18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Мемдух Шевкет Эсендал – Kelepir (страница 2)

18

Elleri şişkin, cildi beyazlaşmış, kabarmış ve iltihaplı bir kırmızılık bileklerinden yukarı çıkmış idi. Onun ne kadar şedit bir işkenceye maruz bulunduğu pek güzel anlaşılıyordu.

“Bunlar, sabahlara kadar zonklar, bazen açılır, akar. Acısından hep oturur, ağlarım!”

Sabahın karanlığından beri çamaşır yıkayan bu kadın şimdi, öğle vakti bir lokma yemek yemiş, kendisine ikram edilen bir fincan kahveyi içiyor, bizimle dertleşiyordu. Sakat çocuk köşede, iri kafası bir tarafa eğrilmiş, şüphesiz anasının bütün söylediklerini anlıyor ve gözlerinde derin, müessir bir hüzünle anasının yüzüne bakıyordu. Bu sakat mahlukun kaç yaşında olduğunu tahmin etmek de mümkün olmazdı. Eğri büğrü bacakları ile yürürken belki on iki yaşında, böyle bir köşede otururken sekiz, dokuz yaşlarında görünüyordu.

Zavallı insanlar!.. Bir çürük yemiş için bir ağacı deviriyor, bir kimseyi tecziye etmiş olmak zehâbı içinde bir sürü insanı hidemât-ı şâkkaya3 mahkûm etmiş bulunduklarını fark etmeyerek rahat uyuyorlar. Adalet hakkındaki fikirleriyle tabiatın bu acı istihzasını görmek istemiyorlar. Hiç kimse, tabiatın eza ve cezaya müstahak gördüğü birtakım masumlar mevcut olduğuna göre, insanların cürüm ve ceza hakkındaki fikirlerinin boşluğundan şüphelenmiyor. Bu zavallıların günden güne adetlerinin çoğaldığı görülmüyor. Sanki merhamet, kapılarını bu biçarelerin yüzlerine kapamış idi.

Kadın erkence bitirilmesi arzu edilen çamaşırları düşünerek yerinden kalktı, sanki arkasında düğümlü kamçısını savuran bir gardiyan varmış gibi, bu zavallı mahkûmun yüzünde derin bir tazallüm, gözlerinde ayân bir zulmet4 belli oluyordu.

“Hanımım, bunun beteri nedir? Bunun beteri ölüm… O da rahatlıktır. Haydi tutalım babasının bir günahı vardı, çekti. Beni de bir tarafa bırak!.. Ya şunun ne taksiratı vardı acaba? Bize ölüm ne devlet!.. Rabbim onu bile çok görüyor.”

AHMET BESİM EFENDİ

Fakir bir mürekkepçinin oğlu idi. Babası mektep hocalığı da ederdi. Kendi halinde sessiz, miskin, manasız bir adamdı. Ancak kendi kendini geçindirebiliyordu.

Oğlunu hafız yapmak için pek çok dövdü. Zaten okuttuğu çocuklar için de bir parça zalim, hain bir adamdı; tırnaklarını çocukların kulaklarına batırırdı. Ahmet Besim, böyle kulakları delinerek hafız oldu.

Günün birinde mürekkepçi on beş gün hasta yattı ve öldü. Onu mahalle camisinin bir köşesine gömdüler.

Ahmet Besim’in anası köylü bir kadındı. Sessiz, fazla olarak dürüst, ters, aksi bir çehresi vardı. Kocası öldükten sonra pek yalnız ve fakir kaldı; komşulara tahta silerek, çamaşır yıkayarak geçinmeye başladı. Ötekine berikine yalvarıp çocuğunu Beyazıt Rüştiyesi’ne yazdırmaya muvaffak oldu.

Ahmet Besim babasına ve anasına pek benzerdi. Onlar gibi kuru, esmerce, kara saçlı, kara gözlü bir adamdır. Esmer derisi yüzünün kemiklerine yapışmış gibidir. Korkak, gizlice hıyanet etmeyi sever bir çocuktur.

Derslerine kayıtsızdı, arkadaşlarını sevmezdi. Oyun oynarken bağırıp hiddet eder, lakin dayak yiyeceğini anlayınca da kaçardı.

Rüştiyeyi bitirdi. Anası komşu mümeyyiz beye yalvardı, o da arkadaşına söyledi, bir taraftan da bir tavsiye mektubu tedarik ettiler, Ahmet Besim’i Harbiye’ye koydular.

Ahmet Besim, buraya girdiği sene bir parça çapkınlaşıp, hayatla bağı bir mana peyda etti. Çünkü itiraf etmelidir ki Ahmet Besim çocukken bile dünyadan bezgin gibi yaşardı. Hiçbir şey onu eğlendirmiyor zannolunurdu.

Bir gün mektepte bir vukuat oldu. On beş kadar efendi alaya gitti. Bu arada Ahmet Besim’i de alaya çıkardılar. Kabahatsizdi, kendini müdafaa edemedi, derin bir yeise boğuldu kaldı, ahlakı da bozuldu, daha fena bir adam oldu. Haddehaneye hayli zaman devam etti, bu zamanda eve aylarca uğramamaya, anasına bakmamaya başladı. Anası da ona karşı pek düşkün değildi.

Bir aralık Tavukpazarı’nda yatıp kalkmaya başladı. Sesi pek fena değildi. Bir ramazan semai kahvelerine gidip geldi. Sonra nasılsa Serasker Kapısı’na5 perde çavuşluğuna girdi.

Ahmet Besim’in hayatında bu zaman, büyük bir tahavvül noktasıdır ve kendi tab’ına muvafık, bir işe başlamıştır. Kâğıt takibinden başladı, ufak tefek bahşiş gördü, gözü açıldı. Para kazanmak ihtimalleri vardı ve şüphesiz bu, onun için pek tatlı bir şeydi. İş takip etmek, paşanın yanına adam sokmakta büyük bir dirayet göstermeye başladı. Üstünü başını düzdü, birçok adamla tanıştı, birtakım hileye vâkıf oldu. Göze girdi. İşler yolunda gidiyordu, nihayet kalem efendilerine ödünç para vermeye, maaş kırmaya başladı. Sessiz, dairede oradan oraya, akşama kadar gider gelir, sofalarda ötekiyle berikiyle konuşur, işlerini yoluna koyardı.

Biraz geçtikten sonra kalemlerden birine mülazemetle, otuz kuruş maaşla sokuldu. Ona otuz kuruş ne yapacak? O, sekiz yüz, bin kuruş da dışardan kazanıyordu. Bu esnada herkesten uzak yaşıyordu. Candan dostu yoktu. Tavukpazarı’ndaki handa yatmakta devam ediyor, orada bir aşçıdan yemek yiyordu. Bu esnada anası öldü. Tabii müteessir olmadı. İhtiyar bir kadın ölmüş demekti. Evi sattı, kalan kırıntıyı ziyan etmedi, hepsini para yaptı.

Zaten dünyada hiçbir emeli olduğunu bilmiyordu. Bütün zevki para kazanmaktan ibaret kaldı. Ne kadar mümkün ise o kadar hırsla etraftan kazanmaya çalışarak yaşıyor, fakat eski sessizliğine halel gelmiyordu.

Mahalledeki eski komşuları, Ahmet Besim’i Harbiye’ye yazdırmıştı, bir aralık Mubayaat6 Reisi oldu. Bunu iltizam etti, Ahmet Besim’in maaşı altı yüz kuruş oldu. Günden güne işler açılıyordu. Başı da yükseliyordu. Nihayet bu yoldan mümeyyiz dahi oldu. Kaleminde âmir olduğu zaman, daha ziyade fena bir adam oldu. Kalem efendileri bu sinsi mümeyyizden hoşlanmazlardı, lakin Reis Paşa onu tutuyordu.

Bir gün, yaşı tam kırk iki olmuş idi ki garip bir teklif karşısında kaldı. Ona, Reis Paşa tarafından genç bir dul teklif ettiler. Paşa’nın azatlarından imiş de güya kocası yakında ölmüş!

O evlenecek adam değildi, hayatını kimseye açmak niyeti yoktu. Lakin paşanın teveccühünü kaybetmek de vardı; kabul etmekte çaresiz kaldı.

Paşa, kadına Çamlıca’da, koşu yolunda bir köşk vermiş; Ahmet Besim’in maaşı da birden dört yüz kuruş artırılmıştı. Meğer kadın paşanın gözdelerinden imiş ve bunu kendi oğlundan kıskanıp kaçırıyormuş!

Bu evlenme ötekini berikini güldürdü. Ahmet Besim pek ziyade hiddetleniyor ve kendisi ile kimlerin eğlendiğini pekâlâ biliyordu. Hatta bunlardan bir genç çocuğu haksızca lekeleyip birah-mane7 bir surette ezdi, daireden kovdurdu.

Kadın, Ahmet Besim Efendi’ye hasta olarak geldi. Yanında halayığı da vardı. Aşağıda bir odada bir minderin üstünde bu genç, güzel kadın inler, ağlar otururdu. Dokuz ay sonra bir kız doğurdu. Tam bir sene sonra da bir oğlan çocuğu düşürdü ve kadın, anlaşılmaz bir dert ve keder içinde öldü, gitti. Kızı, dadısı ve Ahmet Besim Efendi yalnız kaldılar. Kızının adı Besime idi.

Ahmet Besim Efendi ne karısını ne de kızını sevmiştir. Paşa reislikten düştükten sonra her gün kendisine târize ve gizli gizli eğlenmelere sebep olan bu genç kadın ile kızına âdeta husumet ederdi. Karısı öldükten biraz daha geçince, bir gün, Ahmet Besim Efendi bir açık meselesinden, birtakım hesaplardan az daha fena bir surette mesul oluyordu. Hayatının bu kadınla, sonbaharı gelmiş gibiydi. Her gün yeni bir uğursuzluk çıkıyordu.

Nihayet bir gün Serasker değişti. Hesaplara bakılacak, daireler değişecek dediler. Ahmet Besim Efendi bundan pek ziyade müteessir oldu. Birçok düşmanı vardı, kendi kendine kuruntu etti; artık vakti de dolmuş idi, çekilmeyi münasip gördü, tekaüt edildi.

O zamandan beri asla sevmediği, yüzünü pek az gördüğü kızı ve dadısı ile birlikte, karısından kalan beyaz köşkte yaşar. Bir bahçıvanı bir de uşağı vardır. Bahçesinde lahana ekmekten, patlıcan ve pırasa yetiştirmekten hoşlanır, onlarla uğraşır.

Her gün Tophanelioğlu’na, arabacıların oturdukları kahveye çıkar, orada, yatırın önünde arkasını su terazisine dayar, çenesini, elindeki dikenli elma ağacından yapılmış bastonuna iliştirir; kimse ile sohbet etmez, oturur. Evde bahçe üstüne bakan odasının penceresinden lahanalarını seyreder, ömrünün bu son günlerini geçirirdi. Kızıyla, onun dadısı ile pek az konuşur, evde en çok bahçıvanını severdi.

Ahmet Besim Efendi kızını, ta çocukluk mahallesinden tanıdığı, dairesinde mümeyyizi, sonra da reisi olan zâtın oğluna verdi ve kızı kocasından boşandıktan sonra da öldü.

O da babası gibi, beş on gün hasta yattı ve gece yarısı da öldü. Sabaha kadar ölüsü yatakta, ağzı, kolları açık kaldı. Ertesi gün ikindi vakti kaldırıp Karacaahmet’e gömdüler, bir taş diken olmadı. Biraz sonra yanına bir yük arabacısını gömdüler, bir sene sonra da Ayşe Hanım isminde bir kadını tam onun mezarına soktular. Bir tarafına da bir çocuk defnolundu. Yarı çürümüş etleri ile kemikleri onlara karıştı, vücudunun bir kısmı da başucundaki büyük selviye çıktı.

MURAT ALİ

Murat Ali kimdir?

Murat Ali, tanıdıkları arasında “Nüfusçu Ali Efendi” diye anılan bir adamın oğludur. Bu Ali Efendi Gümülcineliydi, İzmir’de tütün eksperliği ederdi.

Attan düştü, öldü. Karısı da Gümülcineliymiş. Murat Ali iki yaşında iken, ölmüş.

Babası ölünce Murat Ali üvey anası ile Manisa’ya gitti. On yaşına kadar da orada kaldı. On yaşında iken üvey anası da öldüğünden, kimsesiz sokakta kalacak diye hayır sahipleri bunu, Darüşşafaka’ya yazdırdılar.