan okumuştum bunu. Kendisine umut aşılayan gecikmiş bir güneş ışığıyla aydınlanan annelik duygusu depreşmişti. Yirmi yaşını geçmiş olmama rağmen beni bu kadar zayıf, narin ama yine de bu kadar duyarlı hâlimi gördüğünde belki de içinden bir ses “Onlar da yaşayacak!” diye bağırdı. Merakla baktı bana ve aramızdaki buzların birden eridiğini hissettim. Bana sormak istediği binlerce sorusu vardı ama hiçbirini dile getirmedi.