реклама
Бургер менюБургер меню

Неизвестный автор – Alâeddin’in Sihirli Lambası (страница 4)

18

“Amcacığım, bana elini uzat da tırmanayım.” deyince büyücü:

“Oğlum, sen şimdi lambayı bana ver, yükünü hafiflet. Böylece rahatça tırmanırsın.” demiş.

“Bana ağırlık yapan lamba değil ki! Lütfen elini uzat da çıkayım.”

Tek amacı lambaya ulaşmak olan büyücü, Alâeddin’e ısrar etmeye başlamış; fakat delikanlı taşların ağırlığından dolayı lambayı uzatmayı başaramamış. Delikanlıya ısrar ederek boşa kürek çektiğini anlayan büyücü büyük bir öfkeye kapılmış. Zavallı Alâeddin lambaya uzanmayı başaramıyormuş oysaki… Delikanlı, mahzenden çıkar çıkmaz onu vereceğine dair yeminler ediyormuş, aklından hiçbir kötülük geçirmeden. Büyücü ise lambaya ulaşmaya dair bütün ümitleri tükendiğinden daha bir sinirlenmiş. Tütsüler yakıp sihirli sözleri söylemiş ve mahzenin mermerden kapağı kendiliğinden kapanmış. Sihrin etkisiyle her şey eski hâline dönmüş ve kapağın üzeri toprakla kaplanmış. Zavallı Alâeddin, dışarı çıkmayı başaramamış.

Büyücünün tek amacı, Alâeddin’i kullanarak lambaya ulaşmakmış. Bunu başaramayınca da toprağı üzerine kapatarak delikanlıyı açlıktan ölmeye terk etmiş. Bu büyücü, doğma büyüme Afrikalıymış. Küçük yaşlardan itibaren sihirle, büyüyle uğraşırmış. Böyle böyle büyü sanatında uzmanlaşmış. Zaten böyleleri en iyi Afrika diyarında yetişir… Büyücülük konusunda her şeyi öğrenmek için çok okumuş, çok emek vermiş. Dile kolay kırk yıl… Tam kırk yıl boyunca öğrenilebilecek ne kadar sihirli söz varsa hepsini öğrenmiş. Günlerden bir gün, şeytanın ilhamıyla olsa gerek, Çin ülkesindeki Al-Kalas şehrinde bulunan gömülü bir hazinenin varlığından haberdar olmuş. Bu hazine öyle bir hazineymiş ki dünya üzerinde eşi benzeri yokmuş. Daha da önemlisi, mahzende bulunan sihirli lambaymış… Bu lambaya sahip olan adama hiç kimse galip gelemezmiş. İster dünyanın en zengin adamı olsun isterse en kuvvetli hükümdarı hiç kimse bu lambanın gerçekleştirebileceklerinin yanından geçemezmiş.

Mağribi, yaptığı büyüler sayesinde, bu hazineye ancak ve ancak Alâeddin isimli bir delikanlının yardımıyla ulaşabileceğini anlamış. Bu genç, hazinenin bulunduğu şehirde yaşıyormuş ve oldukça fakir bir aileye mensupmuş. Büyücü, bu işin tereyağından kıl çekmek kadar kolay olacağını düşünüyormuş. Derhâl hazırlıklarını tamamlamış ve Çin diyarına doğru yola çıkmış. Alâeddin’i kandırdıktan sonra lambaya ulaşacağına eminmiş; fakat hesaplar altüst olmuş. Bütün ümitleri suya düşmüş, bütün emekleri boşa gitmiş. Bu sebepten, delikanlının ölmesinin en iyisi olacağına karar vermiş ve onu mahzende terk edip büyü gücünü kullanarak üstünü koca bir toprak tabakasıyla kapatmış. Zavallının öleceği onun umurunda bile değilmiş.

Hain büyücü, Alâeddin’in yer altından çıkamaması ve lambayı kullanamaması için de büyü yapmayı ihmal etmemiş. Nihayet kendi ülkesine, yani Afrika diyarına geri dönmüş. Büyük bir hayal kırıklığıyla…

Alâeddin’e gelince… Mahzen kapatılıp da karanlıkta kalınca hâlâ amcası olduğuna inandığı büyücüye bağırmaya, kendisini dışarıya çıkarması için yalvarmaya başlamış; ama bütün bu haykırışları nafileymiş, ona cevap veren olmamış.

İşte tam da bu sırada büyücünün kendine oynadığı oyunu ve onun, aslında amcası olmadığını anlamış. Onun kötülük peşinde bir sihirbaz olduğunu düşünüyormuş. Zavallı genç, mahzenden çıkıp hayatına devam edebileceğine dair bütün ümidini yitirdiğinden ağlamaya başlamış. Yürekleri yakan acı bir ağlayış… Sonra ayağa kalkmış ve küçük de olsa bir ışık görebilme umuduyla etrafını şöyle bir yoklamış; fakat etrafında dört duvar ve karanlıktan başka hiçbir şey yokmuş. Büyücü, daha evvel geçtiği bahçeye çıkan yolu bile kapatmış sihir gücüyle. Dışarıya çıkabileceği hiçbir yol olmadığını görmüş Alâeddin. Artık bekleyebileceği tek şey ölümmüş.

Alâeddin bütün kapıların, birazcık gezip rahatlayabileceği bahçe kapısının bile kapalı olduğunu görünce daha beter ağlamaya koyulmuş. Bütün ümidini kaybetmiş bir insanın çaresizliğiyle feryat ediyormuş. Bir süre sonra mahzene indiği merdivenlere oturmuş. Ümidini kapalı kapılar ardında bırakmış bir hâlde… Fakat Allah büyüktür…

Alâeddin, Mağribinin, kendisini mahzene indirdiğinde bir mühür yüzüğü hediye ettiğini ve “Bu yüzük seni içine düştüğün bütün darboğazlardan kurtaracaktır. Başına gelen bütün sıkıntıları defedecek ve sana yardım edecektir.” dediğini hatırlamış.

İşte bu yüzük, yüce Allah’ın da dilemesiyle, Alâeddin’in kurtuluşuna vesile olmuş. Bütün ümidini ve yaşama sevincini kaybetmiş bir vaziyette ağlayan Alâeddin, ne yaptığını bilmez bir hâlde ellerini ovuşturmaya, sonra da diz çöküp Allah’a yalvarmaya başlamış:

“Allah’ım şahitlik ederim ki senden başka Tanrı yoktur! Senin her şeye gücün yeter. Sen âlimsin ve hâkimsin. Ölüleri diriltirsin, iyilik de kötülük de sendendir. Sen ki sıkıntıları çözersin. Sen, yoktan var edensin. Sen, bana yetersin, sana güveneni yarı yolda bırakmazsın. Şahitlik ederim ki Muhammed senin kulun ve elçindir. Ey yüce Rabb’im. Sana yalvarıyorum, bana yardım et!”

İşte böyle, bir yandan Allah’a yalvarıyor, diğer yandan da bir başparmağında gücünden haberi olmadığı yüzük bulunan ellerini birbirine sürtüyormuş. Tam bu sırada bir cin ortaya çıkmış ve:

“Sahip, kölen yardıma geldi. Dile benden ne dilersen! Mühür yüzüğünü takan kişi, benim efendimdir ve ben onun dediklerini yapmakla yükümlüyüm.” demiş.

Karşısında duranın, Süleyman Efendimiz’in cinlerine benzeyen bir ifrit olduğunu gören delikanlı, ilk başta büyük bir korkuyla titremiş; fakat cinin “Dile benden ne dilersen!” dediğini duyunca kendine gelmiş ve büyücünün söylediklerini hatırlamış. Acısından kendini kaybetmiş delikanlı, nihayet eski neşesine kavuşmuş ve cesaretini toplayarak:

“Sen! Yüzüğün sahibinin kölesisin. Şimdi senden beni yeniden yeryüzüne çıkarmanı istiyorum.” demiş. Bu sözleri söyler söylemez de yer ikiye ayrılmış ve delikanlı mahzenden kurtulmuş. Üç gün boyunca karanlık mahzende oturmak, gün ışığını yeniden gören delikanlının gözlerini bir hayli acıtmış. Uzunca bir süre gözlerini yummuş. Sonra yavaş yavaş açarak ışığa yeniden alışmış ve kasvet dolu mahzenin tesirinden birazcık da olsa kurtulmayı başarmış. Kendini yeniden yeryüzünde bulunca epey bir şaşırmış delikanlı; çünkü büyücünün mahzeni kapatmakla kalmayıp üzerini toprakla örttüğünü ve ona hiçbir çıkış yolu bırakmadığını görmüş. Alâeddin, dışarıya yeniden çıktığında buranın tamamen bıraktığı gibi olduğunu görünce şaşırmış; çünkü delikanlı, başka bir yer bulmayı bekliyormuş. Bir süre etrafına bakındıktan sonra büyücüyle ateş yaktıkları yeri görmüş. Her şey eskisi gibiymiş. Buraya geldikleri bahçeleri de tanıyınca keyfi yerine gelmiş. Bütün ümidini kaybedip de ölümü beklediği bir sırada onu yeniden yeryüzüne çıkaran Allah’a şükürler etmiş.

Derhâl ayağa kalkmış ve çok iyi bildiği şehrin caddelerini ve sokaklarını geçip evine, annesine kavuşmuş. Kurtuluşun delikanlıda yarattığı büyük sevinç, korkuyla geçen günlerin hâlâ bitmeyen tesiri ve açlığın dayanılması zor sancısı, annesini gördüğü anda bayılmasına sebep olmuş Alâeddin’in. Yokluğunda oğlu için fazlasıyla endişelenen zavallı kadın, günlerini gözyaşları dökerek geçirmiş; ama Alâeddin’in evin kapısından içeri girdiğini görmesiyle sevincinden çığlık atması bir olmuş. Ne yazık ki sevinci kısa sürmüş annenin, çünkü oğlu, içeri girer girmez yere yığılmış. Bunun üzerine yaşlı kadın, oğlunu ayıltmak için telaşla koşturmaya başlamış. İlk iş oğlunun yüzüne su serpmiş fakat bunun fayda etmediğini görünce derhâl komşuların kapısını çalmış ve oğluna koklatabileceği keskin bir şey istemiş ki ayılsın. Alâeddin nihayet kendine geldiğinde annesinden yemek getirmesini istemiş:

“Anneciğim, tam üç gündür boğazımdan lokma geçmedi.”

Bu sözleri duyan annesi yiyecek namına ne var ne yok oğluna getirmiş ve:

“Gel oğlum. Birazcık bir şeyler ye de kendine gel. Sonra başına gelenleri, seni bu hâle neyin getirdiğini anlatırsın. Şu an çok bitkin görünüyorsun. Bu sebepten sana soru sormayacağım.” demiş.

Alâeddin yemeğini yemiş, suyunu içmiş. Nihayet rahata kavuşup da kendine geldiği anda âdeta haykırırcasına konuşmaya başlamış:

“Anneciğim, sana dargınım; çünkü beni, hileleriyle aldatan ve neredeyse canımdan edecek o lanetli adama bıraktın. O habis herif var ya… İşte onun yüzünden ölümle burun buruna geldim. Hâlbuki sen bu adamın amcam olduğundan ne kadar da emindin. Neyse ki yüce Allah beni kurtardı da yeniden evime döndüm. Bu hain, vaatleriyle kandırdı bizi. Parasıyla da gözümüzü boyadı. Bilmelisin ki bu adam adinin tekidir. Yalancı, sahtekâr, ikiyüzlü bir büyücü… Şuna emin olabilirsin ki cehennemdeki şeytanlar bile onun kadar melun değildir. Allah onun belasını versin! Bu herifin bana yaptığı kötülükleri sana anlatacağım. Yalan söylemeden ve abartmadan. Bilmelisin ki bu herif, verdiği hiçbir sözü tutmadı. Bana yapacağı iyilikleri duymak ve benimle ilgilendiğini görmek senin aklını karıştırdı ama onun niyeti başkaydı. Bütün o cömertliği ve güzel sözleri amacına ulaşmak içindi. Bedelini neredeyse hayatımla ödeyeceğim bir amaç… Ama yüce Allah’a şükürler olsun ki kurtuldum! Bu adamın bana yaptığı fenalıkları bir bilsen…”

Alâeddin, Mağribinin onu gizli mahzene nasıl götürdüğünü, büyüler yaparak yeri nasıl ikiye ayırdığını anlatmış annesine. Delikanlı, kurtulduğu için o kadar sevinçliymiş ki bir yandan anlatırken diğer yandan gözyaşı döküyormuş: