Мухтар Ауэзов – Abay Yolu 2. Cilt (страница 21)
Abay’ın evine gitmek isteyen obadaki komşularını, çobanlarını ve çoluğu çocuğu göndermeyerek bıktıran Ayğızlar, Abay’ın arkasından böyle bir iş daha çevirmişlerdi…
Abay tekrar dönerken otağdaki konukların germelere bağlı duran atları eyerlenmişti. Kıvamındaki yüğrükler, acelesi olmayan boş atlar ve çukur belli yorgalar hızlı koşmaya elverişli koşum takımlarıyla, yeşilli kırmızılı teğeltileriyle obanın üst tarafını canlandırmıştı. Abay arkadaşlarının telaşına şaşırsa da
Onun eve gelişiyle birlikte son kımızlarını da içişip bitiren konuklar memnuniyet dolu veda sözlerini ifade ettiler, Abay ile Birjan’a son bir defa daha teşekkürlerini söylediler, isteksizce gitmeye yöneldiler.
Dört bir yana doğru grup grup dağılarak gidecek olan topluluğu Abay, Birjan, Erbol ve Aygerimler dışarı çıkarak uğurluyordu.
En önce Akimkoca ve Kerimbala vedalaştı, Sarköl ve Kopa tarafına yöneldi. Oralbay da onlarla beraber gidiyordu.
Emir, Ümitey’i ve şakacı bestekâr Mirzağul’u yanına aldı, Puşantay’a doğru yöneldi. Giderken de Abay ile Birjan’ı kendi obasına davet etti. Onun obası ertesi gün yola çıkacak olan Birjanların yolu üzerindeydi. Abay bu daveti makul buldu. Konuğunu kendilerinin bir başka obasında son bir defa daha ağırlayarak uğurlama düşüncesini çok yerinde buldu.
Bir başka grup Balbala’nın grubu idi. Bu vakte kadar atını eyerlemekle meşgul olan Bazaralı, Balbala’yı uğurlamaya gelen Aygerim’in yüzüne nasıl bakacağını bilemeyerek gitmek istemiyormuş gibi bakıverdi:
–
Bazaralı atını hafifçe ökçeleyerek Balbala’nın yanına geldi. Abay’ın evinin yanında bulunan ve oradakileri gözetlerken deminki sözü işiten, kıskanç ve soğuk bakışlı biri vardı. O, Kulınşak’ın beş kaskasından biri olan Manas’tı. Son grup da yola çıkınca Manas, Ayğız’ın evinde oturmakta olan Maybasar’la konuşmak için onu dışarı çağırttı. Şerefsizlik ve intikam kokan bazı şeyler anlattı:
–
Yüzü bembeyaz olmuştu. İri kamçısını sımsıkı tutan uzunca parmaklarında sabırsızlık gösteren hareketlenmeler vardı.
Maybasar Bazaralı’nın Nurğanım hakkındaki söylentisini işittiğinden beri dişlerini sıkarak yaşıyordu. Gözleri pörtledi, hırsla aldığı nefes burun delikleriyle genzini şişirdi, hiddetleniverdi. Bir anda durumu kavradı ve kısa hüküm verdi. Gizlice söylüyormuş gibi yaparak:
–
O akşam, Barlıbay yazısındaki Kunanbay obasından saçılır gibi her yöne dağılan gençlerden oluşan gruplar yollarının üstünde
Ağır aheste kalkarak deniz dalgası gibi etrafa yayılan bu türküler asil Birjan’ın sunduğu örnek hünerleriydi. Onun getirdiği hazineler bazen Emir ve Oralbay’ın şakıma sesleriyle yükseliyordu. Bazen de süzülerek zarifleşen, dalga dalga dönen, ama bir o kadar da güçlü olarak sergilenen ve alabildiğine uzak mesafelere kadar işittirilen ergen Balbala’nın, güzel bestekâr Ümitey’in ve kibarımsı Kerimbala’nın sesleriyle sır döküyorlardı.
Hepsinin de şımarıkça sevinerek coşkuyla söylediği türküler bazen
Türküsünde;
Ya;
Yahut; “
Veyahut;
Nakaratlar ise
Marifetli delikanlı Akimkoca daha fazla dayanamadı. Kendisinin çok özlediği bir oynaşının Jigitekler arasındaki obasına yöneldi, atını kamçılayarak gitti.
O akşamda, öğlen gibi temiz ve berrak akşamda parlak ay önlerini aydınlatırken, birinin sesi diğerine karışmadan türküler terennüm ederek giderlerken, gençliğe has nurları eritip birbirine ekleyerek coşan Oralbay sessiz ve sözsüz bir aşk aleviyle gelerek Kerimbala’yı kucakladı.
Ömründe kimseye yakınlaşmamış, kimse için yanmamış olan Kerimbala o anda pürüzsüz ak bilekleri ile parmaklarını Oralbay’ın boynuna dolamış, alabildiğine ateşli dudaklarıyla soğurur gibi öpmüştü onu…
Aynı akşamda, parlak aylı sır düşkünü akşamda Mırzağul ile diğer yoldaşlarını önden gönderen Emir ve Ümitey at üstünde gidememiş, ağır giderek geride kalmıştı. Aynı atadan türediği22 için yakınlaşmaları töreye uygun düşmeyen bu ikisi arasında kıvılcımlar saçılıyordu. Yasak koyan kaderin ağırlığı altında başbaşa kalan bu ikisi birbirine açılamıyor, içlerindeki ateşi tanıyamadan arzuyla yanıyorlardı… İkisinin bedenlerinde de iç çekişlerle kaynayan ve her nefeste döşlerine vuran sıcak bir dalga, can dalgası vardı. Yiğidin gücünü bitiren, nefesini tüketen, bütün mecalini götüren bu kudret ağırlığı sadece türkülerden destek alıyor gibiydi. İkisi de kendilerinden önce aynı yoldan geçen tutkun ve müptela insanların türkülerini ipek gibi alabildiğine hafif sırlara beleyerek, bir başka türlü bezeyerek söylüyordu.
Sesleri akşama karışırken omuzları birbirine değerek at üstünde ilerliyorlardı. Gittikçe birbirine yakınlaşarak at süren bu ikisinin ağarıp bozaran, kızıllaşıp yanan yüzleri henüz dolunaya yetmeyen yeni ayın ışığında parıl parıl parlıyordu. Yakınlaşmakta olan üzengileriyle üzengi kayışları üzerindeki gümüş işlemeler bazen birbirine değerek
Tobıktı soyu içinde Ümitey gibi giyinen kimse yoktu. Alabildiğine asil bir biçimde giyinmekle birlikte börkünü, şalını, kaftanını velhasıl tüm giyim kuşamını diğer genç kızlardan farklı bir biçimde yakıştırarak giyiniyordu.
Emir’in içini gitgide kaynatan şey Ümitey’in ökçesi kıpkısa olan parlak cizlavitinin güzel bir biçimde burnuna doğru sivrilişi ve özellikle bu parlak cizlavit içindeki mesli küçücük ayağı idi.
Parlak siyah cizlavit Ümitey’in güzelliğini, hususi bir üstünlüğünü ortaya koyan eklentiye benziyordu.
Diğer herkes kamçılayıp gitse de türkü söylemek isterken hızlı gidemeyip geride kalan ikili bir ağaçlık dibinde, ay ile gölge arasında aydınlanıp gölgelenerek kalakalmıştı. Emir elleri titreyerek Ümitey’in dizgin tutan elini tuttu ve nefesi kesilerek derdini döker gibi
–
Aynı akşamda, büyük sanatkârla ve tesirli türkülerle vedalaşılan akşamda, otağda kalan Birjan ve Abay’ın eğlence meclisinde Aygerim hâlâ türkü söylüyordu. O, ilk önce:
–