Оноре де Бальзак – Vadideki Zambak (страница 3)
Oratoiren eğitim sisteminin kapsamı hakkında kuşkuları olan babam beni Pont-le-Voy’dan alarak Paris, Marais’de bulunan bir okula yazdırdı. On beş yaşındaydım. Pont-le-Voy’da yapılan bilgi ölçme ve değerlendirme testi sonucunda, söz sanatları öğretmeni benim üçüncü sınıfı okumam gerektiğine karar vermişti. Lepître Yatılı Okulunda kaldığım süre boyunca evimde, okulda ve kolejde çektiğim acılar yeni bir şekil almıştı. Babam bana hiç para göndermiyordu. Annem ve babam; beslendiğimden, giyindiğimden, Latince ve Yunancayla karnımı doyurduğumu bildiklerinden geriye sorun teşkil edecek hiçbir şey kalmıyordu. Kolej yıllarım boyunca bine yakın arkadaşım oldu ve hiçbiri ailesinden böyle bir ilgisizliğe maruz kalmamıştı. Kralın sadık hizmetkârlarının Kraliçe Marie-Antoinette’i Temple Hastanesinden kaçırmaya çalıştıkları esnada Bourbonlara yürekten bağlı olan Mösyö Lepître ve babam tanışmış, zaman içinde yakın bir ilişki kurmuşlardı. M. Lepître, babamın unuttuğunu telafi etme zorunluluğu hissetmeye başlamıştı ama onun da aylık olarak bana ayırdığı para cüzi bir miktardı çünkü ailemin bu konudaki düşünce yapısından bihaberdi. Yatılı okulum önceden Joyeuse Konağı’ydı ve tüm eski derebeyi konaklarında olduğu gibi kapıcı için ayrılan özel bir kulübe vardı. Öğretmenin bizi Charlemagne Lisesine götürmeden bir önceki teneffüste, durumu iyi olan arkadaşlar öğle yemeği için kapıcımız Doisy’nin yanına giderlerdi. M. Lapître, öğrencilerin arasını iyi tutarak kârlı çıktığı dalavereci kapıcının çevirdiği işlerden ya habersizdi ya da göz yumuyordu; okuldan gizlice kaçmalarımız, geç gelişlerimiz, okunması yasak kitapları kiralayanlar ile bizim aramızda aracılık yapması… Gizli suçlarımızın sırdaşıydı Doisy. Napolyon döneminde sömürgelerden ithal edilen ürünler dudak uçuklatan fiyatlarda olduğu için, yemeğin yanında yudumladığımız sütlü kahve, damağımızda aristokratik bir şölen yaratıyordu. Aile evinde şeker ve kahve tüketimi lüks sayılsa da bizler için taklidi, açgözlülüğü, moda illetini ve sanki bunlar yetmiyormuş gibi bir de tutkumuzu ortaya çıkaran kibirli bir üstünlüğü ifade ediyordu. Doisy her birimize kredi açıyordu; sanki hepimizin onurumuzu koruyacak ya da borçlarımızı ödeyecek ablalarımız, teyzelerimiz var gibi davranırdı bize. Kantinin çekiciliğine çok uzun bir süre direndim. Beni yargılayanlar, baştan çıkarıcı bu güç karşısında nasıl kendimi kaybetmediğimi, ruhumun nasıl kahramanca savaştığını, bu uzun süren mücadele sırasında içimdeki hiddeti nasıl bastırdığımı bilselerdi beni ağlatmak yerine akan gözyaşlarımı silerlerdi. Fakat yalnızca küçük bir çocuk olarak, bir başkasının beni hor görmesini küçümseyebilecek ruh yüceliğini gösterebilir miydim? Daha sonra belki de güçleri içimdeki isteklerle artan, birçok toplumsal günahın benliğime işlenmesine tanıklık ettim. Lisedeki ikinci senemin bitişine doğru annem ve babam Paris’e geldi. Gelecekleri günü, Paris’te oturmasına rağmen beni bir kere bile ziyaret etmemiş ağabeyimden öğrendim. Kız kardeşlerim de onlara eşlik ediyordu, hep birlikte Paris’i gezecektik. Gezimizin ilk gününde Palais-Royal’de yemeğimizi yiyecek ardından Théâtre-Français’de oyun izlemeye gidecektik. Bu beklenmedik eğlenceli programın bende yarattığı sarhoşluğa rağmen sevincimin, benliğime işleyen mutsuzluğun ortalığı yakıp geçtiği bir fırtınada kolu kanadı kırılmıştı. Bizzat ebeveynlerimden parasını istemekle tehdit eden Doisy’ye olan yüz franklık borcumu aileme söylemem gerekiyordu. Doisy’nin elçiliğini, pişmanlığımı dillendirmesini, bağışlanmamın aracılığını sağlaması için araya ağabeyimi sokmayı akıl ettim. Babam, olanları her ne kadar hoşgörü denilebilecek bir tavırla karşılasa da annem, ateş saçan o koyu mavi gözlerini bana dikerek korkunç ithamlarda bulundu. On yedi yaşımda böylesi işlere girişiyorsam Allah bilir daha sonra neler yapacaktım! Beni kim doğurmuştu? Tüm aileyi mahvetmek için mi dünyaya gelmiştim? Bir tek ben mi vardım sanki evde? Utanca neden olduğum bu ailenin yüzünü yerden kaldırmak için ağabeyim Charles’ın seçtiği meslek, hak edilmiş bağımsız bir masrafı beraberinde getirmiyor muydu? Kız kardeşlerim çeyizleri olmadan mı evlenecekti? Onlar için harcanan paradan hiç mi haberim yoktu? Şekerin, kahvenin eğitimime ne gibi bir katkısı olacaktı? Böyle davranmak içimdeki kötünün beni yönlendirdiğini göstermiyor muydu? Marat benim yanımda melek gibi kalırdı. Ruhumda sayısız korku imparatorluğu inşa eden bu hakaret silsilesinin ardından ağabeyim beni yurda götürdü. Hâl böyle olunca Freres Provençaux’daki akşam yemeğinden ve Talma’nın Britannicus’teki oyununu izlemekten alıkonulmuştum. On iki yıllık bir aranın ardından annemle görüşmemiz işte böyle noktalandı.
Lisede eğitimimi tamamladıktan sonra babam beni M. Lepître’in vesayetine bıraktı. İleri düzey matematik ihtisası almam, bir sene hukuk okumam ve yükseköğrenime başlamam gerekiyordu. Artık tek başıma yaşayabileceğim bir yer, sınıfların o tanıdık havasından kurtulabileceğimi düşününce alıştığım o sefalet de bitecek diye hayal ettim. Fakat on dokuz yaşında olmama rağmen, belki de on dokuz yaşında olduğum için tüm bu sefaletin mimarı babam, vaktiyle beni ilkokula sepeti boş gönderen, ortaokulda harçlık vermeyen, lisede beni eğlencelerden mahrum bırakan ve kapıcımız Doisy’den borç almaya iten alışılmış düzenini korumaya devam etti. Elime çok az bir para geçiyordu. Bu şekilde Paris’te ne yapabilirdim? Özgürlüğüm zincirlere vurulmuştu göz göre göre. M. Lepître, Hukuk Fakültesine kadar bana eşlik etmesi için bir öğretmen yolluyor, profesöre emanet ediyor ve derslerim bitince de beni aldırıyordu. Genç bir kızı korumak için alınan tedbirlerin yanında annemin duyduğu kaygılardan ötürü bu denli üstüme düşülmesi hafif kalırdı. Paris, ailemi korkutuyordu haklı olarak. Erkek öğrenciler, kız öğrencilerin de kendi yurt odalarında yaptığı gibi tıpkı aynı şeyleri düşünüyorlardı, ne yaparsanız yapın kadınlar aşklarından, erkekler ise kadınlardan söz edecektir. Fakat o zamanlar Paris’te arkadaş topluluklarının sohbetleri, Palais-Royal’in doğu ve sultanlara özgü dünyasını konu alıyordu. Bu saray, akşamları paranın çılgınlarcasına harcandığı bir aşk El Dorado’suydu.4 En bakir kuşkular orada anlamını yitiriyor, ateşli ihtiraslar orada yatışıyordu. Palais-Royal ve ben, birbirine hiçbir zaman kavuşamayan iki yol gibi uzayıp gidiyorduk. İşte, kader yine gösterdiğim tüm çabalara nasıl da çelmesini taktı! Babam daha sonraları beni Saint Louis Adası’nda oturan teyzeme emanet etmişti, perşembe ve pazar günleri gezmeye çıkan Mösyö Lepître ve eşi beni oraya bırakırdı, öğle yemeğimi teyzemde yerdim. Akşam gezinti dönüşü yine beni almaya gelirlerdi. Ne tuhaf hareketlerdi tüm bu yapılanlar! Uzun boylu ve soylu bir kadın olan Listomère Markizi bir an bile olsa bana harçlık vermeyi aklından geçirmiyordu. Bir katedral kadar yaşlı, minyatür bir bebek gibi boyalı, ihtişamlı elbiseler içinde dikkatleri üstünde toplayan Markiz sanki XV. Louis hayattaymış gibi yaşıyor, ihtiyar hanımefendilerden ve soylu beyefendilerden oluşan fosil grubu dışında kimseyle görüşmüyordu. Kimse benimle konuşmuyor, ben de sohbeti başlatmak için gerekli olan gücü bir türlü toplayamıyordum. Düşmanca ya da samimiyetsiz bakışlar yüzünden gençliğimden utanır hâle gelmiştim ve belli ki gençliğim herkesi rahatsız ediyordu. Etrafımdaki kayıtsızlığa güvenerek bir kaçış planı yaptım, akşam yemeğinin hemen ardından Galeries de Bois’ya koşmanın hayalini kuruyordum. Teyzem whist5 oynamaya daldığı anda benim varlığımı zaten hemen unuturdu. Oda hizmetçisi Jean, Mösyö Lepître’e pek aldırış etmezdi. Ama ne var ki şu lanet olası yemek, gücünü kaybetmiş çene kemikleri ve takma dişlerdeki pürüzleri yüzünden bitmek bilmiyordu. En sonunda akşam sekiz ile dokuz arasında merdivene ulaşmayı başardım, kalbim tıpkı kaçmayı başardığı gün Bianca Capello’nun kalbi nasıl atıyorsa öyle küt küt atıyordu ama kapıcı kordonu çekip kapıyı araladığında Mösyö Lepître’in sokaktaki arabasını görmüştüm ve ihtiyar adam kısık sesiyle beni geri çağırdı. İşte böylesi tesadüfler, tam tamına üç kere Palais-Royal cehennemi ile gençliğimin cenneti arasına girdi. Yirmi yaşıma geldiğimde hayat karşısındaki bu cahilliğimden utandığım gün, her türlü tehlikeyi göze almaya karar verdim; XVIII. Louis gibi kalın ve çarpık bacakları olan Mösyö Lepître arabaya güçlükle binerken kaçmaya yeltendim. Ama tam da o an ne oldu dersiniz? Annem posta arabası içinde bize doğru yaklaşıyordu. Bakışlarını gördüğüm an olduğum yere çakılıverdim, yılanın karşısındaki bir kuş gibi kalakaldım. Söyleyin bana, nasıl bir tesadüftü bu? Aslında çok tabii bir nedenden ötürü gelmişti annem, Napolyon son kozlarını oynarken Bourbonların yeniden gücü ele alacaklarını sezen babamın tavsiyeleri üzerine o sırada imparatorluk diplomasisinde görev alan ağabeyime durumu izah etmeye gelmişti. Babam ve annem Tours’dan yola çıktılar ve annem beni Tours’a geri götürmeyi düşünüyordu. Düşman faaliyetlerini titizlikle takip edenlerin dediklerine göre, başkent Paris yakın zamanda birtakım tehlikelere ev sahipliği yapabilirdi. Paris’te kalmanın benim için tehlikeli olacağı fark edildikten birkaç dakika sonra oradan alınıp götürüldüm. İstediklerine bir türlü ulaşamadıkları için bastırılan bir hayal gücünün çektiği ızdırapları, ömrümün her döneminde yoksunluklarla hüzünlenen bir hayatın acıları; alın yazılarından yorgun düşüp manastırlara çekilen eski dönem insanları gibi, durmadan, dinlenmeden, yılmadan okumaya itti beni. Ömrümün baharı olabilecek, akranlarımın büyülü güzelliklere yöneldiği bu dönemde, ölümcül bir tutkuya dönüşmüştü okumak benim için.