Оноре де Бальзак – Vadideki Zambak (страница 4)
Sizin sayısız ağıtta bulunabileceğiniz bu gençlik anılarından gelişigüzel bir şekilde kısaca bahsetmek; gençliğimin, geleceğimi nasıl etkilediğini göstermek açısından çok önemliydi. Sıhhatimi etkileyen pek çok faktör olmuştu bu nedenle yirmili yaşlarımı geride bırakırken de ufak tefek, zayıf ve solgun görünüyordum. Arzularımla bir bütün hâline gelen ruhum, cılız görünen bir bedenin içinde hapsolmuştu ama Tours’da göründüğüm bir hekimin de dediği gibi bu beden, demirden bir mizacın hamuruyla dövülüyordu. Bedenen bir çocuktan, düşüncelerim yönünden ise bir ihtiyardan farkım yoktu; o kadar çok okumuş, o kadar çok düşünmüştüm ki yaşamın dar geçitlerinin ızdıraplı zorluklarını ve ovalarının kumlu yollarını metafizik açıdan hemen kavrayabiliyordum. Beklenmedik tesadüfler, ruhumun ilk kez ne yapacağını bilemediği, ihtirası tanıdığı, her şeyi ilgi çekici ve keşfedilmeye hazır bulduğu o döneme sürüklemişti. Çalışmalarım sebebiyle uzayan ergenliğin ve yeşil dallarını salmakta gecikmiş bir erkekliğin arasında sıkışmıştım. Hiçbir erkek, hissetmeye ve sevmeye benim kadar hazırlanmamıştır. Hikâyemi daha iyi anlamak için, ağızdan henüz tek bir yalanın çıkmadığı, ihtirasla çatışan çekingenliklerin ağırlaştırdığı göz kapaklarının örtüsüne rağmen bakışların tüm gerçekliği ve dürüstlüğüyle kendini var ettiği, zihnin dünyadaki cizvitliğe boyun eğmediği, ürkek yüreğin ilk hareketlerindeki cömertlikleri kadar hiddetli olduğu o güzel çağı düşünün. Size annemle Paris’ten Tours’a yaptığımız yolculuktan bahsetmeyeceğim. Mesafeli tavırları, hassas duygularımı mahvetmişti. Durduğumuz her mola yerinden yola çıkarken konuşmaya niyetleniyordum ama tek bir bakış, ağzından çıkan tek bir sözcük ile sohbeti başlatmak için titizlikle seçtiğim cümlelerimi dehşete düşürüyordu. Orléans’da tam da yatmak üzereyken annem hiç konuşmadığım için beni azarladı. Ayaklarına kapandım, ılık gözyaşlarım yanaklarımı okşarken dizlerine sarıldım, muazzam hislerle dolup taşan yüreğimi açtım ona; seçtiğim kelimelerle bir üvey anneyi bile sarsabilecek sevgiye susamış bir konuşma sanatıyla onu duygulandırmaya çalıştım. Lakin annem rol yaptığımı söyledi. Terk etmesinden yakındığımda, vefasız bir çocuk olmakla suçladı beni. Duyduklarım karşısında yüreğim öyle bir acı hissetti ki Blois’da köprüye çıkıp kendimi Loire Nehri’ne bırakmak için koşmaya başladım. Ne var ki korkuluklar çok yüksekti, atlayamadım.
Beni hiç tanımayan kız kardeşlerim gelişimi sevinçten ziyade şaşkınlıkla karşıladılar fakat daha sonraları başkalarıyla karşılaştırdığımda anladım ki içlerinde bana karşı sevgi besliyorlardı. Üçüncü katta bir odaya yerleştim. Feci hâldeki okul pijamam ve Paris’te giydiğim kıyafetler dışında annemin, yirmi yaşındaki bir genç olan bana yeni bir şey almamasının ne kadar acınası bir durum olduğunu anlarsınız. Yere düşürdüğü mendilini vermek için salonun bir ucundan diğer ucuna koşarcasına gittiğimde, bana uşağına söyleyeceği üslupta soğuk bir teşekkürü yakıştırıyordu. Kalbinde sevginin yetişebileceği hassas noktalar olup olmadığını anlayabilmek için gözlemlemek zorunda kaldığımda, tüm Listomèreler gibi onun da soğuk, katı, dalavereci, bencil, küstah davranışlarını çeyiziyle birlikte getiren bir kadın olduğunu gördüm. Ona göre, yaşam sadece yerine getirilmesi gereken ödevlerden oluşuyordu, bugüne dek tanıdığım tüm mesafeli kadınlar gibi o da ödevlerini dinî bir vecibe hâline getiriyordu. Evlatlarının ona duyduğu hayranlığı tıpkı ayinde buhurdanlıkla övünen bir rahip gibi benimsiyor, kabulleniyordu; yüreğinde ufacık kalan sevgiyi de sanki ağabeyim sömürmüştü. Taş kalpli insanların her zaman yaptığı gibi, bizi daima iğneleyici alaylarının konusu hâline getiriyor, bizler ise dut yemiş bülbüle dönüyorduk. İçgüdüsel duyguların öylesine güçlü kökleri vardır ki kendisinden bir türlü umudu kesmediğimiz bir annenin neden olduğu dehşet duygusu öyle yer edinmiştir ki aramızdaki bu dikenli tellere rağmen, sevgimiz, yani o yüce yanılgımız, büyüyüp annemizi yargılayacağımız gün gelene dek benliğini korudu. O gün gelince de çocukların geçmişte tıka basa doyduğu hayal kırıklarıyla beslenen ve beraberinde gelen çamurumsu tortularla kabaran ilgisizlikleri mezara dek sürer. Bu müthiş despotluk, Tours’da delicesine doyurmak istediğim arzuları söküp atmıştı içimden. Umutsuzca kendimi babamın kitaplığına kapattım, henüz adını bile duymadığım kitapları okumaya başladım. Uzun ve yoğun çalışma saatlerim annemle iletişimimi azaltırken ruhsal durumumu da yabanileştiriyordu. Kuzenimiz Listomère markisiyle evlenen kız kardeşim, zaman zaman beni yatıştırmaya çalışsa da benliğimi kontrol altına alan öfkenin önüne geçemiyordu. Ölmek istiyordum.
O sıralar, hakkında pek bir şey bilmediğim olaylar, hazırlık aşamasından geçiyordu. Bordeaux’dan yola çıkan Angoulême Dükü, Paris’te XVIII. Louis’yle buluşmak üzere geçtiği her şehirde, Bourbonların geri dönüşüyle Fransa’yı saran heyecan ve coşkunun bir gösterisi olarak şiddetli tezahüratlarla karşılanıyordu. Tahtın meşru vârisleri adına içleri kıpır kıpır olan Touraineliler şehri bayraklarla donatmış, en güzel kıyafetlerini giymişti. İnsanı sarhoş eden o tarifsiz hissin etkisi altında kalarak ben de Prens’in şerefine verilen baloya katılmak istedim. O zamanlarda bu kutlamaya katılamayacak kadar hasta olan anneme bu isteğimden söz etme cesareti gösterdiğimde okkalı bir azarını işittim. Kongo’dan mı geliyordum da böyle bir istekte bulunacak kadar görgüsüzdüm? Böyle bir baloda ailemizin temsil edilmeyeceğini nasıl düşünebilirdim? Babamın ve ağabeyimin yokluğunda, baloya katılması gereken ben değil miydim? Benim de bir annem yok muydu? Çocuklarının mutluluğunu hiç mi düşünmüyordu? O güne dek hor görülen ben, neredeyse hatırı sayılır biri oluvermiştim. Annemin bu isteğimi kabul ederken öne sürdüğü iğneleyici gerekçeler kadar bana gösterdiği önem de şaşkına döndürmüştü. Oynadığı küçük oyunlardan keyif alan annemin baloda giyeceğim kıyafetimle de mecburen ilgilendiğini öğrendim, kız kardeşlerimle konuştuktan sonra. Annemin aşırı istekleri karşısında şaşkına dönen Tourslu terzilerin hiçbiri benim için kıyafet dikmeyi göze alamamıştı. Taşrada âdet olduğu üzere, annem de elinden her türlü dikiş işi gelen bir gündelikçi çağırdı. Aslında hiç de kötü durmayan açık mavi bir ceket dikildi gizlice. Hemen yeni ipek çoraplar ve ayakkabılar ısmarlandı; erkek yeleklerinin kısa olması gerekiyordu, bu yüzden babamın yeleklerinden birini bana uydurduk, göğsü şişkin gösteren ve kravatın düğümüne dolanan bir gömlek giydim hayatımda ilk kez. Hazır olup aynaya baktığımda kendime o kadar az benziyordum ki kız kardeşlerim Touraine heyetinin önüne çıkabilmem için iltifatlarıyla beni cesaretlendirdiler. Ne zor işti bu! Baloya o kadar çok insan davet edilmişti ki Prens’in huzuruna çıkabilecekler şanslı sayılacaktı. Minyon yapımdan dolayı Papion Köşkü’nün bahçesinde kurulan bir çadıra girdim, Prens’in tüm ihtişamıyla oturduğu koltuğun yanına kadar ulaştım. Bir anda sıcak hava soluğumu kesti, katıldığım ilk balonun ışıltıları, kırmızı çadır kumaşları, yaldızlı süslemeleri, kadınların giydiği ihtişamlı tuvaletler ve taktıkları mücevherler gözlerimi kamaştırdı. Birbirlerinin üstüne doğru yürüyen kadınlı erkekli bir kalabalığın yarattığı toz bulutu içinde sürüklenmiştim. “Yaşasın Angoulême Dükü! Yaşasın Kral! Yaşasın Bourbonlar!” naraları askerî bandonun bakırdan çalgılarının ve Bourbon fanatikliğinin sesini bastırıyordu. Bourbonların doğan güneşe doğru koştuğu kimsenin arkada kalmak istemediği bir coşku selini anımsatan bu şenlik, beni soğutan, küçülten, oraya ait hissettirmeyen esaslı bir bencillik şamatasıydı.
Bu kargaşa içinde saman çöpü misali sürüklenirken çocuksu bir istekle Angoulême Dükü olmak istediğimi fark ettim, hayran kitlesi önünde caka satan prenslerin arasına karışmak istiyordum. Tourslu olduğum için son derece ahmakça kaçan bu arzu, daha sonraları kişiliğimin ve başıma gelen olayların soylu bir niteliğe bürünmesine olanak tanıyacak bir hırsı doğurdu içimde. Birkaç ay sonra Elbe Adası’ndan dönen imparatora doğru koşan kitlenin bir benzerini gördüğüm böylesi bir sevgiyi kim kıskanmazdı? Duygularını ve yaşamlarını tek bir kişinin üzerinde yoğunlaştıran bu kitlelerin üzerine kurulan hâkimiyet, bugün Fransızları, eskidense Galyalıları boğazlayan o cellat rahibeye, şan ve şöhret düşkünlüğüne itti. Sonra ansızın, tutkulu arzularımı körükleyecek ve krallığın kalbine giden yolu açarak bu arzularımı iyice tatmin edecek kadına rastladım. Birini dansa kaldıramayacak kadar utangaçtım, dahası dans ederken elim ayağım birbirine karışacak diye de ödüm kopuyordu. Hâl böyle olunca tüm neşemi kaybedip ne yapacağımı bilemedim. Hoyrat kargaşanın yarattığı rahatsızlıktan muzdarip bir şekilde orada duruyorken, bir subay, ayakkabı derisinin yarattığı baskıdan olduğu kadar sıcaktan da şişmiş olan ayaklarıma bastı. Yaşadığım bu son aksilik şölenden tiksindirdi beni. Lakin dışarı çıkmak imkânsızdı, kimsenin oturmadığı bir bankın en ucuna ilişip dalgın, kımıldamadan ve keyifsiz bir hâlde bekledim. Zayıf görünümüme aldanıp beni, uyumak için annesinin keyfini beklerken sabırsızlanan bir çocukmuşum sanıp yuvasına inen bir kuş misali yanıma konuverdi. Doğu şiirinin ruhumu ateşe vermesi gibi her yerimi saran bir kadın kokusuyla sarsıldı tüm benliğim. Yanımda oturan bu kadına baktığımda bu ana dek şenliğin üstümde yaratamadığı o hayranlıkla kendimden geçiverdim. Önceden yaşadıklarımı iyi anladıysanız o an yüreğime tesir eden duygu selini tahmin edersiniz. Ansızın gözlerim, üzerlerinde gezinmeyi istediğim, sanki ilk kez çıplak kalmış da hafif kızarmış gibi görünen, ışıkta ipek misali parlayan teninde bir ruh saklayan mütevazı, dolgun beyaz omuzların karşısında büyülendi. Ellerimden daha cüretkâr olan bakışlarım, omuzlarını ayıran çizgi boyunca aktı sanki. Yüreğim ağzımda, korsajını görmek için hafifçe doğruldum; bir tülle iffetlice örtülmüşse de gök mavi yuvarları dantel kıvrımları arasında usulca kendini bırakmış gerdan karşısında tamamen aklımı kaybettim. Bu kadının en ufak ayrıntıları bile bende sonsuz bir haz uyandırıyordu; küçük bir kızınki gibi kadifemsi bir boynu okşayan saçların parlaklığı, tarağın saçlarında bıraktığı ve hayal gücümün serin patikalarda dörtnala koştuğu o beyaz çizgiler beni tamamıyla büyülemişti. Etrafımda kimsenin beni görmeyeceğinden emin olduktan sonra, tıpkı annesinin kucağına atılan bir çocuk gibi başımı döndüren bu omuzları defalarca öptüm. Her ne kadar müziğin sesini bastıramasa da bir çığlık kopardı kadın, arkasını döndü, bana bakarak: “Mösyö!” dedi. Ah! “Ne yaptığınızı sanıyorsunuz yavrucuğum?” deseydi belki de onu oracıkta öldürebilirdim ama o “Mösyö” hitabı karşısında gözlerimden yaşlar boşanmaya başladı. Azizelerinkine benzer bir öfkeyle alev gibi parlayan bakışın, kül rengi saçların asil bir taç gibi üstünde toplandığı başın, aşkın somut bir hâline büründüğü omuzların karşısında donakalmıştım. Kendisinin sebep olduğu bu çılgınlığı fark eden ve pişmanlık dolu gözyaşlarında sonsuz bir hayranlık beslendiğini sezen bir kadının bağışlaması karşısında, saldırıya uğramış bir iffetin yüzüne yaydığı kızarmayı utancı görebiliyordum. Bir kraliçe edasıyla uzaklaştı oradan. Ne komik bir durumda olduğumu işte o zaman anladım; Savoie’nın maymunu gibi giyindiğimi fark ettim, utandım kendimden. Donakalmıştım. Az önce aşırmış olduğum elmanın tadını çıkararak, dudaklarımda henüz içime çektiğim o kanın sıcaklığını muhafaza ederek, hiçbir pişmanlık duymadan göklerden inen bu kadının uzaklaşmasını izledim. Yüreğimin şiddetli hummasının ilk ihtiras darbesiyle vurulmuş bir hâlde, gitgide tenhalaşan şölende dolandım durdum ama bulamadım o meçhul kadını. Artık bambaşka biri olmuştum, evime gittim ve yatağıma yattım.