18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Мухтар Ауэзов – Abay Yolu 2. Cilt (страница 24)

18

Bu husus ikisinin de buluştuğu, kesiştiği nokta olmuştu. Janbota ve Aznabay’ın iç darlığını türküyle kavuran Birjan, daha önce bu hedef doğrultusunda kendisinin bir hareketini ortaya koymuş gibiydi. Örtülü konuşmalar gelip bu noktaya dayanmış, ilhamlı iki yürek anlaşmış, birazcık huzura kavuşmuştu.

Geç yatan konuklar öğleye doğru kalktı, yemek yedikten sonra çabucak yola revan olmak istedi.

Atlar eyerleneli bir hayli zaman geçmişti.

Nihayet Abay’ın öncülüğündeki bütün dostları kadınlı erkekli dışarı çıkıp abdal ozanları at bindirirken Birjan, genç türkücülere son bir ağabeylik dileğini ifade etti:

– Emir! Sen ses verip başlasan, Aygerim ve Ümitey de katılsa, şu “Yirmi Beş’i” bir daha söyleseniz ya! Sizinle vedalaşmamız bu olsun, olur mu asil kardeşlerim, dedi…

Ayrıksı bir istek! Ama Birjan’ın cibilliyetine uygun, nazlı bir istek…

Abay makul buldu, onu anlıyordu. Gençler de tereddüt etmedi, hep birlikte güzelce söyleyiverdi. Onlar bir kuplesini söyleyinceye kadar gözlerini yuman, dudaklarının ucuyla azıcık tebessüm eden ve uyurmuş gibi dinleyen Birjan türkü bittikten sonra atının üzengilerine basarak ayağa kalktı “şimdi bir an duraklasanıza” der gibi elini hafifçe kaldırdı. Türkü söyleyen gençlerin önünde eğilirken kenarları kunduz kürkünden, tepesi yeşil kadifeden dikilen kalpağını alnından geriye doğru hafifçe iteleyerek onları selamladı. Sonra kendisi bir türkü söyledi. Bu yaz hiç söylemediği bir türküydü bu. Ülkülü, hüzünlü, şahane türkünün nakaratı hakikat perdesini aralamıştı:

“Hey! Delikanlım, aman! Geçti efendim zaman, Hoşça kal! Aman ha aman”

deyip bir gülüverdi, yüzü kireç gibi bozarıverdi. Galeyana gelen Birjan atının başını uzun seyahate doğru döndürüverdi.

Ardından bakarken öylece şaşkınlıkla donup kalan Abaylar için türküsünü kesmemiş, söyleye söyleye uzaklaşıvermişti. Bunun sebebini herkesten önce anlayan Abay idi:

– Bu yeni bir türkü! İlham tam burada geldi. Bizimle vedalaşma türküsü yahu! Hakiki ilham örneği, demiş ve ilgiyle dinlemeye devam etmişti.

Abay’ın sözlerinden yeni bir türkünün dünyaya geldiğini anlayan Emir germede bağlı duran atlara doğru koştu, sıçrayarak eyerli atlardan birine bindi.

– Öğreneceğim! Unutulması vebal olur, dedi ve atını mahmuzladı. Kısa süre içinde konuklarının peşinden yetişti, yanlarına gelince atını yavaşlattı ve onlarla birlikte gitti.

Birjan, bu türküsünü kesmeden söyleyerek, uçsuz bucaksız bozkırın semasında yüzdürerek gitti.

Abay’la birlikte uğurlamaya çıkan topluluk uzaklaşarak gitmekte olan Birjan’ın türküsünü dinlemeye devam ediyordu… Uzun süre öylece beklediler. Türkü uzun sürdü ve bir an bile kesilmedi…

“… Hey! Delikanlım, aman! Geçti efendim zaman, Hoşça kal! Aman ha aman! …”

Konuk yolcular uzaklaşarak gidiyor, uzaktaki yeşil yamaca doğru ilerliyordu. Aygerim ve Ümiteyler son nakaratı hâlâ işitebiliyordu. Erbol sevinçle:

– Ne muazzam bir ses! Kuzuların yaylağına yetti, daha hâlâ işitiliyor, dedi.

Konuklar türküyü kesmeden biraz daha ilerledikten sonra tepeyi aştı…

Emir o yamacın beri tarafında vedalaşmış, geri dönüyordu. O gelinceye kadar Abaylar durdukları yerden ayrılmadı.

Emir türküyü ezberlemiş olarak geldi. Yaklaşırken “Hey! Delikanlım, aman” dedi, az önceki nakaratı değiştirmeden tam olarak öğrendiği belliydi. Ümitey:

– Türkünün adı ne acaba, diye sordu. Emir beklemediği bu soru karşısında şaşkınlığa düştü:

– Hay gidi! Hay Allah! Adını sormadım yahu, dedi.

– Onun adını az önce Erbol söylemedi mi? “Kuzuların yaylağına yetti, daha hâlâ işitiliyor” dedi ya. Birjan da bir ad koymamıştır daha. Bu türkünün adı “Kuzuların yaylağı” olsun, dedi. Abay eve doğru yöneldi.

Baybişe Künke tam o anda kırmızı boyalı bastonuyla onların yanına gelmişti. Başta Abay olmak üzere bütün gençler ona döndü, saygılarını göstererek hâl hatır sordu. Aygerim büyük bir hürmet göstermiş, ellerini çaprazlama döşüne götürüp rükûa eğilir gibi önünde eğilirken “selam verdik24demişti. Fakat Künke diğer gençlere bakmamış, gözünü Abay’a dikmişti:

– Ay Abay, ay yakışıklım, bu yaptığın ne? Kime örnek oluyorsun? Bizim obadan böyle konuk uğurlandığını ne zaman gördün? Böyle üstüne basa basa neyi besliyorsun, neyi yüceltiyorsun? Bu gamsızlığını şu delişmen Emir’e vermen yetti. Senin için “önünde örnek olur” diye ümitlenişim nerede kaldı, dedi.

Abay hiddetlenir gibi olsa da kendisini durdurdu:

– Ay ana! Aklınız fikriniz obanın sükûneti, halkın sessizliği yahu. “Bana yakışan bu” diyorsunuz. Böyle sükûnet, böyle sessizlik bulunur da, böyle bestekâr bulunmaz bir daha yahu, dedi ve zoraki gülümsedi. Gençlere doğru döndü. Erbol ve Emir de onunla beraber gülümsediler ve birbiriyle yarışırcasına peş peşe:

– Yakışanı bulunur, bestekârı bulunmaz, deyiştiler.

Künke memnuniyetsizce toparlandı, sırtını dönerken Abay’a doğru iğrenir gibi bir bakış attı ve oradan uzaklaştı. Emir şimdi daha rahat bir biçimde gülerek:

– Abay ağabey, Allah muradını versin! Ne zamandan beri sesimi çıkaramıyordum yahu! Ninemin defterini iyi dürdünüz, dedi.

Aygerim ve Ümitey bu büyük hiciv karşısında kendilerini tutamadılar, mahcubiyetlerini belli ederek katıla katıla güldüler. Gülüşlerinden utandıkları için de oradan kaçar gibi koşuşarak kiyiz evin öteki tarafına doğru gittiler. Ninesinin eleştirilerini kafaya takmayan haylaz Emir gözlerini ayırmadan ninesinin ardından bakarken:

– Bu da ne? Bana “öl” dese daha iyi… Türkü söyledik diye dinden çıkmadık ki, dedi ve kıkır kıkır gülüverdi…

Birjan’ın Kunanbay obalarından ayrıldığı yaz Oljay’dan türeyen Kazak boyları arasında büyük bir kargaşa başladı… Bunun ilk kıvılcımı, yaylanın sakin bir gecesinde, parlak aylı gökyüzüne hüzünlü ve hasretli hicran döken ince ezgili bir türkü oldu…

Halkın yüzüstü süründüğü bir dönem idi. Yayladan iki tarafa ayrılarak göçmeye başlayan komşu Tobıktı ile Kerey boylarının gaspçıları ve yağmacıları bu dönemde gece saldırılarını sıklaştırmıştı. Halk her gece “alıp gitmişler”, “bulaşıp gitmişler” diyerek bağrışıp çığrışıyordu.

Böylesi huzursuz günlerde korunmayı düşünen Jigitekler, yılkı sürülerinin gece yayılımını kalabalık halk ortasında, içeri doğru sürerek yaptırıyordu. Bu yılkı sürüleri Karaşa ve Kaumen obalarının yerleştiği Suıkbulak’da gece suyunu içip otlarken sınırdaş Karşığalı bölgesine doğru dağılarak yayılıyordu.

Tuttu-bıraktı çekişmesinin çok olduğu bu dönemde ümitlenen yetişkin erkekler bütün gece yılkı gasp ediyor, at üstünden inmiyordu…

Kendi babasının yılkısı yok denecek kadar az olsa da yılkı bakma vesilesiyle yılkıcılık yapanların arasına karışan Oralbay adında biri vardı.

Karaşa’nın evlatlarından Abılğazı yılkı bakımında çok usta, disiplinli ve düşmana karşı gözü pek biriydi.

O, semizler içinden hazırlanan ağır yürüyüşlü ve kara benekli bir ata binmiş, sert kara topuzunu eyerinin önüne yatay vaziyette uzatmıştı. İnce boz cepkeninin döşünü parlak aya doğru açıvermiş, kalpağının bir kulağını azıcık içeri doğru katlayarak giyivermişti. Oralbay’a bir şeyler anlattırıyor, onu dinlerken kendisi arada sırada bir fırt tükürüyor, yılkı sürüsünden biraz uzakça çıkmış hâlde atını otlatarak yürütüyordu.

Cılız Oralbay’ın biraz ilerideki sürünün yayılışıyla yahut atının otlayarak gezişiyle bir işi yoktu. İçindeki derdi Abılğazı gibi yakın bir akrabasına, yaşı büyük bir ağabeyine dökerek sanki düş dumanında yaşıyormuş gibi gidiyordu. Bugün evden çıkıp at bindiğinde de nereye gideceğini ve ne yapacağını bilemez bir hâldeydi, üzerine çöken dertten sıyrılmak için kendini dışarı atmıştı. Uykusuz, keyifsiz günler başlayalı bir hayli olmuştu.

Gecenin karanlığında kayarak sönen yıldızlar gibi bunun hayal yıldızı da saman alevi gibi parlayıvermiş, ama artık, işte, sönmeye başlamıştı. Sönmese ne olacaktı ki, kimin umurundaydı ki! İlgisini, içini yakan alevi ona tam da böylesi sıcak bir akşam vaktinde açan Kerimbala kısa süre içinde onun gözünden ırak bir yere gidecekti.

“Karakeseklerden damat gelecek. Bu defa almak için gelecek, götürecek” diyorlardı. Artık Oralbay’a dertlerle kucaklaşmak ve ayrılık acısıyla yanmaktan başka bir şey kalmıyordu. “Yapacak bir şey” var mıydı bu dünyada, yok muydu? Bunu bilmiyordu. Ama genç adamın iyi bildiği bir şey vardı ki; hayatının baharında bundan başka bir arzusu, uzun vadeli geleceği için başka hiçbir beklentisi yoktu. İnsan kısa vadeli isteklerde bulunmalıydı. Onun için bu; önündeki tek dileği olan Kerimbala’ya kavuşmak idi. Onun yolunda ölmekti. Fakat ellerinden tutarak ölmek! Uzun örümlü kalın kara saçını kendi boynuna dolasa, incecik belinden dolanarak kucaklasa, hiç ayrılmayacakları bir tek gün olsa yeterliydi. Ondan sonra bütün dünya yanarak gelip bunu yutsa da olurdu. Ne gözü açık giderdi, ne de karşı koymak için kılını kıpırdatırdı…

Oralbay’ın Abılğazı’ya döktüğü derdi işte buydu. Bu yılın ilkbaharında, abdal Birjan gelmeden bir ay önce, iki genç birbirine açılmış, ondan beri de kimseye hissettirmemiş, aşklarını içlerinde yaşatmışlardı. Yiğidin efkârını ses çıkarmadan ve duygularını belli etmeden dinleyen Abılğazı Oralbay’ın konuşması bitince kısaca bir iki laf etti.

Abılğazı çakmak taşı gibi sağlam kemikli, meşe ağacı gibi sıkı, mamut gibi ağır bir adamdı. Oralbay’a “doğru” yahut “yanlış” diye bir şey söylemedi. Sadece bir hususu öğrenmek istedi: