реклама
Бургер менюБургер меню

Ömer Seyfettin – Efruz Bey (страница 7)

18

“Anne! Yemekte para, masraf lafı etme!” diyen Ahmet Bey yarın mirasa konunca satın alacağı gümüş takımları, vereceği ziyafetleri düşünerek dalar giderdi. İlmi, fazlı, kuvveti, kibarlığı, şıklığı, hasılı her şeyi biraz kabuk, biraz renk, biraz boyaydı. Neye kıymet verilirse o kıymete sahiden sahip olmaya çalışmaz, o kıymet kendisinde eskiden varmış gibi görünmeye uğraşır, muvaffak da olurdu.

Fakat bu son muvaffakiyeti…

… O kadar büyüktü ki… şimdi düşünürken kendisi bile şaşıyordu. Evet, büyük bir cesaret göstermiş, Babıali’de, daha herkes korkuyla şüpheden uyuşuk dururken, “Yaşasın hürriyet!” diye haykırmıştı. Sonrasını pek iyi hatırlıyordu. Çorap söküğü gibi gitmişti. O, “cemiyet”in “fert” gibi, belki fertten ziyade hayalperver bir isterik olduğunu bilmezdi. Fertlerin inanamayacağı ne kadar kaba yalanlar vardı ki cemiyet bunlara hemen kapılır, fakat… fakat çabuk ayılır; hayali, fertten daha çabuk inkisara uğrardı.

Şimdi koltuğunda derin bir hülyaya dalan Ahmet Bey, cemiyetin ruhundaki bu oynak temayülden haberi olmadığı için hâlâ dışarıdan gelen sesleri, nümayiş gürültülerini dinleyerek halkın kendine verdiği ehemmiyete kendi de ehemmiyet veriyor… hayalinde şanla, şerefle, altınla çerçevelenmiş pembe, nihayetsiz bir ufuk açılıyordu.

Yarın ne olacaktı?

İsmi duyulunca şöhreti bir anda, telgraflarla dünyanın her köşesine yayılmayacak mıydı?

Fakat ismi?

Evet, sabah olmadan ismini, asıl kendi ismini bulmalıydı. Düşünmeye başladı. Aklına “Edebiyat-ı Cedide” romanlarında okuduğu isimler geliyordu: “Bülent, Nevin, Nahit, Fahir, Sühran, Şadan, Kâmuran, Süha, Neriman, falan…” Hayır, bunları beğenmiyordu. Öyle bir isim olsun ki… hiç işitilmemiş, hiç kullanılmamış olmanın yanında kendi mevcudiyetine, büyüklüğüne, ehemmiyetine uysun! İki saatten ziyade aradı, bulamadı.

Ne kadar isim varsa hepsi kullanılmıştı. Kullananların hepsini kendinden aşağı, kendini onların hepsinden yukarı, yüksek görüyordu.

“Yeni bir kelime uydurmalıyım…” dedi. Ama bu nasıl olacaktı? Bestekâr Verdi’nin ismini hatırladı. Tokatlıyan’da anlatırlarken işitmişti. Bu bestekâr, kralından mükâfat olarak ismini istemiş, kral da ona kendi isminin her kelimesinden yalnız birer harf vermişti:

“Victor Emmanuel, Roi d’Italie”, “v, r, d, i” İşte “Verdi” ismi! “Verdi” ismi böyle doğmuştu. Hâlbuki o kimin isminden harf alabilirdi. Abdülhamit Han Hazretleri’nden mi? Hayır! Haşa… Onu yarın belki yerinden düşürecekti. Korkar gibi etrafına bakındı. Dolabın aynasında kendisini gördü. Fesi bile hâlâ başında duruyordu. Çıkardı. Karşıki kanepeye fırlattı. Parmaklarıyla alabros saçlarını düzeltti. Hâlâ sokakta nümayişçilerin, hürriyetçilerin sedaları dalgalanıyordu. Tek gözlüğünü eline aldı. Göğsündeki cebinden çektiği ipekli mendille silmeye başladı. Mutlaka bir hükümdar isminden mi harf alınabilirdi? Birkaç hükümdarın isminden de pekâlâ alınabilirdi. Mesela Avrupa hükümdarlarının isimlerinden… Ayağa kalktı. Lavabonun yanındaki küçük akaju yazıhaneye oturdu. Yazıhanenin sağında yüksek bir tournant10 vardı. Raflar eski “Frou Frou” nüshalarıyla dolu idi. Ahmet Bey Türkçe cinai roman tercümeleriyle bu açık Paris gazetelerinden daima alırdı. Romanları sabahleyin yatakta okur, Culotte Rouge’un, Sans-Géne’in yatmazdan evvel resimlerine bakardı. Son okuduğu cinai romanlardan bir tanesi tournantın ta üstündeydi. Uzandı. Onu aldı. Kabını açtı. Boş sayfaya, cebinden çıkardığı kırmızı mürekkepli bir kalemle aklına gelen Avrupa hükümdarlarının isimlerini yazdı: Nicola, Vilhelm, Edvard, Victor Emmanuel, Alfons, Yorgi, Jorj, Fransuva-Jozef, Albert, Hakon… Bu isimlerin başlarından birer harf topladı. Yazdı:

Nvevayjfah…

Yazdığına baktı. Telaffuz etti. Bağırdı. Hoşuna gitmedi. Bu harflerin birkaç defa yerlerini değiştirdi:

Hafjyararan,

Fanajavah,

Vanjnuhfa,

Jafnahvu…

Yavaş yavaş okudu. Ağır okudu. Hızlı okudu. Bağırdı. Hayır, hayır… Beğenemedi. Hoşuna gitmedi.

“Vay anasını!” dedi. “Beni ya Hintli ya Çerkez sanacaklar, hep Hintli, hep Çerkez ismi çıkıyor.”

Sonra hürriyetin üç meşhur şiarından birer harf almasını düşündü. Onu da tecrübe etti: Hürriyet, müsavat, uhuvvet! Yazdı:

“Humma…”

Hastalık ismi! Beğenmedi. Sait gibi elifi ortaya aldı:

“Ham…”

Yüzünü buruşturdu.

Bir kere daha değiştirdi:

“Amh…”

Bu hepsinden münasebetsizdi.

Gece yarısı geçti. O hâlâ romanın kenarlarına isimler yazıyor, başlarından birer harf topluyordu. Meşhur kahramanların, meşhur inkılapçıların isimlerinden çıkardığı kelimeler birbirinden münasebetsiz, birbirinden biçimsiz oluyordu. Nihayet bu usulü bıraktı. Yazıhanesinde, romanlarda rast geldiği bazı kelimelere bakmak için daima bir “Lügat-i Osmaniye” dururdu. Ona el attı. Önüne açtı. Karıştırmaya başladı. Gözü ansızın bir kelimeye takıldı, kaldı: Efruz…

Manasını okudu: “Ziyalandırıcı, ruşen edici olan.”

Tekrarladı:

“Efruz…”

“Efruz…”

“Efruz…”

......

Hoştu. Ahenkliydi. Hele manası tamamıyla kendine uyuyordu. İstibdat, zulüm karanlığını o aydınlatmamış mıydı? Bundan başka… evet, şimdiye kadar hiç kimse bu ismi taşımamıştı.

“Efruz, Efruz…”

Gece gündüz terkip düzmek için lügatlerde Arapça, Acemce kelime arayan şairler, edipler nasıl olup bunu bulamamışlar, kendilerine mahlas diye kullanamamışlardı. Buna şaşıyordu. Bu, tamamıyla büyüklük, ulviyet, yükseklik ve harikuladeliğin ismiydi.

“Efruz Bey, Efruz Beyefendi, Efruz Paşa, Efruz Han, Efruz Sultan, Efruz Şah…”

Ayağa kalktı. Bir aşağı, bir yukarı gezinmeye başladı. İsmini telaffuz ediyordu. Asıl kendi ismini telaffuz ediyordu: “Efruz Bey, Efruz Bey…”

… Artık sabah oluyor, yıldızları silinen göklerin menekşe rengindeki ziyaları camları parlatıyordu. Efruz Bey yirmi dört saattir ne yemiş ne içmiş ne de uyumuştu. Vücudunda hiç yorgunluk duymuyordu. Sinirlerinde, hayalinde öyle şiddetli bir faaliyet vardı ki oturamıyor, duramıyordu. Bu sefer asıl ismini öğrenen halk kim bilir onu nasıl alkışlayacaktı; “Yaşasın Efruz Bey!” diye bağıracaklardı. İsminin aksiyle İstanbul’un yedi tepesi, dünyanın bütün tepeleri, dağları, nehirleri, bataklıkları, gölleri, çölleri, ormanları, yanardağları, hatta be hatta cümudiyeleri çınlayacaktı. Zihni o derece hayal ile dolu idi ki… fikirlerini seçemiyor, bugün ne yapacağını tayin edemiyordu. Hakikaten yapacak çok şey vardı. Fakat bunlar neydi? Bunları henüz tasavvur bile edemiyordu. Durdu. Yorulmamış bir azmin bütün kuvvetiyle gerildi. Ellerini kalçalarına koydu. Avazı çıktığı kadar bağırdı:

“Yaşasın Efruz Bey!”

......

Bütün ev halkı, annesi, dadısı, hizmetçi kızlar, evlatlık, “Ne oluyoruz?” diye yataklarından fırlayarak onun odasına koştular. Efruz Bey’i bu kadar erken giyinmiş, dışarı çıkacak gibi hazırlanmış görünce şaşırdılar. Bilmiyorlardı ki o bu sabah giyinmemiş, yani dün gece hiç soyunmamıştı. Kenarı gümüşi yollu beyaz bir yemeni ile saçlarını sımsıkı bağlamış olan annesi “Ahmetçiğim, niye bağırdın? Sana bir şey mi oldu? Ödümüzü kopardın. Ne var?” diye boynuna sarılmak istedi. Efruz Bey hiddetli hiddetli haykırdı:

“Hâlâ bana… hâlâ bana ‘Ahmet’ diyorsunuz ha?”

“Ne diyelim?”

“Asıl ismimi söyleyiniz.”

“Asıl ismin ‘Ahmet’ değil mi? Sen deli mi oldun?”

“Sen deli olmuşsun anne! Benim ismim ‘Ahmet’ mi?”

“…”

Bu kadar büyük bir iman, bir katiyet karşısında şaşalayan, ağzı açılıp içinden dili birkaç santimetre dışarı çıkan zavallı kadın, gözlerini kırparak tekrar sordu: “Ya ne?”

“Efruz…”

“Ne?”

“Efruz…”

Pek uzun süren birkaç saniye içinde anne, kızlar, dadı, hepsi birbirlerine bakıştılar. Sofu kadın böyle isim değiştirmeyi en büyük cinayet sayıyordu. Sarayda “kapı yoldaşları”nın bazısının güzel isimleri olurdu. Yeni gelen halayıklara vermek için bu güzel isimlilerden birisinin ismi alınır, kendisine başka bir isim verilirse ismin eski sahibi olan kız yıllarca ağlar, bedbaht olurdu. Hatta bir arkadaşını hatırlıyordu. On bir senelik ismini alıp yeni gelen bir kıza verdikleri için inat etmiş, günlerce yemek yememiş, açlıkla kendini öldürmüştü.

Efruz… Hem bu nasıl isimdi?

“Oğlum, sen Müslüman’sın, böyle gâvur ismi takınmaya utanmaz mısın?”

“Bu gâvurca değil, Farisice…”

“Nece olursa olsun, hiç böyle isim işitilmemiş!”

“…”

Efruz Bey o kadar kati söylüyordu ki annesi, dadısı, kızlar, nasıl olduğunu bilmedikleri hâlde, onun asıl isminin “Efruz” olduğuna inanır gibi oluyorlardı.

… Ortalık tamamıyla aydınlanmıştı. Hürriyetçiler hezeyana uğramış bir çılgın sürüsü hâlinde sokağa birikmişlerdi. Bu sefer ellerinde allı beyazlı hürriyet bayrakları da vardı. Bağrışıyorlardı.

Efruz Bey camı açık pencereden başını çıkardı. Bu vatanperverlere baktı. Beş on bin kişi vardı. Aralarına irili ufaklı mektep çocukları da karışmıştı. Üç kalabalık bando, dün halkın güftesini değiştirdiği marşı çalıyor, çocuklar… büyükler… hepsi avazları çıktığı kadar haykırıyorlardı:

Kalkın ey Osmanlılar! Biz de şâdân olalım, Bir Jön Türk’ün uğruna