реклама
Бургер менюБургер меню

Мигель де Сервантес Сааведра – Don Kişot (страница 2)

18

– Saygı değer şövalye, rica ediyorum. Sevgilinizin küçük bir resmini bile görmemiz yeterli. Bilmediğimiz bir şey için and içip günaha giremeyiz, dedi.

Sinirlenen Don Kişot, konuşan adama öyle bir saldırdı ki, eğer zayıf atı tökezleyip şövalyemiz yere yuvarlanmasıydı, tüccarın işi tamamdı. Atının yanında sürüklenen Don Kişot, ağır miğferi ve zırhlarıyla boylu boyunca yere uzandı. Doğrulacak gücü kendinde bulamadı. Kafasını kaldırarak:

– Kaçmayın alçaklar! Atım tökezlemeseydi ben size gösterirdim! diye bağırdı.

Tüccarlar uzaklaşıyorlardı ancak içlerindeki katı yürekli bir katırcı dönüp, Don Kişot’un kargısını parçaladı. Bir parçasıyla onu kıyasıya dövdü. Yerde yatan şövalye yediği dayağa karşın bağırmaktan geri durmadı. Yolcuları tehdit etti. Sonunda katırcının kolundan çekerek oradan uzaklaştırdılar.

Yediği dayaktan her tarafı çürük içinde kalan Don Kişot, bir türlü yerinden kalkamadı. Gezginci şövalyelerin başına böyle aksiliklerin gelebileceğini düşündü. Bütün suçu atında buldu. İnleyip dururken şansı yaver gittiğinden olacak ki, bir yolcu gözüktü. Hemen yerde yatan şövalyenin yanına koşarak, onu kaldırmaya çalıştı. Yaralarına bakarken onu hemen tanıdı.

– Bay Keşada, nasıl oldu da bu hâllere düştünüz? dedi.

– Don Kişot, söylenenleri umursamadı. Atının tökezlemesinden dolayı başarısının engellendiğini anlattı. Köylüsü Don Kişot’u eşeğine zorlanarak bindirdi. Çevresindeki kırık parçaları da topladı. Köye yaklaşınca akşamın olmasını bekledi. Kimsenin Don Kişot’u böyle görmesini istemiyordu. Karanlık basınca Don Kişot’u evine bıraktı.

Köyün papazı ile berberi de evdeydi. Kâhya kadını teselli etmek için gelmişlerdi. Kâhya kadının sesi dışarıdan duyuluyordu:

– Papaz efendi, efendimin başına bir şey mi geldi acaba? Altı gündür ortalarda yok. Kendi kendine konuşuyordu hep. Şövalye olmaktan, dünyayı dolaşmaktan söz ediyordu. Atı ve zırhlı elbiseleri de alıp gitti.

Yeğen kız da berbere dert yanıyordu:

– Ah Nikola Usta, amcam kitaplarını okur sonra da kılıcını çekerek odanın duvarlarına saldırırdı. Kan ter içinde kaldıktan sonra devleri, canavarları hakladığını söylerdi. Bu durumu daha önce size anlatmalıydım.

Köylü bunları duyduktan sonra kapıdan seslendi:

– Bakın size kimi getirdim?

Telaş ve heyecanla kapıya koştular. Eşeğin üstünden inmeyen şövalyeyi kucaklamak istediler.

Don Kişot bağırdı:

– Hepiniz geri çekilin. Atımın yüzünden yaralandım. Beni yatağıma götürerek, büyücü Urganda’yı çağırın. Yaralarımı sararak beni iyileştirsin.

Kâhya kadın:

– Gördünüz mü başımıza gelenleri? Urganda denen adamın yardımı olmadan da onu iyileştirebiliriz, dedi.

Yatağına uzanan Don Kişot, on devle savaştığını, sonunda atından düşerek yaralandığını anlattı. Bunun üzerine köyün papazı:

– Demek işin içine devler de girdi. Yarından tezi yok, ben bütün devleri ateşe vereyim de günlerini görsünler, dedi.

Daha sonra Don Kişot’a birçok sorular soruldu ama o hiçbirini cevaplamadı. Karnını doyurduktan sonra uyumak istiyordu.

Ertesi gün, papaz eve geldi. Don Kişot’un uyanmadığını anlayınca, kitapların bulunduğu odayı sordu. Kız yeğen, amcasının bu zararlı kitaplardan kurtulması için gerekeni yapmaya hazır olduğunu açıkladı. Odaya çıkıp kitapları gözden geçirmeye başladılar. Bu odada yüzlerce kitap vardı. Papaz içinde işe yarar kitap var mı diye bakarken, Don Kişot uyanmış avazının çıktığı kadar bağırıyordu:

– Hey yiğit şövalyeler! Çarpışma başlıyor, hazır olun!

Bunları duyunca kitapları bırakıp Don Kişot’un yanına koştular. Don Kişot, kılıcını duvarlara çarpıyor, şövalyelerle çarpışıyormuş gibi bağırıyordu. Papaz onu yatıştırmak için:

–Üzülmeyin aziz şövalye, dedi. Bugün yitirdiklerinizi yarın kazanacaksınız. Biraz daha kendinizi toparlayınız.

Don Kişot.

–Çok yorgunum ama iyi bir kahvaltı hazırlanırsa kendimi toparlayabilirim, dedi.

Kahvaltısını yapan Don Kişot, yeniden uykuya daldı. Bunu fırsat bilen kâhya kadın, bütün bu kitapları bir başka eve götürüp sakladı.

İki gün sonra ayağa kalkan Don Kişot, hemen kitap odasına gitti. Kitaplarını bulamayınca, kâhyaya geldi. Kitaplarına ne olduğunu sordu. Kâhya kadın:

– Kitapları da, kitap odasını da şeytan alıp götürdü, dedi.

Kız yeğen de, kitapları büyücünün götürdüğünü anlattı.

– Sen ayrıldığın gece, bulutlardan bir büyücü geldi. Evi sisler içinde bırakarak kitapları alıp gitti.

“Onlar amcamın kitaplarıdır, bırak!” dedimse de dinlemedi beni, dedi.

Don Kişot, büyücünün kendisine düşman olduğunu söyledi ama şövalyelerle dövüşüp onları ayaklarının altına almasına engel olamayacağını anlattı. Bunun üzerine kız yeğeni:

– Çok haklısın amcacığım ama evde oturmak, çarpışmaktan daha iyi değil mi? dedi.

Don Kişot, dalgın dalgın yeğenini cevapladı:

– Ey benim sevgili yeğenim. Bu işlerden hiç anlamadığın belli. Ben dövüşmek için onları bulmazsam, onlar gelir beni bulurlar. Bir şövalye için dövüşmek zorunludur.

Don Kişot, kitapların kaybolmasından sonra on beş gün sessiz sedasız evde kaldı. Papaz ve berberle sohbetler etti. Bu arada, yoksul komşusu Panza’yı da ayartmayı ihmal etmedi. Onu kendisine seyis yapmayı düşünüyordu.

Seyis işini çözen Don Kişot, para bulmak için bazı eşya ve tarlalarını yok fiyatına sattı. Birkaç kuruşu olunca, komşuların birinden kalkan satın aldı. Panza, yanında eşeğini de götürmeyi tasarlıyordu. İyi bir şövalyenin seyisi de ata binmeliydi. Don Kişot, bu işi karşısına çıkan birini yendiği zaman atını alarak sağlayacaktı. Bu nedenle seyisin eşeğiyle gelmesinde bir sakınca görmedi. Hancının dediği gibi yanına yedek çamaşırlar almayı da unutmadı.

Bir gece Don Kişot ile seyisi Panza, kimseye görünmeden köyden çıktılar. Hızla uzaklaştıkları için köylüler aramaya kalksalar bile onları bulamayacaklardı. Seyis Panza, belindeki kese ve matarasıyla eşeğin üzerine öyle bir kurulmuştu ki, kendini şimdiden bölgenin valisi gibi gördüğü belli oluyordu ama Don Kişot’a kendini vali yapıp yapmayacağını sormadan da edemiyordu. Don Kişot:

– Sen meraklanma dostum, dedi. Şövalyeler arasında eski bir gelenek vardır. Ele geçirdikleri ada veya bölgelere seyislerini vali olarak atarlar. Vali olacağın günler yakındır.

Saf köylü, buna çok sevindi. Bir an önce karşılarına şövalyelerin çıkmasını ve efendisi Don Kişot’un onları alt etmesini bekliyordu. Böyle tatlı düşler kurarak ilerlerken, az ötedeki düzlükte otuz kırk kadar yel değirmeni gördüler. Don Kişot seyisine dönerek:

– İşte Tanrının karşımıza çıkardığı fırsat, dedi. Bu devlerin hakkından gelince mal ve mülklerine el koyup zengin olacağız.

– Ama efendimiz onlar dev değil yel değirmeni. Devin kolları sandığınız şeyler de değirmenlerin kanatlarıdır. Bu kanatlar rüzgârda dönerek değirmen taşlarını çevirirler.

– Senin bu serüvenlere aklın ermiyor anlaşılan. İstersen sen burada bekle ve başarım için dua et, dedi.

Don Kişot, kendisini sevdiğinden haberi bile olmayan Toboso üzerine ant içerek, kargısını eline aldı. Kalkanını sıkıca tuttu. Atını değirmenlere doğru çevirdi.

Sonra da dörtnala değirmenlerin üzerine doğru koştu. Tozu dumana katarak, önüne çıkan ilk yel değirmeninin kanatlarına kargısını sapladı. Kargı eğilmişti ancak kanatlara saplanıp kalmıştı. Rüzgâr kanatları hızla çevirdiği için Don Kişot, atıyla birlikte havalandı. Sonra da değirmenin önündeki tarlaya düştü.

Panza, hemen efendisinin yanına koştu. Onun atıyla birlikte yere çakıldığını, kıpırdayacak hâlinin kalmadığını gördü. Telâşla:

– Ben size dememiş miydim efendimiz. Tanrı sizi korusun. Ne hâllere düştünüz? diye bağırıp durdu.

Don Kişot, zorla gözlerini açarak seyisini teselli etmeye çalıştı.

– Üzülecek bir şey yok dostum, dedi. Kitaplarımı götüren büyücünün işidir bu. Tam hücuma geçince devleri yel değirmeni hâline getirdi.

Seyisin yardımıyla ayağa kalkan ve üstünü başını düzelten Don Kişot, yeniden yola koyuldu. Biraz ilerledikten sonra:

– Çok canım yanıyor Panza, dedi ama hiç sesimi çıkarmıyorum. Çünkü gezginci bir şövalyeye yarala-rından ötürü inlemek yakışmaz.

– Ama ben yaralanırsam avazım çıktığı kadar bağırabilirim değil mi efendimiz?

– Seyisler yaralanınca bağırmazlar diye kitaplarda bir yazı okumadım. Bu nedenle inlemekte de, bağırmakta da özgürsün dostum.

Epey yol aldıktan sonra bir korulukta gecelemeyi uygun buldular. Panza, torbasından çıkardığı ekmekle peyniri yedi. Matarasındaki şaraptan içti. Don Kişot ise ağzına bir lokma koymadığı gibi sabaha kadar da uyumadı. Sevgilisini düşünmek ona yetti.

Sabah, Don Kişot seyisini uyandırmasaydı, kuş cıvıltıları, güneşin ok gibi üzerine düşen ışıkları onu uyandıramayacaktı. Çünkü Panza, yaralı olmadığı gibi karnı doymuş, kafayı çekmiş olarak yatağındaki gibi rahat uyumuştu. Yeniden yola koyuldular. Öğlene doğru Madrit ile Endülüs arasındaki yola çıktılar. Don Kişot:

– Seyis dostum, burada her türlü serüveni yaşayabiliriz, dedi. Bu yol işlek bir yere benziyor. Efendinin en büyük tehlikeleri bile göze alacağını unutma. Güç durumda kalsam bile bana yardım etmeye kalkma.

– Siz meraklanmayınız efendimiz. Ben zaten kavgadan hoşlanan biri değilim. Canımı tehlikeye atmaya da hiç niyetim yok.

– Buna sevindim ama yine de hatırlatayım istedim. Sakın ben dövüşürken beni korumaya kalkma. Sonun fena olur.

Böyle konuşarak yolda ilerlerken, karşıdan gelen iki papazı gördüler. Papazlar, güneşten korunmak için kartondan birer maske takmışlardı. Don Kişot papazları görünce sevindi. Seyisine dönerek: