Натаниель Готорн – Kızıl Damga (страница 4)
Aslında tüm bu bireyleri, daha önceden yaşamış bazı gruplarla çeşitlendirerek, diğer muhalif kişilerle birlikte kümeleştirecek olursanız, bir süreliğine de olsa Gümrük Dairesi heyecan verici ve hareketli bir yer hâline dönüşebilirdi. Bununla birlikte, merdivenleri çıktığınızda daha sıklıkla göreceğiniz şey -yaz mevsimindeyken girişte ya da kışları veya sert havalarda uygun odalarda- arka ayakları duvara yaslanmış eski moda sandalyelerde oturan bir dizi saygıdeğer şahıs olacaktır. Bu şahısların çoğu genellikle uyurlardı, ancak bazen de onların bir nevi konuşma ile horlama arası sesleriyle, bakım evlerinde kalan ve geçimlerini sadakalarla sağlayan ya da kendi tekellerinde tuttukları ya da bağımsız çabaları neticesinde hayat mücadelesi vererek para kazanmak zorunda kalan insanların bitap ses tonlarıyla birbirleriyle sohbet ederlerdi. Bu yaşlı beyefendiler -tıpkı Aziz Matthew12 gibi, dairenin tahsilat veznelerine kurulan, ancak onun gibi kutsal amaçlar uğruna çok sorumluluk almaları mümkün olmayan-Gümrük Dairesi memurlarıydı.
Ayrıca, ön kapıdan girildiğinde sol tarafta, kemerli pencerelerinden ikisi, daha önce yukarıda bahsettiğim harap rıhtım manzarasına ve üçüncüsü dar bir sokak boyunca Derby Caddesi’nin bir kısmına bakan, yaklaşık kırk beş metre kare genişliğinde ve yüksek tavanlı bir oda ya da ofis vardı. Her üç pencereden dışarıya baktığınızda da genellikle kapılarının önlerinde gülüşerek dedikodu yapan, eski kulağı kesikleri ve tıpkı Wapping13 limanlarında olduğu gibi, rıhtımları işgal eden farelerle dolu diğer bakkal dükkânlarını, takozcuları, kumanyacıları ve denizcilik malzemeleri satan mekânları görebilirdiniz. Oda örümcek ağlarıyla doluydu ve duvarları yıpranmış boyasından dolayı oldukça pisti; zemini artık çok uzun süredir kullanılmayan, eski moda gri kumla kaplıydı ve odanın genel anlamdaki pisliğinden, temizlikçi kadınların sihirli süpürge ve paspaslarıyla bu odaya erişim sağlamalarına pek izin verilmediği sonucuna varmak, kolayca mümkündü. Mobilya olarak bakıldığında ise içeride; oldukça hacimli, geniş bacalı eski bir soba, yanında üç ayaklı taburesi olan çam ağacından yapılma eski bir masa; aşırı derecede yıpranmış ve ayakları çarpılmış iki ya da üç ahşap oturaklı sandalye vardı; ayrıca bazı raflarında Kongre Yasalarının bir ya da iki cildini ve Gelir Yasalarının büyük bir özetini içeren kitapların bulunduğu köşedeki kütüphaneyi de unutmamak gerekir. Tavana doğru çıkan bir teneke boru sayesinde binanın diğer bölümleriyle sesli bir iletişim ortamı sağlanabiliyordu. Ve buraya sevgili okurlar, yaklaşık altı ay önce gelmiş olsaydınız -odayı bir köşeden diğer köşesine kadar arşınlayan, uzun bacaklı taburesine rahatça oturarak, dirseğini masanın üzerine dayayıp, gözleri sabah gazetesinin sütunlarını bir aşağı, bir yukarı dolaşan- Eski Papaz Evi’nin batı tarafındaki söğüt dallarının arasından gün ışığının çok hoş bir şekilde parladığı, bu neşeli küçük çalışma odasında sizi karşılayan kişiyle tanışma onuruna da erişebilirdiniz. Ama şimdi, onu görmek için oraya gidecek olursanız, Locofoco14 müfettişini boşu boşuna sormuş olursunuz. Reformun çalı süpürgesi onu ofisinden süpürüp atmış, görevden alınmasına neden olmuştu ve şimdi onun yerini devralan değerli halefi, onun kılığına bürünerek, onun hakkı olan maaşını cebine indiriyordu.
Doğduğum yer olan, ancak hem çocukluk hem de olgunluk yıllarında ondan çok uzak kaldığım, bu eski Salem kasabasının yüreğimde orada kaldığım mevsimler boyunca gücünü hiç fark etmediğim bir yeri vardır ya da olmuştur. Aslında, fiziksel yönü söz konusu olduğunda, kasabanın neredeyse hiçbir mimari güzelliği olmayan ahşap evlerle kaplı düz, renksiz ve değişmeyen yüzeye sahip; ne etkileyici ne de tuhaf ama sadece uysal bir düzensizliği vardı. Yarımadanın neredeyse tamamı boyunca uzanan, bir ucunda Gallows Tepesi ve Yeni Gine’nin15 bulunduğu, diğer ucunda ise bakım evinin göründüğü uzun ve fazlasıyla tenha bir caddeye sahip olan kasabamın bu özelliklerine rağmen, ona karşı duyduğum bu bağlılık ancak düzensiz bir dama tahtasına duyabileceğim bağlılık kadar makul olabilirdi. Ve yine de başka yerlerde daha mutlu yaşamış olmama rağmen, içten içe bu sevgili, yaşlı Salem’e karşı bundan çok daha iyi bir kelime bulamadığım için, neredeyse şefkat diyebileceğim bir duygu beslediğimi söyleyebilirim. Bu duygularım, muhtemelen ailemin bu topraklara salmış olduğu derin ve sağlam köklerinden kaynaklanıyor olabilirdi. Soyadımı taşıyan en eski göçmenlerden olan ilk Britanyalının, o zamandan bu yana bir şehir hâline gelen bu vahşi ve ormanlarla kaplı yerleşim alanında ortaya çıkmasının üzerinden neredeyse iki tam ve bir çeyrek yüzyıl geçmişti. Ve onun torunları burada doğmuş, burada ölmüş ve dünyevi bedenleri burada toprağa karışmıştı; bu durum ancak benim naçiz bedenim de bir süreliğine de olsa sokaklarında yürüyeceğim bu topraklar üzerinde tamamen kaybolana kadar devam edecekti. Kısacası, bu bahsettiğim durum sadece toprağın toprağa karışacak olmasından kaynaklı olarak hissedilen duygusal bağlılıktan başka bir şey değildi. Hissettiğim bu duyguların manasını ancak çok az sayıda vatandaşım anlayabilir aslında; belki de köklerinin yerini sürekli değiştirenler, aileleri hakkında daha faydalı olacağını düşündükleri için bunu öğrenmek dahi istemeyebilirlerdi.
Ancak bu duygu durumunun aynı şekilde manevi bir tarafı da vardı. Aile gelenekleri tarafından loş ve gölgeler içinde büyük bir ihtişamla ayakta duran atalarıma ait bu ilk figür, çocukluğuma dair hatırladığım ilk hayallerimin arasındaydı. Kasabanın şu anki görünüşünün içimde uyandırdığı aidiyet duygusu da işte bu yüzden geçmişe dair özlemlerimi canlandırıyordu. O zamanlar çok daha görkemli bir limana sahip olan bu toprakların sokaklarında dolaşan, elinde kılıcı ve İncil’i ile gelip buralarda büyük bir ün salan bu savaş ve barış adamından, bu güçlü yapılı, sakallı, samur pelerinli ve sivri şapkalı atamdan dolayı, burada yaşamak için kendimde çok daha güçlü, büyük bir hak iddia edebilirim gibi görünüyordu. O tam bir asker, yasa koyucu ve yargıçtı; kilisenin ileri gelenlerindendi; iyi ve kötü anlamda tüm Püriten özelliklerini karakterinde barındırıyordu. Aynı zamanda aşırı derece zalim bir adamdı da tarihte Quakersların da tanıklık ettikleri gibi, onların mezheplerine ait bir kadına karşı uygulamış olduğu şiddet uzun süre konuşulmuş, o dönemin halkı onun şiddet dolu eylemlerinden her zaman korkmuştu. Oğlu16 dahi zalimlik ruhunu babasından miras almıştı; cadıların infaz edilmesinde17 uyguladığı zulümler öylesine dikkat çekiciydi ki ellerinin onların kanıyla lekelendiği söyleniyorsa kimse haksız sayılmaz. Atalarımın arkalarında bıraktıkları leke öylesine derindir ki Charter Caddesi’nde gömülü olan tüm cadıların kemikleri şayet bugüne kadar toza dönüşmediyse bu leke kesinlikle hâlâ üzerlerinde duruyor olmalıdır! Atalarım yapmış oldukları zulümlerden dolayı daha sonra tövbe edip etmediklerini, bundan dolayı Tanrı’dan af dileyip dilemediklerini ya da öteki tarafta bu yaptıklarının vicdan azabı ve büyük yüküyle inleyip inlemediklerini bilmiyorum. Her ne olursa olsun, onların bugünkü temsilcileri olan ve bu satırları yazan ben, kendi adıma onların işlemiş oldukları günahlarından dolayı utanıyorum. Başkalarından duyduğum, uzun yıllar boyunca soyumun üzerine yapışıp kalmış kasvetli ve utanç verici koşulların bir lanet gibi soyumla birlikte devam ettiğine inandığım için, her gün Tanrı’ya atalarımın üzerine çekmiş olduğu laneti ortadan kaldırması için yalvarıyorum.
Yine de bu sert ve zalim Püritenlerden ikisi, etrafı yosun bağlamış yaşlı soyağacımızın en tepesinde bulunan atalarımın, üzerinden geçen uzun yılların ardından soylarında benim gibi avare bir dalın çıkmış olmasını, işledikleri günahların karşılığında verilmiş olabilecek en büyük ceza olarak göreceklerinden hiç şüphem yoktu. Bugüne kadar peşinden koştuğum hiçbir amacımı övgüye değer olarak kabul edeceklerini sanmıyordum; hatta ve hatta içsel olarak yaşadığım kısıtlı hayatımda etrafımı aydınlatacak kadar büyük bir başarı yakalayacak olsam dahi, belki bu başarımdan utanç duymayacak olsalar da tamamen değersiz olduğunu düşüneceklerinden hiç şüphem yoktu. “Ne yapar ki o?” diye mırıldanacaktı atalarımın gri hayaletlerinden biri, diğerine. “Bir hikâye kitabı yazarı! Nasıl bir iştir ki -Tanrı’yı yüceltme ya da onun gün ve kuşağında insanlığa hizmet edebilme tarzı- bu olabilir mi acaba? Bu yozlaşmış adam neden doğrudan bir dolandırıcı olmamış ki!” Atalarımın muhtemelen zamanın diğer ucundan bana göndermiş olacağı iltifatlar bunlar olabilirdi! Ancak yine de bırakın beni istedikleri gibi küçümsesinler, sonuç olarak doğalarının güçlü özellikleri aramızda kopmayacak tek ortak bağdır.
Kasabanın ilk doğduğu ve büyüdüğü dönemlerinde yaşamış olan bu iki ciddi ve enerjik adam tarafından atılan tohumlarımızın üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen, her zaman büyük saygı görmüş olan şerefli geçmişimiz, günümüze kadar hiçbir aile üyemiz tarafından lekelenmemiştir; ancak ilk iki kuşaktan sonra akılda kalıcı herhangi bir iş yapan ya da insanların hafızalarına kazınacak kadar büyük bir olaya sebebiyet verebilecek neredeyse hiçbir aile üyemiz de olmamıştır. Yavaş yavaş, zaman ilerledikçe sokakların orasında ya da burasında duran, yeni biriken topraklar yüzünden saçaklarının yarısına kadar gömülen eski evler gibi, atalarım da neredeyse gözden kaybolmuşlardır. Babadan oğula süregelen bir gelenek olarak yüz yıldan fazla süredir denizlere açılmışlardı. Her nesilde güvertesinden ayrılıp çiftliğine geri dönen ak saçlı bir kaptanın arkasından, on dört yaşındaki oğlunun kalıtsal olarak tuzlu sularla ve sayısız fırtınalarla boğuşmuş, büyükbabalarından miras kalan gemilerinin güvertesinde babalarından devraldığı kaptanlık görevini yerine getirdiği gözlemleniyordu. İşte bu çocuk da zaman içerisinde güvertede geçirdiği zorlu mücadelelerinin ardından, kaptanlık kamarasına geçerek fırtınalı bir erkeklik dönemi geçiriyor, dünyayı dolaşarak yolculuklarını tamamlayıp yaşlandıktan sonra da tıpkı ataları gibi, ölmek için küllerin küllere, toprağın toprağa karışacağı kendi topraklarına geri dönüyordu. Bir ailenin uzun yıllara dayanan geçmişinin olduğu, doğduğu ve öleceği belli bir yer arasındaki bağlantısı, onunla çevresindeki manzara ya da ahlaki koşulların cazibesini asla bozamayacağı bir bağ yaratır. Bu sevgi değil, tamamen bir içgüdüdür. Yeni bölge sakinleri, daha doğrusu kendisi, babası ya da büyükbabası yabancı bir ülkeden gelmiş ve buraya yerleşmiş birisinin kendisini Salemli olarak adlandırmaya hakkı yoktur; çünkü böyle birisi, tıpkı bir istiridyenin kayalara yapışması gibi, nesillerdir buraya tutunmuş olan, neredeyse üçüncü yüzyılını dolduran eski bir yerleşimcinin azim duygusundan yoksundur. Bu toprakların yerlisi olan birisi; eski ahşap evlerinden, çamurlu ve tozlu çevresinden, ölü toprağı serpilmiş gibi soğukluğundan, neşesiz ve soğuk doğu rüzgârından ve ondan çok daha soğuk olan sosyal ortamından asla yakınmaz; onun açısından tüm bunların, her ne olursa olsun gördüğü ya da hayal edebileceği hiçbir kusurun bir önemi yoktur. Bu kişi için doğduğu ve hayatını geçirdiği bu yer sanki dünyanın cennetten bir köşesiymiş gibi onu güçlü bir şekilde büyülemektedir. İşte bu yüzden, benim durumum da öyleydi. Salem’e yerleşmemin neredeyse kaderim olduğunu hissetmiştim; her yerli ailenin bir temsilcisi mezarına konduğunda, bir diğerinin ana caddelerde onun yerine dolaşma görevini devraldığı, bana tamamen aşina olan bu eski kasabamda ömrümün son günlerini yaşamak istiyorsam bunu yapmam gerekiyordu. Bununla birlikte, bu bahsettiğim duygu, sağlıksız bir hâle gelen bağın da sonunda kesilmesi gerektiğinin bir kanıtıdır. İnsan doğası gereği, aynı yıpranmış toprağa çok uzun bir dizi nesil boyunca ekilir ve yeniden ekilirse, bir patatesten daha fazla gelişmeyecektir. Çocuklarım farklı topraklarda doğmuştu ve onların kaderlerini kontrolüm dâhilinde tutabildiğim sürece de köklerini yeni topraklara salacaklardı.