Ömer Seyfettin – Yüksek Ökçeler (страница 3)
“Büyükleri küçükler, zenginleri fakirler, kuvvetlileri zayıflar; güzelleri çirkinler çekemez. Sen de benim güzelliðimi çekemedin. Sen çirkindin. Ben güzeldim.”
“Hayır, hayır, senin güzelliðinin ehemmiyeti yok! Ben zavallı tavuklara ettiðin zulümlere kızdım!” diye haykıracaktım. Sesim çıkmadı. Amma zihnimden geçen cevabımı o, yine işitti:
“Tavuklara zulüm mü? Hay aptal kız, hay…” diye tıpkı bir insan kahkahasıyla odayı çınlattı. “Tavuklara zulüm, ha… Bu zulüm tavuklara lütuftur, nimettir. Onlar dövüldükçe sevinirler. Gagalandıkça neşeleri artar, benim nazarımın altında birbirleriyle ne kavga ne gevezelik edebilirler. Ben olmadım mı yumurtlamayı filan bırakırlar. Hepsi iðrenç birer obur kesilir. Bir solucan, bir böcek için onu yirmisi boðuşmaya başlar. Ne vuran ne döven ne dayak yiyen ne bulunmuş şeyi kapan bellidir. Hasılı bir curcuna… Ama boðazları doydu mu yine hepsi meyus olur; birer köşeye çekilir, pinekler.”
“Fakat rahat ederler!” demek istedim.
“Rahat ne demek; tembellik, miskinlik, uyanık uyumak, diriyken ölmek deðil mi? Rahat, rahat! Yorgunluksuz rahat, dünyanın en aðır azabıdır. Tavuklar ben yokken deðil, asıl ben varken rahat ederler.”
“Hayır, hayır… Hayır işte!” demek istedim.
Güzel ejderhanın gözleri hiddetten tekrar tutuştu. İbiðinden kırmızı alevler çıktı. Mahmuzları çatırdadı; kanatları bir şimşek gibi aydınlıklar saçarak gürledi. Sanki binlerce metreden üzerime atıldı, haykırdım. O vakit kâbus bozuldu. Rüya başladı. Bu kocaman horoz saçlarımı yoluyor, üstümü başımı didik didik ediyordu. Kafamı gagasının çift uçlu bir hançer gibi deldiðini, pençelerindeki tırnakların omuzlarıma, kaburgalarıma saplandıðını duyuyordum. Kendimi karyoladan aşaðı attım. Kapıya doðru kaçarken beni yine tuttu. Gagasıyla havaya kaldırdı. Tıpkı Pamuk’a yaptıðı gibi yere çarptı. Boynumu halıya sürtüyordu. Haykırıyordum. Gece kandili birdenbire sönmüş, oda zifiri karanlık kesilmişti. Ateşten bir canavar gibi yalnız horoz parıldıyor, altın kırmızısı alevler duvarlarda uçuşuyordu. Baðırıyordum. Beni öldürüyordu…
.....
Uyandıðım vakit ter içindeydim. Kim bilir ne kadar çırpınmıştım… Yorgan aşaðı düşmüştü. Baş yastıðımın bir tanesi göðsümün üstündeydi. Saçlarım daðılmıştı. Hele vücudum… Âdeta kımıldayamıyordum. Sanki bütün kemiklerim kırılmıştı. Fakat ne tatlı, ne hoş, ne ruhani bir ıstırap Yarabbi! Bu korkunç rüyaya tekrar dönebilme ihtimali olduðunu bilseydim hemen gözlerimi kapayacaktım. Hakikaten acının, korkunun, zulüm görmenin, dayak yemenin, gagalanmanın, didiklenmenin pek başka bir lezzeti var! Mazlumun duyduðu bir lezzet ki zalim bunu tahayyül bile edemez! İstemeye istemeye altüst olmuş yataktan kalktım. Aşaðı inerken balkona saptım. Dirseðimi kenara dayadım, bahçenin perişan hâline dalgın dalgın bakmaya başladım. Burası tamamıyla bir harabeydi. Ne vakitten beri tavuklar yumurtayı kesmişlerdi. Duvar diplerinde kötürüm gibi yatıyorlar, daha yeni sabah olduðu hâlde sanki uyukluyorlardı. Sebepsiz bir yeis! Bir keder! Bir soðukluk! Bir ölüm soðukluðu! İçimden:
“Demek eski şen hayat, eski gürültü, eski hararet hep horozdanmış!” dedim.
Gözümle beraber hatıram da açıldı. Kümesin bir aylık tarihini aklımdan geçirdim. Tavukların nizamı, intizamı hakikaten bozulmuştu. Vaktiyle kümese girmiyorlardı. Horoz saðken dövüşmezlerdi. Şimdi birbirlerinin gözlerini oyuyorlardı. Bunlara bir baş, bir efendi, bir kral lazımdı. İşte kümes horozsuz kaldı mı perişan oluyordu. Ben sözde tavukları semirtmek için zavallı, zalim efendilerini öldürmüştüm. Hâlbuki onun zulmü lütufmuş!
Biraz semirdiler… Ama hepsi son derece arsız, yüzsüz, hırsız, tembel oldu. Yumurtlamak kalktı. Gıt gıdak sesleri kesildi. “Yarın mutlaka bir horoz buldurmalıyım.” diyordum. Yine dayak, gürültü, hareket başlayınca bu sersem, bu daðınık hayvancıklar bir yere toplanacak, uykuyu, uyuklamayı, pineklemeyi bırakıp güzel güzel yumurtlamaya, civciv çıkarmaya koyulacaklardı; Hayat da, yani saadet de bundan başka bir şey miydi?
“Ne yapıyorsun orada?”
Başımı çevirdim; annem…
“Üşüyeceksin, böyle çırılçıplak! Sabah rüzgârına karşı…” dedi.
“Şey....”
“Ne?”
“Düşünüyordum ki…”
“Ne düşünüyordun?”
“Kümesin nizamını bozmak olmayacak!”
“Ne demek bu?” diye hayretle yüzüme baktı. İzah ettim:
“Bir horoz lazım anne! Tavuklar işte bir aydır yumurtayı kesti. Şu rezalete bakın, yatalak gibi uzanmışlar. Hepsinin gözü bahçe kapısında… Yemden başka bir şey bilmiyorlar.”
Annem:
“Pekâlâ! Babana söyler, aldırırız bir tane.” dedi. “Ama üşüyeceksin. Çabuk haydi içeri gir, üstüne bir şey al.”
Üstüme bir şey almak mı? Heyhat, hararetten yanıyor, tutuşuyordum. Sabahki kâbus beni ateş içinde bırakmıştı. Hâlâ, evet saçlarımın dibi, alnım ter taneleriyle sırılsıklamdı. Balkondan içeri girdim. Yukarı giderken kendimi tutamadım. Anneme döndüm:
“Yalnız kümesin nizamını deðil, başka nizamları da bozmamalı!” dedim. Annem anlamadı. Yüzüme dikkatli dikkatli baktı.
“Dünyanın nizamını da bozmaya gelmez…” diye bir kahkaha attım. Yukarı kaçtım. Şüphesiz ne demek istediðimi anladı. Şüphesiz arkamdan “Deli kız! Deli kız!” diye gülümsedi.
Şüphesiz ince uzun kaşlarını yukarı kaldırarak ukalalık edeceði zamanlarda yaptıðı gibi yavaş yavaş başını salladı! Evet, dünyanın nizamını bozmaya gelmeyecek. Yani… Yani işte… Horozsuz kümes mezarlıða benziyor vesselam!
NEZLE
Tek atlı arabasının pufla, ipek şiltesine uzanmış; kuş tüyünden, iri, pembe yastıklara dayanmış, gözleri açık uyur gibi duran Masume Hanım yoldan yaya geçenleri hiç görmüyordu. Ufuktan kırk elli mızrak boyu yükselmiş yakıcı güneşin, beyaz keten tenteden süzülen ince, görünmez huzmeleri, sık kıvırcık kirpiklerini, kavuniçi başörtüsünün altın pullarını, erguvani yeldirmesinin hareli kıvrıntılarını yaldızlıyor; arabanın mavi ipek perdelerini hiçbir rüzgâr kımıldatmıyordu. Bugün Hıdrellez’di… Bütün halk Çırpıcı Çayırı’na akıyordu. Sucular, şerbetçiler, yemişçiler, kâðıt helvacılar, harrupçular, oyuncakçılar, gazinocular, macuncular, simitçiler, şekerciler… Daha birçok ayak satıcısı, yolun fesli, takkeli, sarıklı, şapkalı, arakiyeli, yeldirmeli, kavuklu, çarşaflı alaca kalabalıðına karışmış, baðırarak, alışveriş ederek yürüyordu. Gök bulutsuzdu. Hava o kadar sıcak, o kadar sıcaktı ki… Yorulan irili ufaklı külhanbeyleri dinlenmek için kenarda hendeklerin üstüne baðdaş kurmuşlar, yazma mendilleriyle terlerini siliyorlar; geçenlerin arasından tanıdıklarına hep bir aðızdan:
“Uç baba torik!” diye baðırıyorlardı.
Masume Hanım’ın arabasını çeken yaðız at, denizden çıkmış gibi sırılsıklamdı. Yelesinden, dizlerinden, kuyruðunun ucundan sular damlıyor, sırtından açık mavi bir duman tabakası kalkıyordu. Zavallı hayvan bir saattir üç yüz okkadan fazla bir yükü sürüklüyordu. Dizginleri kullanan Himmet, çam yarması bir Anadolu uşaðıydı. Dik yokuşlarda bile –ata yardım için– bir dakikacık bile inmiyor, habire kamçıyı yapıştırıyor, yanından geçen çift atlı, narin, hafif faytonlarla yarışa kalkıyordu. Hele aðırlıðıyla yayları birbirine yapıştırarak hiç elastikiyetlerini bırakmayan Masume Hanım, Himmet’in ikisi kadardı. Şişman deðildi. Fakat o derece iri idi ki… Kafdaðı’nın arkasından insanların içine gezmeye gelmiş, bir dev padişahının kızı sanılacaktı. Bununla beraber ablak yüzü çok renkli, çok güzeldi. Al yanaklarından, kırmızı küçük dudaklarından sıhhat taşıyor, büyük siyah gözlerinde alevli kıvılcımlar parlıyordu. Çırpıcı Çayırı’nın daimî seyircileri onu iyice tanırlardı. Daha arabasının yaðız atını, mavi perdelerini uzaktan görür görmez:
“Hişt ulan! ‘Ay dede’ geliyor!” diye birbirlerini dürterler, seyretmeye hazırlanırlar; soðuk, tatsız, münasebetsiz laflar atarlardı. Bugün sıcaðın tesirinden mi, Hıdrellez’den mi her nedense, seyirciler arsızlık için çayıra varmasını beklemediler. Daha yolda tacize başladılar:
“Ah anam, yıkıl da altında kalayım!”
“Karnıma bas da canım aðzımdan ‘ah’ diye çıksın…”
“Kaymak mısın, mübarek!”
“Bakayım da hiç olmazsa gözüm doysun!”
“Muşamba deðil, sana can fener, can fener…”
“Uç baba torik!”
İlah, ilah…
Masume Hanım, her vakit kendini hiddetlendiren, yüzünü buruşturan bu münasebetsizliklerin hiçbirini duymuyordu. Bugün ruhunda bir keder vardı. Gizli, derin, teselli kabul etmez bir matem canını sıkıyordu. Çünkü, işte, bu Hıdrellez otuz dokuz yaşına girmiş bulunuyordu. Tam on seneden beri duldu. Ömrü bir rüya gibi geçiyor; günler, haftalar, aylar, yıllar bir saniye kadar hüküm sürmüyordu. Zengindi. On sene evvel ölen ihtiyar, inmeli kocasından Edirnekapısı’nda koca bir konak, birçok mal, bir han, iki hamam kalmıştı. Ah, işte on senedir tekrar varacak, boyu boyuna uyar, hotozu hotozuna uygun bir adam bulamamıştı. Kendini isteyenler hep cılız, sıska, ihtiyar, bunak adamlardı. O, genç, dinç, kendisi kadar kuvvetli bir koca istiyordu.
Bu, vardıðı zaman canlı bir ölüye benzeyen eski kocasının daha saðlıðında uzun uzadıya kurduðu bir emel, bir arzuydu. Bu, onun en samimi, en azgın bir mefkûresiydi. Amma böyle bir bey, bir efendi çıkmıyordu. Üç bin şu kadar gün kısmetini bekledi. Adaklar adadı. Bakıcılara, niyet kuyularına, Tezveren Dede’ye gitti. İstediði bir türlü gelmiyordu.
Araba birdenbire sarsıldı. Masume Hanım daldıðı hülyalardan uyandı. Etrafına bakındı. Yolun üzerindeki bir sel yarıðını geçmişlerdi. Himmet, atı kırbaçlıyor, alabildiðine: