18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Мемдух Шевкет Эсендал – İhtiyar Çilingir (страница 3)

18

İnce bir patikadan yürürken bütün duygularım susmuş, aklım durmuştu.

Düşün Velika’m! Karanlık bir ormanın içinde dağ kadar, kırk senelik bir karaağaç kadar iri bir Türk neferiyle beraber gidiyorduk.

Şimdi sen bunları okurken benim ziyan olduğumu, bütün dünyanın nefret edeceği bir hakaret gördüğümü düşünürsün, değil mi? Hayır Velika’m! Bu adam bana elini bile sürmek istemiyordu.

Bu ne tuhaf, ne düşünmediğim bir şeydir. İşte bunları gördüğüm için bugün, bu adamların karşısında korkuyorum. Onlar, kuvvetlerinden o kadar emin görünüyorlar ki bunu görüp korkmamak kabil değildir.

Biraz sonra Türk Kulesi’ne girdik. Toprak içine kazılmış, sazla örtülmüş uzun bir koğuşta, sıra sıra askerler yatmışlardı. Bizi görünce hepsi kalktılar. Burada ağır bir koku, uyku kokusu vardı. Omuzumdaki küçük torbayı ocağın yanına koyarak durdum. Bana çevrilen bütün gözler, avda tutulan bir karacaya bakar gibi bakıyorlardı. Bana bir işkence edip etmeyeceklerini bilmiyordum fakat herhâlde üzücü birçok sual karşısında kalacağımı sanıyordum.

Biraz sonra dışarıdan gelen birisi beni kaldırarak zabitin odasına götürdü. Esiri olduğum bu zabit, itiraf edeyim ki Velikacığım, pek güzel bir erkekti.

Sen, Sinver’i bekleyen bir Türk zabitini nasıl düşünürsün? Bir zebani, değil mi? Esmer, iri ve kaba…

Yok, güzel kardeşim, senin kadar nazik, bizim Yavin’den tesirli, hele hiç inkâr edemem ki pek mert, pek erkek.

Ancak yirmi üç-yirmi beş yaşında kadar sanırım. Onun gibi bir insanın böyle dağ kadar neferler arasında oturmaya katlanıp kendi vatanını, kendi yurdunu beklediğini düşündüğüm zaman Velikacığım, günah da olsa itiraf ederim ki kalbimde bir acı duydum ve utandım.

Onun karşısında, insanları kurtarmak için uğraşan bir kahraman hâlinde değil, başkasının bahçesine girmiş bir hırsız hâlinde kaldım. Başımı eğdim. İşte böyle oldu. Bu zabit Fransızca biliyor, Bulgarca da biliyordu.

Burada niçin gezdiğimi sormadı bile… Yalnız adımı sordu, kim olduğumu sordu. Ne vakit, nereden yola çıktığımı, arkadaşlarımın kim olduklarını… Yalnız bunları sordu ve inan ki benimle eğlendi. Bana acıdı. Anlıyor musun Velikacığım? Benim kadınlığım, benim güzelliğim bunun üstünde hiçbir tesir yapmamıştı. Hele böyle dağ başında, ben onun esiri iken bu kadar kendini koruyabilen, kendini saklayan bu genç erkeğe bugün gönlümde bir hürmet, bir saygı var.

Konuşmamız ancak yarım saat sürmüştü. Çizmelerini çıkarmış, yatağının üstünde oturuyor ve pek yorgun olduğu gözlerinden belli oluyordu.

Odadan çıktım, Velika’m! Artık bundan sonra bir daha onu görmedim! Biraz daha koğuşta, ocakbaşında oturduktan sonra beni üç neferle -ve iri bir onbaşı da beraberdi- Taçlı’ya gönderdiler.

Yol üç saat sürüyor, askerler tüfeklerini omuzlarına taktılar, birbiriyle konuşarak arkamdan geldiler. Onlardan pek çok fenalık beklediğime aldandım ve bu, bizim için dehşetli bir hâldir, değil mi Velikacığım? Dehşetli bir hâldir.

Buraya geldikten sonra ben, bir binbaşının karşısına çıkarıldım ve orada iken bana verilen talimata göre Papa Kosta’nın yeğeni olduğumu söyledim. Onu çağırdılar. Ne oldu, ne söz geçti bilmem, beni Papa Kosta’nın evine gönderdiler.

İşte o zamandan beri buradayım güzel kardeşim. Her sabah ağaçların sararan yapraklarıyla pek güzel olan karşıki dağlara bakarak uyanıyorum ve havalar serin olduğu, her gün biraz daha kış geldiği için günü ocağın başında geçiriyorum.

Pek seyrek bir köylü geliyor, görüşüyoruz. Benden talimat alıyor, yine pek seyrek bana mektup gönderiyorlar, geliyor ve ilkyaza kadar burada kalacağım söyleniyor.

Benim ise içimde derin bir korku var. Burası beton Sinver’de gördüğüm gibi genç zabitlerle doludur ve bunlar inan ki Velikacığım, vatanlarını bizim sandığımızdan daha çok seviyorlar, saklıyorlar.

Bunlar korkulacak şeylerdir.

Papa Kosta’ya bunları söylediğim zaman, gözlerini ateşin alevlerine dikerek düşünüyor ve başını sallıyor.

Bizim bir tarlaya attığımız tohumlar, bu adamların çizmeleri altında ezilecek, çürüyecektir.

Bazı onları, evin önünden geçerken görürüm. Bir defa da beni seyreden genç zabiti gördüm. O kadar ağır, o kadar kuvvetlidirler ki benim için korkmamak mümkün değil. Papa Kosta’yı yolda gördükleri zaman gülerek selamlarlar. Hâlbuki onun kim olduğunu benim kadar biliyorlar…

İşte bütün bu şeyler, bu düşünceler benim kanatlarımı kırıyor, gözlerimi karartıyor, beni korkutuyor Velikacığım. Bir gün gele, bu adamlar bizi çiğneyecekler sanıyorum. Benim elimden sen tutacaksın.

Güzel gözlerinden öperim. Mektubunu, öksüz bir çocuğun anasını bekler gibi beklediğimi unutma!

BOMBA 11

Gün kavuştu, ortalığa gecenin karanlığı dökülmeye başladı. Ağaçların taze yaprakları akşamın serinliğini emiyormuş gibi duruyor yerleri bir sessizlik, akşamlara mahsus bir durgunluk kaplıyordu.

O zamana kadar ormanın kuytu, ıssız bir yerinde, taze yaprak açan ağaçların altında yatan iki insan uyandı.

Tabiatın bu kadar güzel bir zamanında bütün dünyaya hayat veren, otları canlandıran, kuşlara yuvalarını kurduran, böcekleri deliklerinden çıkaran bir mevsimde ormanın bu kadar güzel bir köşesinde sesleri, kokusu, havası; her şeyi, her şeyi bu kadar güzel olan bu yerde uyanan bu iki insanın yüzünde, kurulmuş bir cinayetin, bir hayatın karanlık izleri vardı. Bu kadar sessiz, bu kadar güzel olan bu yerde yalnız bu iki adam; bu iki dağınık, iki sefil, iki zavallı adam kara bir leke gibiydiler. Gözlerini sildiler. Biri rahipti; dağınık, birbirine karışmış uzun yağlı saçlarını parmaklarıyla taradı, kalpağının altında topladı. Etrafı dinledi. Ne ile uğraşırsa uğraşsın, ne olursa olsun, bu kadar hoş, serin bir akşam insanı uyandırır. Ona kendini dinletir. O da bir dakika böyle bilmeyerek sakit12 kaldı.

Her lakırtı konuşulmuş, yapılacak şeyler sıralanmış, yalnız onları yapmak, yaptırmak kalmıştı. Onun için birbirine bir şey söylemeye lüzum görmüyorlar, konuşmuyorlardı. Ortalık yavaş yavaş kararıyor, sesler daha ziyade azalıyor, bir dakika evvel yaprakların arasında ötüşen kuşlar susuyor, gece oluyordu. Yalnız ta uzakta, birbirine cevap veriyor gibi bağıran kurbağaların, böceklerin sesleri; uyuyan bütün bu ormanın büyük, derin solukları gibi inip çıkarak durgun havaya yayılıyordu.

İki arkadaş yavaş yavaş kalktılar. Biri uzandı, taze bir dal kopardı. İki ellerini ceketinin cebine sokarak yola düzüldüler.

Birinin omuzunda büyükçe, ağırca bir heybe vardı. Onlar bu heybeyi bu ormandan aldılar. Bunun içinde bir sarayı, bir an içinde baykuşlara yuva yapacak bir kuvvet vardı.

Bu adamlar, bir yere ölüm yağdırmaya gidiyorlar. Bu adamların durdukları, bu heybenin bırakıldığı bir yerde ölümün korkunç yüzü görülecek; birçok bacalar dumansız, birçok çocuk babasız, birçok zavallı kadın kocasız kalacaktı.

Onlar, yarın arkalarında bırakacakları mezarlardan korkmayarak güzel dağ menekşelerinin hafif kokularıyla dolu olan sessiz ormanı bırakıp köye doğru gittiler.

Yuvan Nikolof, fakir bir köylüdür. Ancak senede otuz dönüm tarla ekebiliyor. Fakat birkaç sene var ki köyde herkes onun hatırını sayıyordu.

Bazı günlerce ortadan kayboluyor, bazı geceler köydeki bütün gençler onun odasında toplanıyor, günden güne onun sesi yükseliyor, köyün daskalı her gün onu arıyor, köye her gelen yabancı Nikolof’un evini soruyordu.

Karısı bu hâlden hoşnut değildi. Korkuyordu. Köye bir candarma uğrasa onun gönlüne bir şüphe düşüyor ve ötede beride bazı defa “Çocuklarım öksüz kalacak!” diye söyleniyordu. Fakat kocası onu dinlemezdi. Gece olunca erkenden el ayak çekilir, sokaklar tenhalaşır, Nikolof karısına “Bu gece köpeği bağla!” derdi. O zaman kadın, misafirlerin geleceğini anlardı. Bazı gece gürültülü sesler duyar, uyanır; evinin içinde birçok erkekler görür, korkarak odasının bir köşesinde onların gitmelerini beklerdi.

Bu gece yine Nikolof köpekleri bağlatmıştı. Karı koca sofralarını kurdular.

Beklediler.

Ortalık iyice karardıktan sonra çit kapısının açıldığı duyuldu. Köpek bağlı olduğu yerden sıçradı.

Rahip’le arkadaşı kapıdan girdiler. Nikolof’un dudaklarında derin bir tebessüm beliriyordu. Misafirler heybeyi koyacak emin bir yer aradılar.

Nikolof eğilerek onu aldı ve yavaşça dolabın bir kenarına koydu.

Hepsi birden sofranın etrafında toplandılar, Rahip kollarını sıvayarak ekmeğini kopardı. Kadın göğsü üzerinde üç haç çıkararak kaşığını un çorbasına uzattı. Rahip’in arkadaşı genç, kısa boylu, iri kafalı, sert kırmızı saçlı ve kuvvetli bir adamdı. Hiçbirinin yüzüne bakmayarak yemeğini yiyordu. Rahip, yavaş yavaş Nikolof’la konuşuyor ve bilhassa zengin bir adamın parasından bahsediyorlardı.

Kadın sesini çıkarmıyor ve bir şey işitmiyor gibi görünüyordu. Fakat bütün kuvvetiyle bu sözleri dinliyordu. Bir aralık, Nikolof fazlaca şarap içmeye başladı. Rahip, onun ziyade sarhoş olduğunu istemiyor gibi görünüyordu. Kırmızı saçlı arkadaşı ise hiç sesini çıkarmayarak iri lokmalarını avurduna dolduruyor ve ara sıra kadının yüzüne bakıyordu.

Ocağın külleri üstünde duran tenceredeki fasulyeyi bitirdiler. Sonra Nikolof arkadaşlarını içerideki odaya götürdü, burada yavaş sesle konuşmaya başladılar. Gece gittikçe ilerliyordu. Kadın bir aralık onları dinlemek istedi fakat bir şey işitemedi. Orada ocağın başında çocuklarını uyuttu. Kendisi de oraya uzandı, uyudu. Uyandığı zaman onlar, üçü de gitmişlerdi.