реклама
Бургер менюБургер меню

Ömer Seyfettin – Yüksek Ökçeler (страница 2)

18

“Buna taze gübre yaradı.”

Hayır… Ona gübre yaramamıştı. Horozun zulmünden, horozun itisafından, horozun dayaðından kurtulmak yaramıştı. Çünkü ahırın bütün gübreleri her hafta tavukların bahçesine taşınıyordu. Pamuk rahattan, saadetten, fena muamele görmemekten o kadar şişti ki… Artık hızlı yürüyemiyor, ördek gibi sallanıyordu.

Babam:

“Bu tavuðu keselim, yüreði yað baðladı. Çatlayacak!” demeye başladı.

Rica dinlemek âdeti deðildi. Yalvarmama, yakarmama aldırmadı. Ahırın avlusunda cehennemden cennete düşmüş bir mesut gibi yaşayan zavallı Pamuk’ukestirdi. Horozun yanındaki tavuklar yine tüyleri yoluk, yine sıska, yine kirliydi. Tüyleri temiz, kanlı canlı, mesut yalnız horozdu. Hepsine zulmederek yalnız kendi sefa sürüyordu. Her hareketi küstahça, her hareketi kaba idi. Bütün kümes halkı sanki onun gaga yarasını almak, ayaklarının çamurlarına kanatlarını silgi yapmak için yaratılmıştı. Garezim büyüyor, büyüyor, bütün ruhumu kaplıyordu. Bazı geceler bu horoz, bir kabus içinde karyolamın başına konar, dayanılmaz hakaret tokatlarının boðuk seslerini andıran kanat çırpışlarıyla öterdi:

“Kalkınız, benim keyfime hizmet ediniz!”

Tavrı, kümese, tavuklara, bütün bahçeye tahakkümü, çekilmez kurumu bana o kadar tesir etmişti ki! Yavaş yavaş, her vakit sebepsiz bir hiddetten köpüren babamı da bu horoza benzetmeye başladım. Onun da tipinde bir horozluk vardı. Gözleri dikti, yuvarlaktı. Kalıpsız kırmızı büyük fesi tıpkı bir ibik gibi duruyordu. Öfkesiyle evi tir tir titretirdi. Annem otuz senelik karısı olduðu hâlde daha yanında cigara bile içmiyordu. Kardeşlerim, aðabeyim, bahçedeki yavru horozlar gibi aðız açamazlar, ona cevap veremezlerdi. Dikkat ettim, babam horoza benzediði gibi şale tarzında yapılmış evimiz de büyük bir kümese benziyordu. En iyi tünek, yani yukarıdaki balkonlu salon babamın yatak odasıydı. Biz, bütün ev halkı bir sürü tavuk… Nazarında hiç ama hiç ehemmiyetimiz yoktu. Hizmetçileri döver, uşakları kovar, mutfaða karışır, kardeşlerimi azarlar, anneme gık dedirtmez, bana göz açtırmazdı. Evde münhasıran yalnız o vardı. Kümeste horozun olması gibi… Yalnız o… Biz hep onun esirleri… Son posta geldikten sonra bile o gelmeden sofraya oturamayız, bazen gece yarılarına kadar beklerdik. Ehemmiyetsiz bir şeye hiddetlendi mi küfürleri hepimize birden tevcih ederdi:

“Allah hepinizin belasını versin!”

“Benim ekmeðimi yiyen azar…”

“Hepsini gebertsem öfkemi alamayacaðım vallahi…”

Evet, horoz kümeste, babam evde hüküm sürüyordu. Mahiyetçe, tabiatça, zihniyetçe, kabalıkça, nezaketsizlikçe aralarında zerre kadar fark yoktu. Kümesteki tavuklar gibi evde de babama karşı koyacak yoktu. Sedası, yakınlara düşen bir yıldırım gibi camları zangırdatırdı. Onun dehşetinden ürken yavru horozlar meydanı boş bulunca ötmeye özenirlerdi. Belliydi ki yalnız müstakil bir kümes bekliyorlar.

Bir gün anneme babamın bu hâllerinden şikâyet ettim. Zavallı kadın:

“Yavrum.” dedi. “Bütün erkekler böyledir.”

“Bütün erkekler böyle mi?”

“Evet.”

“Hepsi böyle sert mi olur?”

“Elbet. Kadın yumuşak! Erkek sert!”

“Bu olur mu ya anneciðim? Biz de insanız…” diye itiraz edecektim. Lafımı aðzıma tıktı:

“Dünyanın nizamı böyle kurulmuş! Kadın, kadın! Erkek, efendi! Namuslu insanlar bu kaidenin dışına çıkamazlar.”

Bu münakaşadan sonra sinirlerim bozuldu. Son derece meyus, bahçeye indim. Horoz yine işi azıtmış, tavukların birini bırakıp, birisini altına alıyor, zavallıları kovalıyor, tuttuðunu dövüyor, hasılı ortalıðı altüst ediyordu. Eðer o olmasa bu güzel, bu sevimli, bu haluk, bu muti tavukçuklar mesut olacaklar, Pamuk’un ahırda semirdiði gibi rahattan şişmanlayıvereceklerdi. Hepsini bir anda kurtarmak aklıma geldi. Bu bir şimşekti. Sanki aynı zamanda kümesi bu zalimden kurtarmakla evdeki esirliðimizin hıncını da almış olacaktım. Kilere koştum. Bir avuç arpa aldım. “Geh, geh, geh” diye tavukları çaðırdım.

Bermutat önde horoz koşuyordu. Öteki avucumda kocaman bir taş sakladım. Arpaları ayaklarımın dibine döktüm. Horoz bugün daha ziyade parlıyordu. İbiði daha kırmızıydı. Boynunun tüyleri bir sorguç gibi esirden kıvılcımlar saçıyordu. Önüne geçmek isteyen tavuklara hiddet sesleri çıkararak, zavallıları gagalayıp baðırtarak tek başına yaklaştı. Taneleri birbiri arkasına, hırçın bir acele ile yutuyordu. Yavaşça taşı kaldırdım. O farkına varmadı. Parlak sırtı bir pehlivanın arkası gibi genişti. Omuzlarının, kanat başlarının arkasına baktım. Avucumdaki taşı bütün kuvvetimle baktıðım noktaya indirdim. Horoz acı, sert, keskin, dehşetli bir ses çıkardı. Taş bir tarafa fırladı. Tavuklar kaçıştı.

Yere uzanmış kanatları, yırtıcı demir çengellere benzeyen çirkin ayakları titriyordu. Aðzından dili çıkmıştı. Tavuklar zalimin ölümüyle nail oldukları hürriyeti tabii birdenbire anlayamadılar. Ben içeri girdim. Ertesi gün babam horozun ölüsünü bulunca küplere bindi:

“Duvardan çocuklar girmiş, taşla öldürmüşler!” diyordu.

Korkudan herkes acıdı, matem tuttu. Yalnız ben sesimi çıkarmadım. İşte bir hafta var ki tavuklar mesut… Tepelerindeki kellik, yavaş yavaş çıkan tüylerle kapanıyor.

Babam bahçeye her çıkışında:

“Ah zavallı horoz! Benim adamlarım adam deðil ki… Bir bahçeyi muhafaza edemezler! Horoz deðil, mübarek sülündü, sülün…” diye matemini tazeliyor, ben içimden “Ooh!” diyorum.

Bu horoz babamın fikrince tavukları o kadar idare edermiş ki… İdare, yani dayak, hepsinin tüylerini yolup kafalarını kel etmek! Allah için kendi de bizi güzel idare ediyor!

Zengin olduðumuz için, görücüler bizim bu uzak köşke gelmekten hiç usanmıyorlar. Tabii hiçbirisine çıkmıyorum. Ezberden beðeniyorlar. Beni istiyorlar. Annem babam vermeye kalkıyor. Diyorum ki onlara:

“Kocaya varmayacaðım, kocaya varmayacaðım!”

“Niçin varmayacaksın?”

“Niçinse niçin…”

İşte aldıkları cevap! Fakat ben niçin varmayacaðımı biliyorum. Erkeðin, bir horozdan farkı olmadıðı için! Horozlu kümes! Kendi köşkümüzde su mu çıktı? Ben horozsuz bir kümes, yani kocasız bir ev istiyorum. Efendisiz, kumandasız, âmirsiz, emirsiz bir hayat istiyorum. Pamuk’un ahır avlusunda geçirdiði mesut, gamsız, rahat, sakin, tatlı hayatı istiyorum. Annem diyor ki:

“Dünyanın nizamını bozamazsın, her kadına mutlaka bir erkek lazım!”

Eðer bu doðruysa babamın kahrı kâfi deðil mi? O ölürse evimizde büyüðün korkusundan ötemeyen kaç tane yavru horoz var! Peki kümeslere tıkılmakta, yabancı horozların gagalarını yemekte mana ne?

DÜNYANIN NİZAMI

Bir genç kızın defterinden kopya edilmiştir.

Bir ay geçmeden fikrim deðişti! Amma öyle yavaş yavaş deðil… Birdenbire! Bugün anneme hak veriyorum. Dünyanın nizamı bozulmayacak! Ben de her kız gibi mutlaka bir kocaya varmalıyım. Hani kati kararım? Gülmekten katılıyorum:

“İstemem, istemem, kocaya varmayacaðım!”

“Niçin?”

“Niçinse niçin… İstemem, istemiyorum!”

?

!

Acaba bu densizliklerime sahiden inanıyorlar mıydı? Deli gibi kalk, zavallı horozu öldür, sonra erkeklerin tabiatı, esas itibarıyla bu hayvana benziyor diye ölünceye kadar kocaya varmaktan vazgeç… Olur iş deðil… Ben hakikaten biraz… Şey… Haydi neyse söylemeyeyim!

Fikrimin birdenbire deðişmesine yine bu öldürdüðüm horozun hayali sebep oldu. Evvelki gece müthiş bir kâbus gördüm. Kâbus ile rüya arasındaki farkı bilirim. Rüyada insan serbesttir. İstediði gibi hareket edebilir. Bir dereceye kadar iradesine sahiptir. Fakat kâbus! İnsan kımıldayamaz. Aðzını açamaz. Sesini çıkaramaz. Benim gördüðüm kâbus, rüyayla karışıktı. Horozu karyolamın ayak ucuna konmuş gördüm. Aðzında peynir topacı gibi bir şey tutuyordu. Dikkat ettim. Sırtına vurup öldürdüðüm taş… Bunu kaldırdı. Üzerime fırlattı. Korkunç bir gürültü… Sanki bir dað yıkıldı, haykırmak istedim. Nerede? Nefes bile alamıyordum. Gözlerimi kapamak istedim. O da mümkün deðil. Horozun gözleri ateşten bir mercan gibi kıpkırmızı parlıyordu. Keskin keskin, uzun uzun öttü. Her ötüşünde titriyordum. Sonra tıpkı bir insan gibi kalın sesi, gürbüz bir muharip gibi, bir evvel zaman şövalyesi gibi bana sordu:

“Beni niye öldürdün?”

“Ben öldürmedim!” diyecektim, dilimi oynatamadım, korkudan donmuş, taş kesilmiştim. Fakat o benim aklımdan geçen cevabı işitti.

“İnkâr etme!” dedi. “İşte haberim olmadan sırtıma attıðın taş! Fakat beni niye öldürdün?”

Cevap veremiyordum. Karşımda büyüyor, büyüyor, âdeta bir dev oluyordu. Hiddetle söylenirken oynattıðı kanatları o kadar muhteşem, o kadar iriydi ki… Hemen hemen tavanı kaplıyordu. Kabarık göðsündeki parlak, kıvılcımlı tüyler, altından bir zırh gibiydi. Sivri gagasından kelimeler çıkarken sanki birer ok oluyordu. Üzerime atılacakmış gibi çırpınarak, kanatlarını çırparak laflar söylemeye başladı. Demir pençelerinin altında karyolam zangırdıyor, sanki korkunç bir zelzele her tarafı sarsıyordu.

“Beni niye öldürdün? Susuyorsun, işte hain kız! Sen benim güzelliðimi çekemedin. Gördün ki ben miskin tavukların hepsinden güzelim! Altın mantom var! Güneşten parlak gözlerim var! Aslandan kuvvetliyim! Kümesin beyi, efendisi, kralıyım…”

Söylerken sanki insanlaşıyor, çizmeli, tuðlu, sorguçlu, miðferli bir muharip oluyor; bu sorguçlar, miðferler, silahlar, kalkanlar, kılıçlar eriyerek tüy, kanat, gaga, ibik, mahmuz oluyordu. Fakat bu gaga, bu kanatlar, bu ibik, bu mahmuzlar kılıçlardan, kalkanlardan pek çok korkunçtu. Evet, bu güzel, gayet güzel bir ejderhaydı. Ben, karşımda harelene harelene deðişmesine bakarken o susmuyor, yine söyleniyordu.