Esbike kırışık solgun yüzüyle sitemkâr kabağını kaldırdı, ağır azap altında ezilerek yaşadıkları vaziyetlerine değindi:
– Bize kim türkü dinlettirecek? Kaliyka mı, Ayğız mı? Sığırları sağarız, koyunları sağarız, yayık yayarız, yağını çıkarır irkit hazırlarız, kurut kaynatırız, irimşik11 hazırlarız, bunlardan vaktimiz kalsa üstümüzü başımızı yırtık pırtık bir şeylerle örtüp tezek yaparız.
– “Ölmediğimize şükredelim” desene efendim. Herkes yattıktan sonra gittiğim, bütün gün hiç görmediğim evimi derleyip toparlamaya da fırsatım yok. Eşikten geçer geçmez yıkılıp düşüyorum, şu dağlar gibi kaskatı kıvrılıyorum.
Bayan’ın hâlini iyi bilen Esbike de dert yandı:
– Bir “halat eğir”, bir “koşum eğir” deyip, iki ayağını bir pabuca sokarlar. Daha dün bana “biçare cariye, sen niye kasılıyorsun” demesin mi, vallahi kemiğime işledi. “Şanırak deveye binip12 gelen cariye sen değil misin? Senin kocan başı bağlı kulum Başibek değil mi” dediğinde, başıma değnekle vurulmuş gibi oldum. Beni böyle cariye, o biçare Başibek’i de kul edince atar tanım atmaz, görecek günüm doğmaz oldu. Daha ne diyeyim, diyen Esbike kazanın altındaki kor ateşi maşayla karıştırırken dudağını büzüştürerek ağlamaya başladı. İçin için ağlayarak konuşmasını sürdürdü:
– Ayaklarıma kara sular indirerek yaşasam da gidecek yerim, kuracak düzenim yok. Kızım Sakış “anneciğim türküleri dinleyeyim, ben gidebilir miyim” diyerek o kadar pervane oldu ki… Nihayet ona “gidersen git küntayım13” derken şöyle bir baktım da yetişkin kız olmuş yahu. Eşikten atlatıp insan içine çıkaracak hâli yok. Üstü başı benim üstümden de kötü, it dalamış gibi yırtık pırtık, diyen Esbike gözyaşlarını durduramıyordu.
Pişmiş süt dolu yayığı ileri geri sallayan Bayan, “Kaliyka ile Ayğızlar duymasın” der gibi Esbike’ye doğru ürkerek eğildi ve fısıltıyla konuştu. Dert ortağının elemlerini depreştirdi:
– Tan yeri birazcık ağarır ağarmaz, daha çalıkuşları bile ötüşmeden kalkıyoruz. Baybişeler yatıncaya kadar, ak evlerin tünlükleri kapanıncaya kadar bir lahza diz kırıp oturmadan çalışıyoruz, herkesten sonra yatıyoruz. “Herkes yatsa da enekem14 yatmaz” dediği biziz yahu. Yaz olsun kış olsun bitkin bir durumda yaşadığımıza bakmaksızın Ayğız’ın bana “sürtük cariye” diye lakap taktığını da biliyorsun ya! “Türkü” diyorsun, türkü bizim neyimize, dedi…
İki dertli başlarındaki ağır emek, verimsiz meşakkat hâlini dile getirerek feryat ediyordu. Kunanbay’ın büyük obasındaki hayvan bakıcısı kadınların sağım işleri ile yemek hazırlama faaliyetlerini yöneten katı yürekli kuması Ayğız’ın bunların başına musallat ettiği meşguliyet azabıyla sızlanıyorlardı…
Bu kara evin bitişiğindeki üç kanatlı yırtık çadırda, tam da o anda, uzaktan şakıyan türkü sesini işiten Esbike’nin kızı Sakış yırtık bir teğelti üzerine oturmuş, kırk pare olan eski elbisesinin dizine yama yapıyor, sesini çıkarmadan öfkeyle ağlıyordu. Kıvırcık saçlı kaygılı başını iki dizine eğmiş, kendi bahtsızlığına kederlenerek yanıyordu. Pek fazla beklentisi de yoktu. Hiç değilse şu yaşlı nine İyistey gibi türkü söylenen eve gitse, eşiğin önünde otursa, kimseyi rahatsız etmeden izlese, gizli saklı gözetleyerek ev ahalisini bir görüp dinlese yeterliydi. Fakat akşam Kaliyka gelmiş ve “Ayğız söyledi” diyerek sert bir biçimde yasaklamıştı:
– “Cariye Esbike ile kul Başibek’in açlıktan nefesi kokan kızı kötü devenin teğeltisi gibi sarkan dilenci kıyafetiyle ak evlere yaklaşmasın. Türkü neyine, evinden çıkmasın” dedi, deyip gitmişti…
Türkü nağmeleri oba üstünde süzülüyordu. Fakat onu yakından dinleyemeyen, uzaktan arzulayan ve hayalini kuranlar sadece Bayan ve Esbikegil değildi. Çitlerin baş tarafında sabahtan gece yarısına kadar kısrak sağan Bürkitbay da her kısrağı sağmaya başlarken yanındaki yardımcısı genç delikanlı Baymağambet’e ağır ağır sitemlerini döküyor, üzüntülerini dile getiriyordu. “Yabancı birileri işitmesin” der gibi göz ucuyla etrafı kolaçan ederek, usulca ve yumuşak bir ses tonuyla konuşuyordu. Çatık sarı kaşlı, keskin bakışlı, mavi gözlü genç delikanlı Baymağambet yaşlı Bürkitbay’ın elemlerini alabildiğine dikkatle dinliyordu.
Bürkitbay:
– Türkü söylüyor! Sabah akşam türkü söylüyor… Yaz boyunca konuk olan “o türkücünün yüzünü Bürkitbay bir kere olsun gördü mü” diye sorsana! Yok, yok, yok! Görecek fırsatım hani! Tan atar atmaz getirilip bağlanan elli kısrağı günde on kere15 sağıyorum. Bütün günüm kısrağıyla beraber çit başına bağlanan urganlı aygır gibi çitlerin arasında geçiyor. “Uljan’ın obası kımızsız kalmasın!” “Ayğız’ın sabası dolu olsun!” “Konuk evindeki iki saba ağzına kadar dolu dursun!” “Kaliyka’nın evi kımızsız kalmasın” diye diye kuruttular beni. Kendin de görüyorsun ya, karanlık çökünceye kadar bu obanın kısrakları çözülmüyor. Kısrakları çözüp serbest bırakınca da soyunmaya takatim yok, eve gider gitmez yıkılıyorum, diyordu.
Uzaktan yeni bir türküye başlandığını yarım yamalak duyan Bürkitbay sağımı bırakıyor, helkisini kaldırıyor, sonraki kısrağa doğru yürüyordu. Baymağambet ise sütten kesilmeyen kulunların birini götürüp bağlıyor, diğerini çözüp getirerek sağımı biten anasını emzirtiyor, bu arada sesi hayal meyal uzaktan gelen türküyü dinliyordu. Sonrasında ise tekrar; kısrağın kasığına giren, iki elini çabuk çabuk açıp yumarak meme uçlarını çekiştirirken kendi ağır kederlerini anlatmaya devam eden solgun yüzlü yaşlı Bürkitbay’ın dertlerini dinliyordu.
Bürkitbay:
– Yirmi yıl! Var gücümle çalıştığım yirmi yıl boyunca kısrak sağdım. Semiren kim? Bürkitbay olsa ya! Ayğız’la Kaliyka bir kâse kımız verecek olsa “boğazında kalsın” diyerek teke gibi çakar da zehrini de beraber yutturur ha! Bir de “son lokman olsun, sağdığından içsen olmaz mı? Daha sağarken kısrak sütünü bitirip tüketiyorsun” diye kahkahayla gülmezler mi? Ya ben! İki dizim su içinde, urlu gibi şişti. Bu sağımdan muzdarip olan iki elim ise koyun ayağı gibi, yel durmuşçasına devamlı sızlıyor. Gece yattığımda elim ayağım sancıdığında sabahı zor ediyorum, dedi…
Baymağambet Bürkitbay’ın her günkü sağıcı yardımcısı olmasa da onun elinin ayağının hastalıklarını biliyordu. Kendisi bazen şefkatli ve merhametli bir tavırla Bürkitbay’a akıl vermek, yardım etmek isterdi:
– Bıraksana, terk etsene bu kahrolası sağımı! Başka bir iş yapsan olmaz mı Büke, derdi.
Böyle anlarda Bürkitbay gülmek istese de gülemez, elemli yüzüne birazcık olsun keyif gelmez, sadece acı bir alaycılıkla dudaklarını bükerek tebessüm ederdi:
– Oy, biçare çocuk! “Terk etmem” mi diyorum? Fakat nereye gideyim, ne iş yapayım? Çocuklarım Beysembay ile Ağay henüz çok küçük. Böyle ayağı sakat, malûl bir adam olarak başka ne işe yararım, diye cevap verirdi…
Güzel şakınan türkülerin güneşli günde süzülen sesi hâlâ gelmeye devam ediyordu. Bazen kesilir gibi olsa da çok uzamadan tekrar başlıyor; kıyıdaki kara evler tarafına, çitlerin başına, bulak kıyısına kadar şakıyarak ulaşıyor ve nice canı türlü türlü duygulara sürüklüyordu: Birden kedere boğuyor, aniden gözyaşı döktürüyor, peşinden canlanan ağır hayallerle “ah” ettiriyordu…
Nehir kıyısındaki aksak taya binen kalkık burunlu cılız çocuk Baysügir de türkü söylendiğini duyunca obanın yakınına kadar gelmiş ve durduğu yerde tayının boynuna yapışarak dinlemeye koyulmuştu. Baysügir, bu zengin obanın ta en kenardaki dört kanatlı, eski keçeli, gösterişsiz evinde yaşayan kuzucusuydu. O, bu obanın eskiden beri maiyetindeki yoksul komşusu olan, şimdi bel fıtığı sebebiyle yattığı yer yatağında günden güne sararıp solan, kızböceği gibi sağa sola dönmeden kaskatı uzanan yaşlı ve kimsesiz Baytorı’nın oğluydu. Merak ve telaş içinde kuzularla ilgilenen çocuğun boğazından bütün gün bir lokma geçmemiş olsa bile türkü dinlerken açlığını unutmuş gibi tayının üstüne yatmış ve uzun süre dinlemişti. Obaya gelip, attan inip, eve yaklaşarak dinleyemezdi. Koyunlar obadaydı. Boyunlarından birbirine bağlanmış olan koyunların arasında helkisini kaldırıp belini bükerek yürüyen, sıcak güneşin altında başı kavrularak sağım yapan yaşlı annesini arada sırada görüyordu.
Obaya gelse kuzular meleşmeye başlardı. Böyle olursa, başına gelmeyen bela kalmazdı. Bu yaz iki defa dikkat etmeyip kuzuları melettiğinde Maybasar’dan işittiği küfür ile yediği dayaklar da aklındaydı. Şimdi kalabalık kuzu sürüsü Barlıbay nehrinin kıyısında sükûnetle yatıyor gibiydi. “Meleşmezler” diye güvenen çocuk tayıyla çitlerin başına kadar yaklaşmış, türkü dinlemeye koyulmuştu. Yorgunluk ve yalnızlık bezginliği çeken küçük çocuk kendi kendisini unutmuşa benziyordu. Uyku ile uyanıklık arasında meçhule dalmış, uzun süre öylece kalakalmıştı. Türkü sesinden başka her türlü sesi aklından çıkarıp atmış gibiydi. O, bu hâlde dururken bağırarak arkasından gelen öfkeli ve sert bir ses duydu. Yüğrük ve semiz bir atla dörtnala, bağırarak ve heybet göstererek gelen yine Maybasar idi:
– Babanın… ! Başı türküde kalasıca, senin gibi sümsüğe de mi lazım türkü! Gözünü oyarım, diyerek ve uzun değnekli kamçısını havada döndürerek geliyordu. Korkusundan aklı başından uçan çocuk, can havliyle arkaya doğru irkilince düşeyazdı. Birden başını kaldırıp etrafa bakınca Maybasar’ın hiddetinin sebebini de görmüştü. Az önceki bir vakitte su kıyısında serilip yatan kalabalık kuzu sürüsü şimdi nehir gibi akarak ve yüksek sesle meleşerek obaya doğru geliyordu. Kuzularının sesini duyan birbirine bağlı koyunlar da meleşmeye başlamıştı.