18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Николай Островский – Ve Çeliğe Su Verildi (страница 3)

18

Biraz önceki güven terk etmişti Pavka’yı.

“Vay bizim tütün işleri bakanımız, yaklaş hele! Günaydın!”

Ona biraz korku veren ağabeyiyle konuşmak sıkıyordu Pavka’yı. Her şeyi biliyor Artem! Kuduracaktır şimdi, küfredecektir bana!.. Belki de döver!..

Ama Artem, kardeşini dövmeye niyetli gözükmüyordu. Masaya dirseklerini dayamış ve gözlerini dikmekle yetinmişti Pavka’ya. Ne kadar keskin ve huzur bozucu bir bakıştı bu! Alay mı ediyordu, yoksa tiksiniyor muydu, belli değildi… Ne yapacağını bilemeden, sadece bu bakıştan kaçma isteğiyle yere çevirdi gözlerini ve orada, sanki kendisini kurtarmak için birdenbire beliren bir çivi başıyla ilgilenir gibi göründü.

Artem’in sesi doldurdu odayı: “Yanlış anlamadıysam artık öğrenim hayatının sonuna ulaşmış bulunuyorsun. Üniversite dâhil, bütün okulları bitirdin! Derinlemesine sahipsin artık bütün bilgilere ve bundan böyle de kendini bulaşık suyuna verebilirsin!”

“Bu sefer paçayı kurtardık galiba.” dedi, ağabeyinin mutfak kapısından çıktığını gören Pavka, rahat bir soluk aldı.

Akşam olup da semaverin önüne yerleştiklerinde ağabeyinin sükûnetle sorduğu sorulara karşılık olarak serüvenini bütün ayrıntılarıyla anlattı.

“Bu oğlanın hâli ne olacak Tanrı’m!” diye sızlanmaya koyulmuştu annesi, “Bu yaşında serseri olup çıktı işte! Ne yapacağız şimdi biz seni? Ailede kime çektin bilmem ki! Bu oğlanın başıma ördüğü çoraplar yetti de arttı bile! Tanrı’m, sen yardım et!..”

“Dinle yumurcak!” dedi nihayet Artem, “Mademki işler böyle oldu, bu faslı kapayalım. Ama bundan böyle ayağını denk al! İş başında dalga geçmek yok artık. Saklandığın anda düzeltirim! Ve bilirsin nasıl düzelttiğimi! Bunu iyi hatırında tut. Bir yıl geçsin, doğru dürüst çalıştığını görürsem seni de depoya almalarını söyleyeceğim. Orada bir meslek edinirsin kendine. Çünkü garda, o pis bulaşıkların ortasında hiçbir zaman adam olmana imkân yok! Şimdiden aldırtırdım atölyeye seni ama orada çalışamayacak kadar küçüksün. Bana gelince, naklettirdim kendimi. Artık burada çalışacağım. Annemiz bundan böyle çalışmıyor. Yeter artık namussuzların önünde eğilip büküldüğü! Aç gözünü Pavka, göreyim seni. Doğru dürüst bir insan ol.”

Kalktı, gerindi ve çıktı. Dev gibi yapısıyla kapıdan geçemiyor ve eğilmek zorunda kalıyordu. Pavka, avludan seslendiğini işitti ağabeyinin: “Bir çift çizmeyle bir çakı getirdim sana, annen verecek…”

Garın büfesi gece gündüz işlemekteydi. Tam altı tane demir yolu hattının kesişme noktasına kuruluydu istasyon. Bunun için de büfe daima tıklım tıklım doluyor, ancak gece yarısından sonra iki tren arasında biraz tenhalaşıyordu. Yüzlerce askerî tren gelip geçiyordu durmadan. “Ora”dan ardı arkası kesilmeksizin, kanlar içinde, sakatlanmış, paramparça olmuş insanlar geliyor ve gri üniformalar içinde adı sanı belirsiz taze etler yollanıyordu “ora”ya.

İki yıldan beri çalışıyordu Pavka. Bütün evreni, mutfak bölmesinin sınırladığı o daracık yerden ibaretti. On zavallı rubleciğe yükselmişti ücreti. Ama bu arada büyümüş, olgunlaşmış ve pekişmişti. Altı ay süreyle mutfakta aşçı yardımcılığı yaptıktan sonra kovulmuş ve gene ofise alınmıştı. Şef, bu yabani çocuğu hiç sevmemişti ama almadan da edememişti. Akıllara durgunluk veren dayanma gücü olmasa çoktan kovulurdu. Ama atikti, işe yatkındı ve yorulmak nedir bilmiyordu. Bu bakımdan da hiç kimse kolay kolay yerini dolduramazdı onun.

Hele yemek saatlerindeki hamaratlığına hiç diyecek yoktu. Yemek dolu tabakları mutfaktan ofise götürmek ve hiçbir şeyi devirmeksizin aradaki basamakları hızla atlamak, yalnız ona vergiydi sanki. Öteki uğraşlara bütün bu koşuşma da eklenince soluk alacak vakti kalmıyordu.

Geceleyin büfenin gürültüsü kesilir gibi olduğu zaman, mutfağa bitişik dar kiler odalarında garsonların toplantısı başlar ve hesaplar dökülürdü ortaya. Eski, yeşil örtünün üzerine serpilmiş duran banknotlara gözü doymuştu artık, şaşırmıyordu. Biliyordu ki bu üniformalı uşakların her biri, yirmi dört saatlik servisin sonunda otuz kırk ruble kadar bahşiş toplamaktadır. Ve bu parayı gidip ya zilzurna sarhoş olarak harcamakta ya da kumarda kaybetmektedir. Pavka’yı asıl öfkelendiren, bu paraların har vurup harman savrulmasından çok, bu kadar kolayca kazanılmasıydı. Toptan namussuz bunlar! Artem ki birinci sınıf bir tesviyeci, ayda kazandığı kırk sekiz ruble. Benim ücretimse on rubleyi ucu ucuna buluyor, hem de imanım gevreyinceye kadar çalıştığım hâlde… Tabakları masadan masaya gezdirmekten başka hiçbir hüneri olmayan bu domuzlarsa bizim bir ayda kazandığımızı bir günde alıp hergelelik namına ne varsa canlarının çektiği gibi yapıyorlar işte!

Pavka’nın gözünde bütün bu garsonlar, tıpkı patronlar gibi birer yabancı, birer hasımdı. Burada uşaktırlar, buradan çıkınca adam oluverirler birden. Zengin hayatı sürer karılarıyla çocukları. İyi tanıyordu Pavka, sırtlarında liseli üniformasıyla dolaşan o muhallebi çocuklarını; iyi tanıyordu o semirdikçe semirmiş kadınları. Bu uşaklar, hizmet ettikleri müşterilerden çok daha fazla para alıyor! diye düşünürdü sık sık ve duyduğu-tiksintiye bir de kin eklenirdi.

Evet, hiçbir şey şaşırtmıyordu artık onu… Akşam bastı mı bodrum katının kıyı bucağında, kilerde, büfenin arka tarafında olup bitenler bile şaşırtmıyordu onu. Bulaşıkçı kızlar, satıcı kızlar, sofracı kızlar, ancak reddetmemek şartıyla barınabilirdi burada. Bunun için de birkaç ruble gördüler mi her önüne gelene satıyorlardı kızları. Sözün kısası parayı veren düdüğü çalıyordu. Bunu da iyi biliyordu Pavka.

Hayatın bütün pisliğini tanıyıp öğrenmişti. Bu bataklıktan bir an önce sıyrılıp çıkmak istiyordu, atölyenin dumanlı, muazzam yapısı çekiyordu onu. Ama Artem, kanunen yaşı tutmadığı için kardeşinin çırak olarak depoya girmesini sağlayamamıştı. Pavka fırsat buldukça ağabeyi ile birlikte dolaşır, vagonları gözden geçirirdi. Frosya gittikten sonra büfedeki hayatı daha da kararmış, daha da çekilmez bir hâle gelmişti. Daima neşeli ve güler yüzlü olmasını bilen genç kızın yokluğu, çöktükçe çöküyordu üstüne. Yeni işe alınmış göçmenlerin bitmek tükenmek bilmez yakınmalarıyla uğuldayan ofiste kızın eksikliği daha da belli ediyordu kendini ve Pavka yalnızlığını hissediyordu derinden derine.

Vakit gece yarısıydı, belki daha da geç. İşin hafiflediği saatler… Ocağa son kütükleri de yığmış olan Pavka, yarı aralık duran parmaklığın önüne çökmüş ve gözleri hafifçe kapalı, ıssız ofisin sessizliği içinde, çıtırdayan ateşin tatlı ılıklığına bırakmıştı kendini. Ama çok geçmeden o acı hatıra gelip çöktü yüreğine. Geçen cumartesi günkü sahne, olanca tazeliği ve keskinliğiyle canlandı yeniden.

Yine geceleyin işin hafiflediği saatlerdi. Bir odun yığınının üzerine tırmanmış, kumarcıların her zamanki toplantı yeri olan mutfağı, bitişik küçük bölmelerden birini gözetliyordu. İyice alevlenmişti oyun. Merdivenin tepesinden gelen ayak sesleri işitti birden. Prokor, hani o şaşı garson, ofisten inmekteydi. Pavka karanlığın içine kayacak zamanı güçlükle bulabildi. Gizlendiği yerden şefinin (ve düşmanının) geniş sırtıyla kocaman kafasını henüz görmüştü ki daha hafif, daha aceleci bir ayak sesiyle ürperip kaldı. Alışık olduğu bir ses duydu yukarıdan: “Prokoşka, bekle biraz.”

Garson istemeyerek durup homurdandı:

“Ne istiyorsun yine?”

Frosya’ydı bu ve Pavka açık seçik görüyordu şimdi onu, garsonu kolundan yakaladı. Boğuk bir sesle ve kesik kesik konuşuyordu: “Teğmenin sana verdiği parayı ne yaptın Prokoşka?”

Prokor, hırçın bir hareketle kolunu çekerek terslendi: “Sen paranı aldın ya…”

“Tabii aldım… Ama çok bir şey değildi ki aldığım. Oysa teğmen cimrilik etmedi. Üç yüz ruble aldığını biliyorum Prokoşka.”

Garson sırıtmıştı. “Üç yüz mü dedin? Ne olmuş yani? Yoksa hepsini sana mı vermemi isterdin küçük hanım? Basit bir bulaşıkçı için biraz mübalağalı olmaz mı bu? Aldığın elli rubleye fit ol kızım! Sana yeter o, hadi! Bir teğmen için bulaşıkçı kızla yatmak şeref midir sanıyorsun yoksa? Senden bin kat daha temiz, üstelik görgülü olan koskoca bayanlar bile o kadar para almıyor. Üç yüz ruble ne demek? Bana teşekkür etmen gerekir senin. Adamın biriyle küçücük bir gece geçireceksin ve elli ruble alacaksın, kimden kötü be kızım… Yirmi ruble daha vereyim, kapatalım hesabı. Ama tutup da beni aptal yerine koyma sakın! Aklını başına toplarsan seni himaye ederim, pişman olmazsın…”

Prokor mutfağa girip kaybolurken, “Yılan, alçak yılan!..” diye haykırdı arkasından Frosya. Sonra da biraz önce Pavka’nın tünediği odun yığınına yaslanıp çökerek sızlanmaya koyuldu.

İçinde tarife sığmaz bir uğultu koptu Pavka’nın. Kızın hıçkırıkları, sığındığı köşenin karanlığı içinde yankılanıyordu şimdi. Orada bulunduğunu belli etmeyecek kadar zekâ gösterdi. Merdivenin altında hareketsiz bir şekilde donup kalmıştı, demir direkleri koparmak istercesine sıkmıştı yumruklarını. Bulanık ve ağır bir şeylerin yükseldiğini duydu içinden. Umutsuz kelimeler çakılıyordu sanki bir çekiçle beynine, bütün zalimliklerini hakiki oluşlarından alan kelimelerdi bunlar: Onu sattı namussuzlar, sattılar onu da işte! Frosya, ah Frosya!.. O günden beri hiçbir şeyle ölçülemeyecek hâle gelmişti kini. Ayrıca bir ukde vardı içinde: O namussuzu iyice dövecek kadar güçlü olsaydım, ah! Artem gibi olsaydım ben de! Ocakta kıvılcımlar, mavimtırak ve uzun şeritler hâlinde durmadan fışkırıyor, birbirini kovalıyor ve kucaklaşıp sönüyordu. Birisi, ateşten dilini küstahça çıkarıp sallayarak onunla alay ediyormuş gibi geldi Pavka’ya. Sessizlik, tutuşan odunların çatırtısıyla ve yalağa damlayan damlaların tekdüze düşüşüyle bölünmekteydi.