Николай Островский – Ve Çeliğe Su Verildi (страница 12)
“Haklısın Pavluşa, lime lime olacak neredeyse. Kumaşını hemen bugün alırım oğlum, yarın da dikerim biter.” Oğluna sevgiyle bakıyordu yaşlı kadın.
Bir berber dükkânının önünde durmuştu. Elini cebine atıp rublesini okşadı ve girdi dükkâna. Kendi yaşında bir çocuk, koltuğu işaret ederek oturmasını söyledi. Koltuğa iyice yerleştiğinde asık ve biraz da şaşkın bir yüzün, karşısındaki aynadan kendisine bakmakta olduğunu gördü Pavel.
“Makineyle mi alalım delikanlı?”
“Evet, şey… Yani hayır… Makasla tıraş edin… Hani şöyle…” Kelimeyi bulamayarak susmuş ve eliyle umutsuz bir daire çizmişti. Berber gülümsedi. “Tamam anladım.”
Bir çeyrek saat sonra da kan ter içinde, bitkin ama tığ gibi çıkıyordu dükkândan. Su, tarak ve berberin insanüstü çabasıyla el ele verip hakkından gelmişlerdi inatçı saçlarının.
Sokağa çıktığı vakit rahatça içini çekti, kasketini geçirdi kafasına ve mırıldandı: “Annem ne der acaba?”
Tonya balığa gitmek için boşu boşuna beklemişti Pavka’yı. Oğlanın sözünde durmayışı canını sıkmıştı. Kendi kendine, “Hiç de dikkatli bir insan değil bu yanık yüzlü ateşçi!” demişti öfkeyle.
Ama günler geçip de Pavka görünmeyince derin bir acı duydu. Tam evden çıkmaya hazırlanıyordu ki annesi kapıyı aralayıp seslendi: “Bir ziyaretçin var Tonişka, içeri alıyorum.”
Tonya güçlükle tanıdı Pavel’i. Üzerinde yepyeni, mavi bir saten gömlek vardı delikanlının. Yeni cilalanmış çizmeleri pırıl pırıldı ve saçları güzelce kesilip taranmıştı. Ne kadar şaşırdığını hemen söyleyecekti, güçlükle engel oldu kendine. Zaten yeterince sıkıldığı belli olan çocuğu daha da perişan etmek istemiyordu.
“Utanmıyorsunuz değil mi! Ne oldu balık partisi! Verdiğiniz sözü böyle mi tutarsınız siz!”
“Bıçkı fabrikasında işim vardı, şimdi gündüzleri orada çalışıyorum.”
Kendisine bir gömlekle bir pantolon alabilmek için şu hafta boyunca bütün gün canı çıkıncaya kadar çalıştığını itiraf edemiyordu. Ama Tonya anlamıştı bunu ve kızgınlığı hemen geçmişti.
“Hadi gölcüğe gidelim.”
Pavka yolda, bir arkadaşıyla konuşur gibi, teğmenden çaldığı revolverin büyük sırrını açtı Tonya’ya. Onu ormanın derinliklerine, bir gün atış talimi yapmak için götürmeyi vadetti. Sonra da birdenbire ve farkına varmadan “sen” diye hitap etti kıza: “Bana ihanet etmezsin umarım?”
“Hiçbir zaman ihanet etmem sana, şartlar ne olursa olsun… Bana güvenebilirsin.”
Sesinde büyük iş yapan adamların ciddi edası vardı.
4
Sınıf mücadelesi amansız ve sert bir şekilde bütün Ukrayna’yı sarmıştı. Silaha sarılan insanların sayısı gittikçe biraz daha kabarıyor ve her yeni savaş, bu büyük trajedinin aktörlerini bir kat daha arttırıyordu.
Bir dönemin o sakin ve rahat günleri, tamamıyla geçmişte kalmıştı. Azgın bir fırtına kasıp kavuruyordu ortalığı şimdi. Top ateşi altında kim bilir kaç kere ürperdi temelinden dayanıksız fukara evleri ve kim bilir, gelişigüzel açılmış siperlerin içine gömülüp gitmekten tesadüfen kurtulan yoksul insanlar, ıslak, nemli mahzen duvarlarına dayanarak kaç kere titredi!
Petliyura’nın emrindeki her çeşitten çeteler bir çığ gibi yüklenmişti bölgeye. Nüfuzlu batkilerin17 yanı sıra daha az önemlileri de vardı: Arhangels, Angels ve Gordis’ten türeme, boy boy Goluboflar ve bunların türlü çeşitli, sayısız benzerleri, pıtrak misali doldurmuştu bölgeyi. Mahno’nun kiralık katilleri, eski subay kalıntıları, Ukrayna’nın sağcı, solcu ve devrimci sosyalistleri… Bir alay maceracı sözün kısası… Bir parça cesaret sahibiyse ve ardına bir avuç serseri takacak kadar iktidarı varsa derhâl kendisini ataman ilan edip sarı-mavi bayrağı yelken gibi açıyor ve Petliyurovza18 olduğu iddiasıyla -sadece kendi gücüyle sınırlı olmak üzere- devlet içinde devlet kuruyordu. İşte Ataman Şefi Petliyura, kulaklar19 sınıfının desteklediği ve Ataman Konovalts’ın kumandasındaki baskın müfrezesiyle Galiçya birliklerinin gelip pekiştirdiği bu rengârenk hırsız takımından çekip çıkarıyordu savaş alaylarını. Bütün bu karşı-devrimci çamurun içinde yer yer, arı ve kızıl madenden küçük adalar gibi Bolşevik partizan birlikleri fışkırmaktaydı. Yüzlerce, binlerce çizmenin ve topçu arabalarının geçişiyle durmadan yeryüzü sarsılıyordu.
Bu fırtınalı 1919 yılının nisan ayında tamamıyla sersemlemiş ve yarı çılgın hâle gelmiş olan alelade yurttaşlar, sabahleyin kalkar kalkmaz, uykuya doymamış gözlerini ovuşturarak perdelerini açıp en yakın komşularına korku içinde sorar olmuşlardı: “Bugün şehrimizde iktidara kim sahip acaba, Antonom Petroviç?”
Antonom Petroviç bir yandan pantolonunu çekerken, bir yandan da etrafa güvensiz gözlerle bakar, sonra fısıldardı bir sır verircesine: “Henüz bilmiyorum Afanas Kirfloviç. Bekleyelim biraz, çok geçmeden öğreniriz. Bu gece yeni bir iktidar geldi çünkü. Eğer Yahudileri soymaya girişirlerse Petliyura’nın adamları demektir. Gelenler eğer ‘yoldaş’sa iki kelime söyler söylemez hemen farkına varılır. Ben de pencereden gözleyip durmaktaydım senin gibi. Malum ya, başımıza bela gelmesin diye duvara fotoğraf asmak lazım, öyle de çabuk geliveriyor ki! Geçen gün bizim Gerasim şaşırmış iyice ve o günkü iktidar sahibinin kim olduğuna bakmadan, yaranmak için tutmuş Lenin’in portresini asmış duvara. Çok geçmeden üç asker damlamaz mı evine. Hem de üç Petliyurovza, düşünün siz artık gerisini… Resmi görür görmez ağızları köpük saçarak çökmüşler üzerine zavallının, eşek sudan gelinceye kadar kırbaçlamışlar. ‘Gösteririz biz sana dünyanın kaç bucak olduğunu!’ diye gürlüyorlarmış, ‘Şeytanın uşağı seni, pis komünist! Derini yüzelim de öğren hanyayı konyayı!’ Bağırmış, çırpınmış zavallıcık derdini anlatabilmek için, ama fayda etmemiş!”
İşte tam bu sırada silahlı çeteler belirir sokakta ve yurttaş penceresini kapayıp kabuğuna dönerdi. Zaman kötüydü. Petliyura’nın hizmetindeki pogromcuların sarı-mavi bayrağına boğuk bir kinle bakıyordu işçiler. Bu önü alınmaz şovenizm dalgası karşısında âcizdiler. Ama Javtoblatnikilerle çarpışan kızıl birlikler şehre, bir çelik bıçağın bir ağaç gövdesine saplandığı gibi dalınca canlanmışlardı. Kardeş bayrağının kırmızısı dalgalandı belediye binasının üstünde bir iki gün, sonra yeniden yola koyuldu birlikler ve karanlık günler başladı yeniden.
Zadneprovsk Alayı’nın “medarıiftiharı, güzeller güzeli” Albay Golubof rakipsiz olarak saltanat sürmekteydi şehirde, iki bin hayduttan meydana gelen alay, muzaffer bir edayla, daha bir gün önce Şepetovka’ya girmişti. Başlarında pan-albay ilerliyordu. Damızlık bir aygıra binmişti ve ılık nisan güneşine rağmen bir Kafkas burkası20 geçirmişti sırtına. Başında, çilek rengi kitiza ile süslü bir zaporoğ şapkası vardı, üzerinde de gümüş kakmalı kılıçla hançerin süslediği bir çerkaska.21
Yakışıklı adamdı Albay Golubof. Kara kaşlı, soluk yüzlüydü ve durmadan kafayı tütsülediği için hafifçe sararmıştı. Tekrar tekrar okuduğu kitaplardan dolayı Zaporojetz22 olmaya özeniyordu şimdi, bunu da bir taşra tiyatrosunun oyuncuları kadar başarabiliyordu ancak. Daima dişlerinin arasında tuttuğu bir liyulka23 sayesinde zevahiri kurtarmaktaydı. İhtilalden önce pancar çiftliklerinde tarım mühendisiydi ama ağamız usanmıştı bu renksiz hayattan! Ayrıca silik bir mühendisle koca bir ataman arasında dağlar kadar fark vardı. İşte bu düşünceyle gelip memleketi kaplayan çamura gırtlağına kadar dalmıştı tarımcımız!
Şehrin tek tiyatrosu, yeni gelenler şerefine verilecek dev bir tören için süslenip hazırlanmıştı. Petliyura’ya bağlı bütün entelijansiya24 oradaydı: Ukraynalı öğretmenler takımı, papazın iki kızı, güzel Anya ile küçüğü Dina, Kont Potozki’nin eski hizmetkârları, kendine volni kazatsvo adını yakıştıran bütün burjuva yığını, devrimci sosyalist kalıntıları ve bunlar gibi değersiz kişiler… Rengârenk incilerle süslü, göz alıcı mahallî elbiselerine bürünmüş olan bayan öğretmenlerin, popovnaların25 meçsanoçkilerin26 etrafını, ancak eski tablolarda rastlayabileceğimiz zaporogların kılığına girmiş olan starşina takımı almıştı.
Ama bir tatsızlık çıkmakta gecikmedi. Elektirik yoktu. Derhâl albaya haber verildi. Teşrif ederek bu şenliği şereflendirme niyetindeydi oysa albayım. Çağırdı yaveri Korunci Palyanitza’yı, önem vermezmiş gibi ama hâkim bir sesle, “Bana ışık lazım.” dedi, “İstersen geber ama hallet!”
“Emredersiniz pan-albayım!”
Hiç de geberme niyetinde değildi Korunci Palyanitza, başının çaresine baktı. İki saat geçmemişti ki Pavka, iki Petliyurovetz’in arasında santrale götürülmekteydi. Aynı şekilde bir montörle bir de makinist getirdiler çok geçmeden. Yaver durumu özetledi: Işık meselesi akşam yediye kadar halledilmediği takdirde üçü de asılacaktı. Tabii söylenen saatte ışıklar yandı.
Şenliğin gürültüsü ayyuka çıktığı vakit göründü albay. Sevgilisi vardı kolunda. İri göğüslü, saçları buğday renkli bir kızdı bu, Golubof’un evlerinde kaldığı zengin büfe patronunun kızı. İl merkezinde okumuştu liseyi… Sahnenin tam karşısındaki şeref koltuklarına kurumla yerleştiler ve albayın işaretiyle perde açıldı. Temsil sırasında, Palyanitza’nın müsadere yoluyla sağlamış olduğu samogonlar27 içildi. Öyle ki perde kapandığında bütün starşinalar çakırkeyifti.
“Şimdi de artık dans edelim.” dedi yaver, hazır bulunanların alkışları arasında.
Asalet sahiplerini korumakla görevli askerlerin, iskemleleri balo düzenine uygun şekilde sıralayabilmesi için salon boşaltıldı. Yarım saat sonra da her yerin altı üstüne gelmişti. Yüzlerinden sanki alev fışkıran starşinalar, her türlü kontrolü kaybetmiş ve en tehlikeli gopak28 figürlerini yapmaya girişmişlerdi. Memleketin namlı güzelleri de katılmıştı onlara. Eski tiyatronun duvarları titremekteydi. Aynı anda, şehrin öbür ucundaki değirmenin yanında silahlı atlılar belirmişti aniden. Petliyurovza nöbetçileri, mitralyözlerini endişeyle gelenlerin üzerine diktiler. Keskin bir ses çınlattı geceyi: