18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Мемдух Шевкет Эсендал – Kelepir (страница 1)

18

Memduh Şevket Esendal

Hava Parası

Memduh Şevket Esendal, 28 Mart 1884’te Tekirdağ, Çorlu’da dünyaya gelmiştir. Rumeli göçmeni olan ailesi çiftçilikle uğraşan Esendal’ın çocukluğu burada geçmiştir. Mülkiye Mektebinin ikinci sınıfına kadar okumuş olmasına rağmen düzenli ve sürekli bir öğrenim hayatı olmamıştır. Kendi deyimiyle “alaylı”dır. Maddi sıkıntılarla birlikte, babası Mehmet Şevket Bey’in vefat etmesi eğitim hayatının yarım kalmasının başlıca sebeplerindendir. Ancak kendisini hayat içinde ve okuma disipliniyle yetiştirmiş; kendi çabasıyla Fransızca, Rusça ve Farsça öğrenmiştir. Esendal, babasının ölümü üzerine ailesinin sorumluluğunu üstlenmiş ve uzun süre çiftçilik yapmıştır. İlk resmî memuriyeti Reji (Tekel) İdaresindedir. Balkan Harbi çıktığında ailesi ile birlikte İstanbul’a göç etmek zorunda kalmıştır. Aile, harpten sonra Çorlu’ya dönmüşse de bu sefer de I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla temelli İstanbul’a yerleşmiştir. Esendal’ın bu dönemde yaşadığı zorluklar, daha sonra kimi hikâyelerinde ve Miras romanında konu edilmiştir.

1906’da İttihat ve Terakki üyeliği ile başladığı siyasi hayatı uzun yıllar devam etmiştir. Esendal, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra cemiyetin İstanbul Merkez Heyeti’ne üye seçilmiş, ardından Esnaf Odaları Mümessilliği’ne getirilmiştir. Uzun süre İttihat ve Terakki’nin Anadolu Vilayetleri Müfettişliği görevini yürüten Esendal, müfettiş olarak Anadolu ve Trakya’yı gezip dolaşmıştır. Bu görevi ona mesleki tecrübe kazandırmasının yanında, Anadolu insanını yakından tanıma ve onun sıkıntılarını görme imkânını da sunmuştur. Yazdığı yüzlerce hikâyede, romanlarında bu tecrübenin izleri açıkça görülmektedir.

I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkılması üzerine İttihat ve Terakki Cemiyeti de itibarını kaybetmiş, İttihatçıların önde gelenleri yurt dışına kaçmak zorunda kalmışlardır. Bunlardan biri de Esendal’dır. İtalya’ya giden yazar, burada birkaç yıl kadar yaşamıştır. İtalya dönüşü, uzun yıllar sürecek elçilik görevinin ilk adımı olarak Mustafa Kemal’den bir mektup almış; yüz yüze görüşmeleri üzerine Azerbaycan Bakü Temsilciliği görevine getirilmiştir. Burada Anton Çehov’la tanışan yazar, kendisinden edebî anlamda derinden etkilenmiştir. Türkiye’ye dönüşünde Meslek adında bir gazete çıkarmış, Miras romanı ve çeşitli hikâyelerini bu gazetede yayımlamıştır. İzmir Suikastı’na karıştığı gerekçesiyle suçlansa da suçsuz olduğu anlaşılınca Tahran Büyükelçiliği’ne atanmıştır. Burada kendi gayretiyle Farsça öğrenmiş, Fars edebiyatını yakından tanıma fırsatı bulmuştur. İran’dan sonra Kâbil Büyükelçiliği’ne gönderilen Esendal için bu, son elçilik görevi olmuştur.

Yurda döndüğünde siyasi hayatına Bilecik Milletvekili olarak devam eden Esendal, 1942’de CHP Genel Sekreterliği görevine getirilmiştir. 1950 seçimleriyle de politik hayatına nokta koymuştur.

Esendal, 16 Mayıs 1952’de Ankara’da hayata veda etmiştir.

Türk hikâyeciliğinde çığır açan Memduh Şevket Esendal; Türk edebiyatına getirdiği yeni hikâye anlayışıyla büyük beğeni kazanmıştır. Eserlerini sade, anlaşılır, süsten uzak bir dille yazması ve diyaloglara yoğun olarak yer vermesi en belirgin özelliği olmuştur. Hikâyelerinde sıradan insanların en basit hareketlerini ve davranışlarını anlatmış, siyasi veya ideolojik unsurlara yer vermemiştir.

Romanları: Miras, Ayaşlı ile Kiracıları, Vassaf Bey.

Hikâyeleri: Otlakçı, Mendil Altında, Temiz Sevgiler, Hikâyeler, Ev Ona Yakıştı, Sahan Külbastısı, Veysel Çavuş, Bir Kucak Çiçek, İhtiyar Çilingir, Hava Parası, Bizim Nesibe, Kelepir, Gödeli Mehmet, Güllüce Bağları Yolunda, Gönül Kaçanı Kovalar, Mutlu Bir Son.

Anı: Tahran Anıları ve Düşsel Yazılar.

KENDİNİ DENİZE AT

(Çamaşırcı Kadının Öksüzü)

Bir kimsesiz çamaşırcı kadının öksüzü idi. Dünyada elinden tutacak kimsesi kalmadığı gün ona komşular acıyıp barındırmışlardı. Onu evinin bir köşesinde yatıran ihtiyar kadın aşağıdaki bu sözleri tekrarlar, dururdu:

“Yazık bu çocuk ziyan olacak, onu bir mektebe koyan olsa!..”

Mahalleden bir hayrat sahibi çıktı, gitti yalvardı yakardı, onu gece yatısına bir mektebe verdiler ve bundan herkes de sevindi.

Öksüz, sessiz, içli, sakin, zavallı bir çocuktu, terbiyeli ve düşünceliydi. Gitti, bütün komşuların elinden öptü. Kendisine ödenmez iyilik ettiklerine inanmıştı. Mektebe gidip gelmeye başladı. Haftada bir gece gelir, ihtiyarın yanında kalırdı.

“Kalk Hayri, esvaplarını süpür, seni bir dilenci sanıp kovmasınlar… Kalk Hayri derse çalış, seni mektepten kovmasınlar..”

İhtiyar kadın her hafta böyle söyleyerek onu giydirir, mektebe yollardı.

“Aman Hayri, mektepte bir kusur edersen, artık mahalleye uğrama. Herkese ne yüzle bakarsın. Kendini denize atmalı. Sakın hocalarından şikâyet getirme, kendini denize at daha âlâ!..”

Bir zaman oldu, bunu ihtiyar kadın o kadar diline doladı ki biçare öksüz, denizi, nihayet kendine bir mezar olacakmış gibi görmeye başladı!..

Bir gün mektepte, yemekhanede bir gürültü oldu. Bütün çocuklar kaşıklarını tabaklarına vuruyorlardı, gülüşüyorlardı. Hayri’nin bir dakika yüzünden biçareliği, öksüzlüğü silinmiş gibiydi. O da gülüyordu. Kapıdan onları gözetleyen bir mubassır,1 birdenbire içeriye atıldı ve ilk hamlede zavallı öksüzü kolundan tutarak dışarıya sürükledi.

“Müdür Beyefendi, işte bütün talebeleri azdıran bu melundur. Kendi gözlerimle gördüm!”

Müdürün odasında bir tahkikat, bir divan… Hayri’nin bohçasını eline, kitaplarını koltuğuna verip bir saat içinde mektepten kovdular.

Şaşırmıştı. Bu kadar büyük bir felaketin, bir yıldırım gibi bir anda gelişi, onu âdeta sersemleştirmişti.

Yanına kattıkları bir hademe onu götürüp evine teslim edecekti. Fakat Hayricik memnun, elbette Üsküdar’a gitmek için vapura bineceklerdi. O zaman o da kendisini denize atacak zaman bulacaktı.

Bir aralık hademe dalmış iken çocuk yanından kaçtı ve yolcuların girdiği iskele yanından kendini denize attı.

“Amanın! Denize bir çocuk düştü, yetişin.”

Çımacılar koştular, halk birikti, bir-iki kişi denize atladı. Güç hal ile yarı ölmüş, baygın halde öksüzü ölümden kurtardılar.

Karakolda ayılttılar, ifadesini aldılar, oradan bir polisi eve gönderdiler. Öksüz, karşısında ihtiyar kadını görünce, kendini tutamayarak;

“Ben kendimi denize attım ama boğulmadım, ne yapayım kurtardılar, zaten kabahat bende değildi ki.” diye ağlıyordu.

ÇAMAŞIRCI KADIN

“Bu şimdiki tazeler, hanımım, sabah karanlığı başlarını örttükleri gibi, seyir seyran, yatsı ezanlarına kadar gezmedikleri gezme, dolaşmadıkları çarşı pazar kalmıyor… Onların bildiklerini, bu yaşda kadın oldum, Allah inandırsın, ben bilmem! Ama bana sorarsan kabahat, analarda babalarda… Bizim zamanımızda… Rahmet olsun babam sert adam! İzinsiz bir yere gitmek ne haddimize… Duysa kıyametin son günü kopar, nur içinde yatsın anacığım, bir cuma günü Hastane Çayırı’na gidecek olsak, kırk defa izin alırdı. Öldü gitti, ağabeylerim yanında sigara içmezlerdi. Babam rahmetli, esnaftı. Öyle okuyup yazması yoktu; ama ağır adamdı, herkes Zarcı Rıza Efendi diye hatırını sayardı. Kocaya verdiler de hanımım, bir kerecik olsun sormadılar; biz böyle idik. Şimdikiler, kocalarını da kendileri buluyor. ‘Verirseniz verirsiniz; vermezseniz kaçarım.’ diye kesinkes cevabı dikiyorlar. Biz zavallılar nerede?.. Benim kısmetim çıkmış; rahmetli anacığım ölmüştü, eve misafir diye gelmişler, beni görmüş beğenmişler, söz kesmeye babama gitmişler, benim hâlâ bir şeyden haberim yok! Komşular gelip söylediler, şaşakaldım… Yedi ay nikâhlı durduk, sekizinci ay düğün… Adamın yüzünü o gece gördüm. Eh! Rahmetli de güzel adamdı. Boylu boslu, yakışıklı, üzüm gibi kara bıyıklı idi. Esnaftı ama tendürüst2 adamdı, temiz pak giyinirdi. Yalnız bir içkisi vardı. O da babam sağ iken ondan çekinir, fazla kaçırmazdı. Babam öldükten sonra da hani eve geç geldiği olurdu, geç gelirdi ama helali hoş olsun, öyle dövüp sövmesi yoktu. Tazelik hanımım, ben merak ederdim, gece yarılarına kadar yolunu beklerdim. Ah bir ramazan olsa, bir kandil gelse diye o günleri iple çekerdim; rakıyı bıraksın diye hep adaklar adardım. Keşke bu kaza başına gelmeseydi de her gün elimle ben içirseydim!”

“Nasıl kaza?”

“Aa, öyle ya! Bir adam öldürdü dediler ya! Bir akşam meyhanede kavga olmuş, birini vurmuşlar. Kim vurduya gitmiş, Sait vurdu demişler. Güya vurulan adam da, ‘Beni Sait vurdu.’ diyesi!… O zavallı sessiz adamdı, hakkını ispat edemedi. On beş seneyi yedi gitti. Avukat tuttuk, para etmedi. Sonra arkadaşları söylemişler, asıl vuran bizimki değil, Yorgancı Sait imiş. Ben o akşam bekledim, gelmedi. Hani ne kadar sarhoş olsa, ne kadar geç kalsa gene de gelirdi. Sabahlara kadar köşe penceremden ayrılmadım, meğerse onu daha gündüzden, dükkânından kaldırmışlar. O zaman bunun kırkı çıkmamış idi.”

Bu dediği, köşeye büzülmüş oturan kara kuru, zayıf, sıska, sakat kalmış çocuğu idi.

“Büyük de üçünü bitiriyordu. Bir de ertesi gün komşular gelip haberi verince, ben düşüp kalmışım. Ne ise, Allah eksik etmesin, komşular kaldırıp ayılttılar, o günden sonra genç yaşımda bu iki çocukla kaldım, bir başıma!.. Kederle sütüm de kaçtı mı?.. Bu oğlanı o zaman görseydiniz, beyaz, tombalak bir çocuktu. İnek sütü, keçi sütü derken bu da oldu mu bir sıska!.. Üstüne, evlerden ırak bir de çocuk hastalığı gelir mi? Eh, artık dedim ya… Çocuk kucağımda yay gibi bükülüp ağladıkça, bana hep fenalıklar gelirdi. Oturur ağlarım, ağlarım… O vakit ufak tefek kırıntı vardı, satar yeriz. O da biter. Hazır yemeye ne dayanır?.. Kör boğaz durur mu? Çaresiz hanımım, düşeriz el kapılarına. Bu böyle sakat olur kalır. Ötekinin de üstünde bir baskı yok. Ben bugün tahtada, yarın çamaşırda. Hastalanacağım diye ödüm kopar. Bir hastalanacak olsam, hepimiz aç, bir kaşık çorba verecek adamımız yok. O zaman da gencim, sancılanırım. Her gün su içinde kolay mı! Zavallı hasta hasta işe giderim, ne yapayım! Ben sabah akşam işte gezdikçe, büyük oğlan başıboş kaldı hanımım, oldu bir âlâ külhanbeyi!.. Şimdi artık beni hiç dinlemiyor. Gün olur haftalarca kayıp… Sonra gelir zilzurna. Neyse, şeytan kulağına kurşun, bana hakareti yoktur. Ne kadar sarhoş olsa da, söver sayar ama bana el kaldırmaz. Analık hanımım, kim ister evladının böyle genç yaşta rakı ile ciğerlerini kavurduğunu!.. Ama ne yaparsın? Ben kadınım, elbet onun da babacığı sağ olsaydı, böyle olmazdı. Bir zaman mektebe de giderdi, ne de güzel okuyordu. Sonra bırakmış, kaçmış. Benden de gizledi. Haber alıp sıkıştırınca, ‘Gitmem!’ diye diretti. Sonra ne ise yalvardım, yakardım matbaaya verdim. Mürettiplik ediyordu, birkaç para faydası da oluyordu. Onu da bıraktı. Şimdi artık bilmem, oyuncu olmuş diyorlar. Bizimkini on beş seneye attılar. Burada Mehterhane’de iken iki haftada bir çamaşırını götürür, yoklardım, yine iyi idi. Sonra bilmem ne oldu, bir gün habersiz Bodrum zindanına kaldırmışlar. Çok çalıştım, yalvardım, arzuhal verdim. Tekrar buraya getirmediler. Eh vaktimiz yok ki arkasından kalkıp gidelim. Sonra da orada merhum olmuş… Üzerinde bir buçuk lirası varmış. Ağladık ağladık, oturduk. Hiç gençliğimi bilemedim hanımım, hiç… Yirmi yaşımda dul kaldım, işte o gün bugündür, bak ellerime!.”