Оноре де Бальзак – Otuz Yaşındaki Kadın (страница 4)
Böylece, bir rastlantı sonucu, arabada bulunan iki kişi uyandıklarında, Loire Nehri’nin o çok büyüleyici kıyılarının gösterebileceği en güzel manzaralı yerlerinden birini seyretmek imkânını buldular. Yolcu, sağında, çayırların arasından gümüşi bir yılan gibi akan Cise Irmağı’nın bütün kıvrımlarını bir bakışta görür. Baharda yeni yeni biten otlar o sırada zümrüt yeşili bir renkte idiler. Solda, Loire Nehri bütün ihtişamıyla ortaya çıkar. Biraz soğukça bir sabah rüzgârının meydana getirdiği birkaç sağanağın sayısız küçük yüzeyi, bu heybetli nehrin geniş sularının yüzünde güneş ışınlarını yansıtıyordu. Tıpkı bir gerdanlığın taneleri gibi suyun yüzünde yeşil adalar yer yer birbirini izliyordu. Nehrin öbür yakasında Touraine’in en güzel kırlarıyla köyleri, hazinelerini göz alabildiğine ortaya seriyorlardı. Ta uzaklarda göz, Cher ilinin tepelerinden başka bir engele rastlamıyordu. O sırada da bunların dorukları, gökyüzünün saydam maviliği üzerinde ışıklı çizgiler meydana getirmekteydi. Bu tablonun bitiminde, adaların körpe yapraklarının arasında Tours şehri, tıpkı Venedik gibi suların içinden çıkıveriyordu sanki. Eski katedralinin çan kuleleri havada yükseliyor ve orada, beyazımsı birkaç bulutun meydana getirdiği gerçek dışı şekillere karışıyorlardı.
Arabanın üzerinde durduğu köprünün ilerisinde yolcu, Loire Nehri boyunca ta Tours’a kadar, sıra sıra kayalar görüyordu karşısında. Tabiatın bir cilvesiyle bunlar, nehri zapt etmek için buraya kondurulmuşlardı sanki. Nehrin dalgaları boyuna taşı kemiriyor, bu hâl ise yolcuyu şaşırtıyordu her zaman. Vouvray köyü bu kayaların boğazları ve çöküntüleri üzerine kuş yuvası gibi konmuştu; kayalar da Cise Köprüsü önünde bir dirsek meydana getiriyorlardı. Daha ileride, Vouvray’den Tours’a kadar, bu sarp tepenin korkunç çukurluklarında bağcılar oturmaktaydı. Birçok yerde kayalara oyulmuş, üst üste üç kat hâlinde evler vardır. Bunlara taşa oyulmuş çok tehlikeli merdivenlerden ulaşılır. Bir damın tepesinde eteklikli bir kız, bahçesine koşar. Bir asmanın çubukları ile yeni filizlenen dalları arasından bir bacanın dumanı yükselir. Bahçıvanlar dik tarlaları ekip biçerler. Yerinden kopmuş bir kaya parçasının üzerinde kımıltısız oturan yaşlı bir kadın, bir badem ağacının çiçekleri altında çıkrığını çevirir. Ayaklarının altından yolcuların geçişini seyreder, onların korkuşlarına gülümser. Ne yerdeki çatlaklarla yarıklar ne de eski bir duvarın eğik yıkıntısı tasalandırır onu. Duvarın üstüne oturduğu taşları, sadece bir sarmaşığın eğri büğrü kökleri tutmaktadır artık. Fıçıcıların çekiç sesleri açık hava mahzenlerinin tonozlarında çın çın öter. Ve nihayet, insanların toprağı işlemesine tabiatın engel olduğu bu yerde toprak, her yerde ekilidir, her yerde verimlidir.
Onun için Loire Vadisi’nde hiçbir şey, yolcunun gözleri önüne Touraine’in serdiği zengin manzarayla kıyaslanamaz. Görünüşleri kısaca belirtilen bu sahnenin üçlü tablosu, insanın ruhuna, anısı bir daha silinmemecesine akılda kalacak manzaralardan birini sunar. Bu manzarayı bir ozan seyretti mi bunun masallara yaraşan romantik etkileri çoğu zaman hayalinde yeniden canlanır. Araba, Cise Köprüsü üzerine geldiği sırada Loire’nın adaları arasından birçok beyaz yelken çıktı ve bu hoş manzaralı yere yeni bir güzellik kattı. Nehrin kıyısındaki söğütlerin kokuları da nemli rüzgâra, içe işleyen rayihaların tadını katıyordu. Kuşlar durmadan ötüşüyorlar; bir keçi çobanının tek düzenli türküsü bu cıvıltılara bir çeşit hüzün ekliyor; kayıkçıların bağırışları ise uzaklarda bir çalkantı olduğunu haber veriyordu. Bu geniş alan içindeki ağaçların çevresine nazlı nazlı dolanmış olan gevşek buğular, manzarada son bir güzellik daha yaratıyorlardı. Bütün ihtişamı içinde Touraine’di, bütün parlaklığı içinde ilkbahardı bu. Yabancı orduların rahatını bozmadıkları tek yer olan Fransa’nın bu bölgesi, bu sırada sakin olan biricik bölgeydi; istilaya meydan okuyordu sanki.
Araba durur durmaz asker şapkası giymiş bir baş dışarıya uzandı. Az sonra da öfkeli bir asker arabanın kapısını kendisi açtı ve sanki sürücüye çıkışmak istermiş gibi yere atladı. Bu Touraine’linin koşum kayışını işten anlar bir tavırla onardığını görünce Albay Kont d’Aiglemont rahatladı, uyuşmuş kaslarını gevşetmek ister gibi kollarını açarak yine arabanın kapısı önüne geldi. Esnedi, manzarayı seyretti ve kürklü bir mantoya sımsıkı sarınmış olan genç bir kadının kolu üzerine elini koydu.
Kısık bir sesle “Julie!” dedi. “Uyan da manzaraya bak! Çok güzel!”
Julie başını arabadan dışarıya uzattı. Zerdeva kürkünden bir şapka giymişti. Sarındığı kürklü mantonun kıvrımları bedeninin biçimini öylesine gizliyordu ki yüzünden başka yeri görünmüyordu. Julie d’Aiglemont eskiden sevinçle, mutlulukla Tuileries’deki geçit törenine koşan genç kıza benzemiyordu artık. Hep öyle ince olan yüzüne vaktiyle pırıl pırıl bir hâl veren pembe renklerden eser kalmamıştı. Gecenin nemi yüzünden kıvırcıkları kaybolmuş birkaç siyah saç tutamı, yüzünün donuk beyazlığını daha belirli hâle sokuyordu; bu yüzdeki canlılık uyuşmuştu sanki. Bununla birlikte gözleri, olağanüstü bir alevle ışıldamaktaydı. Fakat göz kapaklarının altında, yorgun yanaklar üzerinde birtakım morluklar belirmişti. Cher’in kırlarıyla köylerini, Loire Nehri’yle adalarını, Tours’la Vouvray’nin uzun kayalarını aldırmaz bir gözle inceledi. Sonra Cise Irmağı’nın çok hoş vadisine bakmak bile istemeden, kendisini hemencecik arabanın içine doğru bıraktı. Açık havada kulağa çok hafif gelen bir sesle, “Evet, çok güzel…” dedi. Görüldüğü gibi ve kendisi için ne yazık ki babasını alt etmişti.
“Burada oturmaktan hoşlanırsın, değil mi Julie?”
O, aldırmaz bir tavırla, “Adam sen de ha burada olmuş ha başka yerde!..” dedi.
Albay d’Aiglemont, “Rahatsız mısın?” diye sordu.
Genç kadın geçici bir canlılıkla, “Hiçbir rahatsızlığım yok.” diye karşılık verdi.
Gülümseyerek kocasına bakıp ekledi, “Uykum var.”
Birdenbire bir atın dörtnala geldiği duyuldu. Victor d’Aiglemont karısının elini bıraktı, başını yolun burada yaptığı dönemece doğru çevirdi. Albay artık Julie’yi görmüyordu ya, genç kadının solgun yüzüne verdiği neşe ifadesi sanki bu yüzü aydınlatan ışık artık sönmüş gibi kayboluverdi. Canı ne manzarayı bir daha görmek istiyordu ne de atı çok büyük bir hızla dörtnala giden süvarinin kim olduğunu öğrenmek merakındaydı. Yine arabanın köşesine yerleşti, içlerinde hiçbir duygu belirtisi olmayan gözlerini, atların sağrılarına dikti. Papazın vaazını dinleyen bir Britanya köylüsü kadar aptalca bir tavır takındı. Cins bir ata binmiş genç bir adam kavak ağaçları ile çiçeklenmiş akdikenlerden meydana gelme bir kümenin içinden birdenbire çıkıverdi.
Albay, “İngiliz bu!” dedi.
Sürücü cevap verdi, “Evet, öyle generalim. Söylendiğine göre Fransa’yı yemek isteyen heriflerin soyundan.”
İngiliz hükûmeti, 1802’de, Fransa, İngiltere, İspanya ve Hollanda arasında Amiens’da imzalanan barış antlaşmasını çiğneyerek insan haklarına suikastta bulunmuş; Napolyon da buna misilleme olarak bütün İngilizleri tutuklatmıştı. Kim olduğu bilinmeyen bu adam da o sırada Kıta Avrupa’sında bulunmakta olan yolculardan biriydi. İmparatorluk hükûmetinin kaprisine tabi olan bu tutukluların hepsi yakalandıkları yerlerde kalmadıkları gibi ilkin kendilerinin serbestçe seçtikleri yerlerde de kalmamışlardı. O sırada Touraine’de oturanların çoğu oraya, imparatorluğun çeşitli yerlerinden getirilmişlerdi. Bunların oralarda kalmaları, Avrupa politikasının çıkarlarına aykırı görülmüştü çünkü.
O sırada sabah sabah can sıkıntısıyla gezmekte olan genç tutuklu, bürokratik iktidarın kurbanıydı. Dışişleri Bakanlığından verilen bir emir, onu, iki yıldır Montpellier’nin havasından çekip koparmıştı. Barışın sona erişi sırasında o, tutulduğu verem hastalığını iyileştirmeye çalışıyordu.
Delikanlı, Kont d’Aiglemont’nun asker olduğunu anlayınca, başını epeyce ani olarak Cise kırlarından yana çevirip onunla göz göze gelmemeye çalıştı.
Albay, “Bu İngilizler de sanki dünya babalarının malıymış gibi küstah oluyorlar.” diye mırıldandı. “Bereket ki Mareşal Soult hadlerini bildirecek onlara.”
Tutuklu arabanın önünden geçtiği sırada içeriye baktı. Bakışı kısa sürmüştü ama kontesin düşünceli yüzüne anlatılamaz bir güzellik veren hüzün ifadesini hayranlıkla seyredebildi. Bir kadının sadece ızdırap çektiğini görmekle birçok erkeklerin yürekleri güçlü bir heyecana kapılır. Izdırap bir yiğitlik veya bir sevgi belirtisi gibi görünür onlara.
Arabasının bir yastığını seyre iyice dalmış olduğu için, Julie ne ata dikkat etti ne atlıya. Koşum kayışı çabucak ve sağlamca onarılmıştı. Kont yine arabaya bindi. Sürücü kaybolan vakti yeniden kazanmaya çalıştı. İki yolcuyu, kıyısında dolma toprak seddin, üzerinde ileriye çıkık kayalar bulunan yanından hızla götürdü. Vouvray şarabını veren bağlar bu kayalar içinde yetişir. Yine bunların içinden güzel evler yükselir. Hep bunlar arasından, ta uzaklarda, o çok ünlü Marmoutiers Manastırı da görülür ki veli Saint Martin dünyadan elini eteğini çekip buraya kapanmıştı.
Albay, Cise Köprüsü’nden beri arabasının peşinden gelen atlının hep o genç İngiliz olduğuna emin olmak için başını çevirdi, “Bu solgun yüzlü lord da bizden ne istiyor?” diye bağırdı.