Николай Островский – Ve Çeliğe Su Verildi (страница 1)
Nikolay Ostrovski
Ve Çeliğe Su Verildi
NİKOLAY OSTROVSKİ ÜZERİNE
Bir devrimin en büyük sanat eserleri, gene o devrim tarafından yaratılan insanlardır. Büzülmüş toprağı yarıp da gelen bu yeni hayat patlayışıyla ateşten ruhların fışkırdığı görülür. Havayı inanç çığlıklarıyla dolduran türküler gibi… Ve bu türkülerin yankısı, o insanlar göçüp gittikten sonra da uzun zaman devam eder. Gelecekteki destan ve türkülerin ilham kaynakları ve kahramanları olacaktır bu insanlar. O türkü ve destanlar ki sert ve acı bir ilkbahar demek olan devrim çağının sağladığı verimli yazların harmanıdırlar.
İşte bu insanlardan, işte bu kahramanlık ve ateşli hayat türkülerinden biridir Nikolay Ostrovski. Kendisini ziyaret eden ve hayranlık dolu bir saygıyla selamlayan Andre Gide’in onu, “Dış dünya ile hemen hemen her türlü temastan yoksun ve yayılıp yerleşecek bir temel bulamayan bir ruh.” diye sunmasından anlaşılıyor ki Ostrovski’yi görememiş ve duyamamıştı. Bunun için de elini uzattığı Ostrovski’ye “hayata bağlanmak için” bir çeşit köprü uzattığını hayal ediyordu. Ama iki insandan birini “hayata bağlayabilecek olan” ölmek üzere olandı asıl. Nasıl sezmezdi Gide bunu? Nasıl duymadı parmaklarının bu eylem meşalesine dokunur dokunmaz yandığını!
Ostrovski’de eylem ve savaş alevidir her şey. Ve gece ile ölüm onu sardıkça bu alev gitgide biraz daha büyüyüp genişlemiştir.
Güçlüklerle dolu geçen çocukluğunda Garibaldi’nin kahramanca hayat hikâyesini ve “Ovod”u1 okuyarak şevklenen, on beş yaşındayken Budiyeni’nin süvari alayında at koşturan, ağır bir şekilde yaralandıktan ve şiddetli bir tifüse yakalandıktan sonra da durup dinlenmeksizin savaşa ve en yorucu, en tehlikeli çarpışmalara koşan bu genç delikanlı -Gide’in dediği gibi- “hiçbir şeyle avunamayacak hâle gelmiş” bir ızdırap ve yalnızlık hastası değildi katiyen. Bir an olsun dinlenmemecesine bir eylem ve iyimserlik aşkıyla dolup taşıyordu. Kendisini bütün orduya, yeryüzünün ilerleme ve savaş hâlindeki bütün halklarına bağlayan işte bu sevinçti.
Kendisine, “Hiçbir teessüf duymamamız mümkün mü?” diye soran bir ziyaretçisine, şöyle cevap vermişti: “Vaktim yok, bunun için simsiyah gece bile pırıl pırıl, güneşli bir sabah hâline gelebilir bizim memleketimizde. Alabildiğine mutluyum. Bu ellerin, kurduğumuz ve ismi sosyalizm olan muhteşem yapıya birkaç tuğla koyduğunu bilmekten gelen o derin sevincin yanında, yaşadığım facianın hiçbir önemi yoktur.”
Sabahtan gecenin geç vakitlerine kadar kendisini bitirip tüketen rüyalarında bile Çin’deydi, İspanya’daydı. Yeryüzünün bütün devrimlerine tutkuyla katılmaktaydı. Kimi zaman koskoca bir ülkenin ayaklanma planlarını hazırlıyor ya da bir dretnotun üstünde gemicilerin isyanını organize ediyor, kimi zaman da bir ordunun başında ilerleyip Franco’nun faşistlerini eziyordu. Geldiğini görüyordu dünya devriminin ve ona yol açıyordu.
“Benim için…” diyordu, “İnsanlığın o güzel mutluluğu uğrunda savaşmaktan daha büyük bir sevinç yoktur dünyada.”
İşte bunun için de durmaksızın hayattan şikâyet eden ve en basit kişisel başarısızlıkta artık yaşamaya değmediğini söyleyen sulu gözlere karşı öfkeyle karışık bir tiksinti duyardı.
“Ah bir onlar gibi sıhhatli olsaydım, şu koskoca dünyada gönlümce hareket etme imkânı bulunsaydı elimde -hayal edilmesi bile yersiz, müthiş bir rüya bu- hiçbir şey doyuramazdı beni artık, çılgınlar gibi yaşardım!”2
İkinci kitabı olan “Kasırga Çocukları”nı bitirir bitirmez öldü. Tasarıları arasında “Ve Çeliğe Su Verildi”nin devamı ve sonu olmak üzere şu manidar isimli kitap yer alıyordu: “Korçagin’in Mutluluğu” Yani Ostrovski’nin… Kör, felçli ve savaş meydanında can veren Ostrovski’nin…
“Kişisel olan hiçbir şey ebedî olamaz.” diyen genç bir kahramanın bu yüce mutluluğu, dilerim ki hayatıyla olduğu gibi ölümüyle de pırıl pırıl parlasın!
Geçen yıl bana gönderdiği sımsıcak bir merhabaya cevap olarak şunları yazmıştım kendisine: “Karanlık günlerle dolu geçen hayatınız, emin olunuz ki binlerce insan için bir ışıktır ve bir ışık olmaya da devam edecektir ve bütün dünyanın gözünde siz, insan kafası tarafından ferdî kaderin ihanetlerine karşı kazanılan zaferin göz kamaştırıcı, şevk ve umut verici bir örneği olarak kalacaksınız. Çünkü siz, dirilmiş ve hürriyete ulaşmış olan büyük halkınızla kaynaşmış bulunuyorsunuz, halkınızın kudretli sevincini ve önünde durulmaz atılımını sizde gördük. Halkınız sizde, siz de halkınızda sürmektesiniz.”
BİRİNCİ BÖLÜM
1
“Ezber için arife günü bana gelmiş olanlar ayağa kalksın.”
Göğsünün üzerinde iri bir haç sallanan tombul papaz, öğrencilere tehdit eder gibi bakmıştı. Küçücük, keskin gözlerini kötü kötü dikmiş olduğu dört oğlanla iki küçük kız, karşılarındaki adama kaçamak bakışlar atarak korkuyla doğruldular.
Papaz, elinin bir işaretiyle kızlara, “Siz oturun.” dedi.
Kızlar rahat bir iç çekişle derhâl itaat ettiler.
Peder Vasili’nin çirkin gözleri, ayakta bekleyen dört çocuk üzerinde sabitlenmişti. “Yaklaşın hele güvercinlerim, yaklaşın.” dedi. İskemlesini iterek ayağa kalktı ve birbirlerine geçercesine büzülmüş olan oğlanlara doğru ilerledi. “Hanginiz tütün içiyor, it alayı?”
Çocuklardan koro hâlinde tatlı bir ses yükseldi: “Hiçbirimiz, batyuşka…”3
Yüzü bir anda kıpkırmızı kesilen papaz yeniden yüklendi: “Demek hiçbiriniz, ha? Hergeleler sizi! Ekmek hamurunun içine o tütünü kim serpti dersiniz? Anlarız şimdi içip içmediğinizi… Boşaltın ceplerinizi, hadi çabuk, boşaltın!”
Üçü, ceplerini boşaltıp içindekileri masanın üzerine sıralamaya başlamıştı bile. Papaz, bir tütün kırıntısı yakalamak amacıyla ceplerinin diplerini de arayıp hiçbir şey bulamayınca öfkesini dördüncüden aldı. Siyah gözlü bir çocuktu bu, duman rengi bir gömlek vardı sırtında, ayağında da dizleri yamanmış, mavi bir pantolon…
“Ya sen niye yapmıyorsun dediğimi, kazık gibi niye dikiliyorsun orada?”
Çocuk içini bürüyen kini güçlükle gizleyerek, boğuk bir sesle konuştu: “Benim cebim yok.”
Ve eliyle cep yerlerindeki sökükleri işaret etti.
“Bakın hele!.. Cebi yokmuş… Hangi hergelenin hamurumu berbat ettiğini sezmedim mi sanıyorsun? Ve sanıyor musun ki seni bu sefer de bağışlayıp okulda kalmana müsaade edeceğiz? Yağma yok! Geçen gün annenin yalvarmaları sayesinde kurtuldun kovulmaktan. Ama artık bardak taştı güvercin! Yürü!”
Ve çocuğu kulağından insafsızca tutup koridora fırlattı.Dehşete uğrayan sınıf derin bir sessizliğe gömülmüştü. Üstelik içlerinde, Pavka Korçagin’in niye okuldan kovulduğunu da anlayan yoktu. Sadece Pavka’nın arkadaşı Serejka Bruzjak, sınıftaki geri kalmış öğrencilerin biriken derslerden imtihan olmak üzere papazın evine gittikleri gün, Pavka’nın paskalya hamuruna birkaç tutam tütün serptiğini görmüştü.
Pavka dışarı çıkınca merdivenin son basamağına çöktü. Ne diyecekti şimdi eve? Onu yetiştirebilmek için müfettişin evinde sabahtan geç vakitlere kadar hizmetçilik ederek ömür tüketen anasına ne yüzle bakacaktı?
Hıçkırmaya başladı: “Ne halt edeceğim şimdi ben? Hep bu pis papazın yüzünden işte! Hangi şeytana uydum da tütün attım hamuruna?”
Papaz Vasili ile Pavka arasında uzun zamandır süregelen hayvani bir düşmanlık vardı. Mişka Levçuk’la dövüştü diye bir gün aç bırakılmış ve izni kaldırılmıştı. Sonra onu alıp, nezaret altında tutmak için büyüklerle birlikte boş bir sınıfa koydular. En arka sıraya oturdu Pavka. Siyah ceketli, kısa boylu, kara kuru bir adam olan öğretmen, yıldızları anlatıyordu. Yeryüzünün milyonlarca yıldan beri var olduğunu ve yıldızların da bizim dünyamıza benzediğini, şaşkınlıktan ağzı bir karış açık dinledi Pavka. Öylesine olağanüstü bir şeydi ki işittikleri, terslenmekten korkmasa kalkıp öğretmene, “Ama mukaddes tarihin bize öğrettiği böyle değil.” diyecekti. Mukaddes tarihi hatmetmişti çünkü Pavka, Eski Ahit ile Yeni Ahit’i ezbere okur, “Yaratılış” bölümünü bütün ayrıntılarıyla bilirdi ve din dersinde, daima en iyi notu alırdı. Şaşkınlığını yenemeyince, işin aslını Peder Vasili’ye sormaya karar verdi. Hemen ilk din dersinde de yerine getirdi kararını. Papaz koltuğuna yerleşir yerleşmez Pavka parmağını kaldırmış ve konuşma iznini alır almaz da dünyanın en büyük saflığıyla, “Batyuşka!” demişti, “Kitab-ı Mukaddes’e göre dünyamız ancak beş bin yaşında olduğu hâlde niçin öğretmen dünyamızın bir milyon yaşında…”
Papazın attığı bir çığlık, soluğunu kesmişti Pavka’nın: “Ne dedin hergele, ne dedin? Tanrı kelamını bu şekilde öğreniyorsun demek sen!..”
Ve Pavka kıpırdamaya bile vakit bulamadan papaz üzerine atılıp onu kulaklarından yakalamış ve kafasını duvara çarpmaya başlamıştı. Birkaç dakika sonra da kendisini dayaktan perişan bir hâlde koridorda buldu.
Evde onu bir güzel pataklayan annesi, ertesi gün Peder Vasili’ye koşup oğlunu yeniden okula kabul etmesi için yalvarmış ve papazı güçlükle merhamete getirebilmişti. İşte o günden beri Pavka, bütün varlığıyla papazdan nefret ediyordu. Papaz da en küçük fırsatı bahane bilerek onu cezalandırmakta ve haftalar boyunca arkadaşlarına sırtı dönük olarak kapının yanında, ayakta bekletmekteydi. Hatta onu derse kaldırmayı da bırakmıştı artık. İşte bunun içindir ki paskalya arifesinde Pavka, bütün derslerden sınav olmak üzere sınıfın en kabiliyetsizleriyle birlikte papazın evine gitmek zorunda kalacaktı. Orada mutfaktan geçerken açıkta gördüğü hamurun içine bir iki tutam tütün serpme zevkinden alamamıştı kendini…