18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Оноре де Бальзак – Otuz Yaşındaki Kadın (страница 3)

18

Kan ter içindeki atın boyuna kımıldayan başı, büyük sabırsızlığını gösteriyordu. Ön ayakları, biri ötekini geçmeksizin aynı hizada, açık duruyor; bir yandan da gür kuyruğunun uzun kıllarını dalgalandırıyordu. Sahibine olan bağlılığı ise onun imparatora beslediği bağlılığın maddeleşmiş bir imgesi hâlindeydi. Sevgilisinin Napolyon’la göz göze gelmek için böylesine çabaladığını gören Julie, onun hâlâ kendisine bakmadığını düşünerek bir kıskançlık anı geçirdi.

Hükümdar birdenbire bir şey söyledi, Victor atının sağrılarını sıktı, dörtnala yola çıktı. Fakat bir taş direğin gölgesinden ürken hayvan korkup geriledi, şahlandı; bu da öylesine ani oldu ki süvari bir an için tehlikeye düşmüş göründü. Bir çığlık koparan Julie sapsarı oldu. Herkes merakla ona baktı ama onun gözü kimseyi görmüyordu. Gözlerini bu çok azgın ata dikmişti. Subay, Napolyon’un emirlerini ulaştırmak için koşarken, bir yandan da hayvanı cezalandırıyordu. Julie bu şaşırtıcı sahnelere öylesine dalmıştı ki kendi de farkında olmaksızın babasının koluna yapışmış; parmaklarını az veya çok bastırarak düşündüklerini elinde olmaksızın ona da anlatıyordu. Victor’un attan düşmesine ramak kaldığı sırada sanki kendisi, düşme tehlikesi geçiriyormuş gibi babasına daha da kuvvetle asıldı.

Yaşlı adam, kızının sevinçli yüzüne keder ve acı dolu bir kaygı ile bakıyordu. Yüzünün kasılmış olan bütün kırışıklıklarında acıma, kıskanma hatta esef duyguları belirdi. Fakat Julie’nin gözlerindeki alışılmadık parıltı, kopardığı çığlık ve parmaklarının sinirli ve kesik hareketi, yaşlı adama gizli bir sevgiyi nihayet açıkladıkları zaman; muhakkak ki gelecekte olup bitecek acı şeyler, onun içine doğmuş olmalıydı. O zaman yüzünde korkunç bir ifade belirdi çünkü. O anda Julie’nin ruhu, subayınki ile haşır neşir olmuştu sanki. Yaşlı adamı korkutan bütün acı düşüncelerden daha acı bir tanesi, onun ızdırapla dolu yüzündeki çizgilerin kasılmasına yol açtı. O sırada d’Aiglemont’nun, önlerinden geçerken, aralarında gizli bir anlaşma olduğunu gösterir tarzda kızına baktığını görmüştü çünkü. Julie’nin ise gözleri nemli idi, yüzü de kıpkırmızı olmuştu. Adam kızını birdenbire Tuileries Bahçesi’ne götürdü.

Julie, “İyi ama babacığım, Carrousel alanında daha geçit yapacak alaylar var.” dedi.

“Hayır kızım, bütün birlikler geçiyor.”

“Aldanıyorsunuz galiba babacığım. M. d’Aiglemont onları ilerletmiş olsa gerek…”

“Evet kızım ama ben rahatsızım, kalmak niyetinde değilim.”

Julie babasının yüzüne bakınca onun sözlerine kolayca inandı. Yaşlı adamın bir baba olarak duyduğu kaygılar, bitkin bir eda veriyordu bu yüze.

Genç kız öylesine dalgındı ki aldırmaz bir tavırla, “Çok mu rahatsızsınız?” diye sordu.

Yaşlı adam, “Geçen her gün, bedavadan yaşadığım bir gün değil mi benim için?” diye cevap verdi.

“Ölümden söz ederek yine üzeceksiniz beni. Öyle neşeliydim ki! Şu kara düşüncelere kendinizi kaptırmasanız olmaz mı?”

Baba içini çekerek, “Ah şımarık çocuk ah!” dedi. “En iyi yürekli insanlar bile çok zalim olurlar bazen. Biz ömrümüzü size adarız, yalnız sizi düşünürüz, rahatınızı hazırlarız, türlü heveslerinize kendi zevklerimizi feda ederiz, size tapınırız, kanımızı bile veririz hatta; hiçbir şey değil mi bunlar? Ne yazık! Evet, her şeyi aldırmadan kabulleniyorsun sen. Senden güler yüz görmek, küçümseyen bir sevgi elde etmek için Tanrı kadar kudretli olmak gerek. Derken bir başkası çıkagelir! Bir sevgili, bir koca, gönüllerinizi elimizden alıverir.”

Julie şaşırmıştı, ağır ağır yürüyen, fersiz gözlerle kendisini süzen babasına baktı.

Yaşlı adam devam etti, “Benden hatta belki kendinden bile gizlediğin şeyler var…”

“Ne diyorsunuz babacığım?”

“Öyle gibime geliyor ki benden bazı şeyler gizliyorsun.” Yaşlı adam kızının kızardığını fark edince hızla devam etti: “Birini seviyorsun sen. Ah ah, bense yaşlı babanı ölünceye dek bırakmayacaksın sanıyordum; seni mutlu ve pırıl pırıl yanımda saklayacağımı, eskiden olduğu gibi yine hayran hayran seyredeceğimi umuyordum. Başına gelecekleri bilmeyeceğimden, gelecek günlerinin sakin olacağına inanabilecektim. Şimdiyse yaşantın için bir mutluluk umudu beslemem imkânsız. Albayı kuzeninden daha çok seviyorsun çünkü. Kuşku duyamam bundan artık.”

Julie, “Onu niçin sevemeyecekmişim?” diye sordu. Yüzünde derin bir merak ifadesi vardı.

Babası, “Ah Julie’ciğim ah, beni anlayamazsın ki!..” diye karşılık verdi.

Julie elinde olmaksızın başkaldıran bir tavır takınarak, “Söyleyin yine de babacığım, söyleyin!..” dedi.

“Öyleyse dinle beni yavrum; Genç kızlar; insanlar üzerinde, duygular üzerinde, toplum üzerinde, çoğu zaman kendi kendilerine pek hoş imgeler, ülküsel çehreler yaratırlar, asılsız birtakım hayaller kurarlar. Sonra bir insana kendi hayal ettikleri birtakım meziyetleri masumca mal ederler, buna kendileri de inanırlar. Seçtikleri erkekte bu hayali yaratığı severler. Ama sonra felaketten kurtulmak için artık iş işten geçtiği zaman; süsleyip püsledikleri o dış görünüş yani başlangıçta put diye tapındıkları o nesne iğrenç bir iskelet hâline geliverir. Senin albayı sevmendense yaşlı bir adama sevdalanmanı yeğ bulurum, Julie. Ah ah! Hayatta şimdikinden on yıl ilerisine erişebilseydin, benim tecrübeme hak verirdin. Victor’u tanırım; neşesi akılsızca bir neşedir, kışlaya yaraşan bir neşedir; yeteneksiz, parayı har vurup harman savuran bir adamdır o. Tanrı’nın, günde dört defa yemek yiyip hazmetsin, uyusun, karşısına ilk çıkan kadını sevsin, dövüşsün diye yarattığı erkeklerden biridir. Hayatı anlamaz. İyi yürekli oluşundan -iyi yüreklidir çünkü- cebindeki bütün parayı düşkün bir kimseye, bir arkadaşa verebilir. Fakat vurdumduymaz adamdır, bizi bir kadının mutluluğuna kul köle eden ruh inceliği yoktur onda. Bilgisizdir, bencildir sonra… Bir sürü fakat işte…”

“Evet ama babacığım, albaylığa yükseldiğine göre akıllı olsa, elinden bir şeyler gelse gerek…”

“Ömrü boyunca albay kalacaktır o yavrum.” Sonra yaşlı baba bir çeşit coşkunlukla ekledi: “Sana layık görebileceğim kimseye rastlamadım henüz.”

Bir an durdu, kızına baktı sonra devam etti:

“Ama Julie’ciğim, evliliğin kederlerine, dırıltılarına katlanamayacak kadar gençsin, güçsüzsün, incesin sen henüz. Annenle ben seni nasıl şımarttıksa d’Aiglemont’nun anası babası da onu şımartmıştır. İkiniz de bildiğinizi okumak isteyeceksiniz, iradeleriniz çatışacak; bu şartlar altında anlaşacağınız nasıl umulabilir? Ya sen onun kurbanı olacaksın ya o senin. Her iki durum da bir kadının yaşantısına eşit sayıda mutsuzluklar getirir. Fakat sen uysalsın, alçak gönüllüsün, ilkin boyun eğeceksin.” Yaşlı adam heyecandan kısılan bir sesle devam etti, “Sözün kısası, sende ince duygular var ama kimse farkına varmayacak bunların, o zaman da…”

Sözünü bitiremedi, gözleri yaşardı. Biraz durduktan sonra devam etti, “Victor senin körpe ruhunun saf meziyetlerini incitecek. Askerleri tanırım ben Julie’ciğim, ömrüm orduda geçti. İçinde yaşadıkları felaketlerin verdiği alışkanlıkları veya maceralı yaşantılarının rastlantılarını bu adamların yüreklerinin alt edebildiği seyrek görülmüştür.”

Julie yarı şaka yarı ciddi bir tavırla cevap verdi:

“Öyleyse duygularımın dikine gitmek istiyorsunuz siz babacığım. Beni kendim için değil de kendiniz için evlendirmek istiyorsunuz.”

Babası şaşırdı, “Seni kendim için evlendirmek ha?” dedi. “Oysa seni böyle tatlı tatlı azarlayan sesimi yakında işitmeyeceksin artık. Anne babalarının kendileri için yaptıkları fedakârlıkları kişisel bir duyguya yoran çocukları hep görmüşümdür! Evlen Victor’la, Julie’ciğim. Günün birinde onun hiçliğini, savrukluğunu, bencilliğini, kabalığını, gönül işlerindeki yayalığını ve ondan sana gelecek binlerce başka üzüntüyü görüp acı acı dövüneceksin. Bu ağaçlar altında yaşlı babanın olacakları önceden bildiren sesinin kulaklarında boş yere çınlamış olduğunu hatırla o zaman!”

Yaşlı adam sustu, kızının isyancı bir tavırla başını salladığı gözünden kaçmamıştı. İkisi de arabalarının önünde durduğu kapıya doğru ilerlediler. Bu sessiz yürüyüş sırasında genç kız belli etmeden babasının yüzünü inceledi, yüzündeki somurtkanlık da yavaş yavaş geçti. Yere eğik bu alında yer etmiş olan derin keder, büyük bir etki yaptı onda. Tatlı, değişik bir sesle, “Victor hakkında beslediğiniz düşünceleri değiştirmediğiniz sürece ondan bahsetmeyeceğim size, söz veriyorum.” dedi.

Yaşlı adam şaşırarak kızına baktı. Gözlerinden akan iki damla yaş, buruşuk yanaklarından aşağıya yuvarlandı. Çevrelerindeki kalabalığın önünde Julie’yi öpemedi ama elini şefkatle sıktı. Arabaya bindiğinde, alnında biriken bütün kara düşünceler yok olup gitmişti. Kızının biraz üzgün hâli, geçit töreni sırasında Julie’nin açığa vurduğu masumca sevinçten çok daha az kaygılandırıyordu onu o sırada.

1814 martının ilk günlerinde, imparatorun düzenlediği o geçit töreninin üzerinden bir yıldan az eksik bir zaman geçmiş bulunuyor ve Amboise’dan Tours’a giden yolda bir araba ilerliyordu. Frilliere adlı konak yeri, ceviz ağaçlarının yapraklarından meydana gelme yeşil bir kubbe altında gizlenmişti. Araba oradan ayrılırken öylesine hızla ilerledi ki Cise Irmağı’nın Loire Nehri’ne döküldüğü noktada yapılmış olan köprüye çabucak ulaşıverdi ve orada durdu. Genç bir sürücü, efendisinden aldığı emir üzerine konak yerindeki atların en yüğrüklerinden dördünü çok sert sürdüğü için, koşum kayışlarından biri kopmuştu.