Daima oturacağı yeri ayna karşısında intihap ettiğine göre kendini güzel bulduğunu sanıyorum. Herkes de onu pek sevimli buluyor. Bana kalırsa sevimli olmaktan ziyade güzeldir…
Vücudu gayet zayıf, otururken pantolonunun dizlerinde ince, keskin kemikleri belli oluyor. Hele bazı günler rengi o kadar soluk, güzel gözleri o kadar süzgündür ki onu, bu hâliyle görüp acımamak için insan pek katı yürekli olmalıdır.
Onunla beraber yaşayacak kadın, azıcık da idareli olur, ona bakarsa bütün varlığıyla kendini bu kadının ellerine bırakacağından hiç şüphe yok.
Bu zayıf hâli, bu zayıf yaradılışıyla bir hariciye memuru olduğu için şüphesiz yanılmıştır. Ancak bilmem nasıl oluyor, herkes onun az zamanda büyük yer tutacağını, bir zaman gelip sefir,5 nazır6 olacağını söylüyorlar!..
Birisi bu. Diğerine gelince bu pek sıcakkanlı, pek samimi bir gençtir.
Sultaniden7 çıkmış, bir-iki seneden beri Düyun-ı Umumiye İdaresinin8 en gözde, en seçkin memurlarından biridir. Yaşı, ötekinden biraz daha genç görünüyor. Ancak yirmi beş… Kumral bir baş, ateşli ela gözler ki baktığı yeri yakamazsa bile pek ziyade ısıtıyor!
İnce fakat en güzel, en sağ, en diri bir vücut. Saf ve merttir. Bilmediği şeyleri bütün kuvvetiyle dinler, öğrenmek ister.
Kuvvetiyle kendini tanıtmış bir milletin evladından olduğuna pek memnundur; iftihar eder, övünür.
Beraber yaşayacağı kadının kendisini idare etmesini asla beklemeyecektir. Yaradılışının ona bağışladığı bu kuvvet, bu güzel vücut ile her zaman kuvvetli, her zaman galip olarak yaşayacaktır ve gözlerinde öyle bir hâl vardır ki bir kadın ona itimat edebilir, güvenebilir. Bir kadın bu hâl ile ona mağlup olarak yaşamaktan bir zevk, bir tat duyar!
Bunların biriyle bir sefire, belki bir nazıra, diğeriyle bir erkeğe arkadaş olmak var. Ben zavallı, ikisinin arasında şaşkın, âciz, sizden imdat bekliyorum. Doğru yolu gösteriniz. Eğer bana cevap vermeyecek, ikisinin arasında pek bir taraf olmayan gönlümü kendi hâline bırakacak olursanız, herkesin yaptığı gibi kuvvetin mağlubu olacağımdan ve bir erkeğe arkadaşlığı tercih ederek ikincisinin koluna gireceğimden şüpheleniyorum!..
Söyleyiniz, bunu böyle yapıvereyim mi?
KORKU 9
Sevgili Velika!
Sana bu mektubu Türk toprağında, yüksek dağlar arasında kalmış pek ufak bir kasabacık olan “Taçlı”da, Papa Kosta’nın beyaz kireç sıvalı küçük evinden yazıyorum.
İki taş arasında kalmış bir yosun parçasına benzeyen bu yerde, korku içinde kaldığıma, hiçbir şey yapamadığıma bilsen ne kadar üzülüyorum. Geceleri geç vakte kadar ağacın önünde oturarak seni düşünüyorum. Büyük yeminimizi düşünüyorum. Sensiz çalışmak benim için bir azap oluyor; sensiz, gözleri olmayan bir zavallı gibi karanlığı ellerimle yoklayarak, her adımda bir tehlikeye düşmekten korkarak yürümeye çalışıyorum.
Şimdiye kadar belki kırk defa Papa Kosta’ya seni söyledim. O, ayaklarını ateşe uzatarak beni dinler ve güler.
Bu sabah erkenden odama gelerek sana mektup yazarsam gönderebileceğini söylediği vakit ne kadar sevindiğimi görerek o da şaştı. Hemen kaleme sarıldım, benim güzel kardeşim, sana geçen bir ayda başımdan geçenleri yazacağım.
Bir kabahat yaptım mı? Bilmiyorum. Papa Kosta’ya çok defa bu suali sordum. O her vakit benim iyi bir kızcağız olduğumu ve zaman elverirse pek çok çalışabileceğimi söyler.
Fakat bilmem, belki bunlar doğru değildir. Herhâlde bunları senden dinlemek lazım, güzel Velikacığım. Bana derhâl göndereceğin bir mektubunda, iyi bir kız olup olmadığımı söyleyeceksin.
İnan ki senin sözlerin gönlümü dolduran kara düşünceleri silecek, beni korkulardan kurtaracak, yolumu açacak, aydınlatacaktır.
Velikacığım, senden ayrıldığım gün akşama doğru Başef geldi ve artık vaktin geldiğini, beni beraber götüreceğini söyledi. Onları Gospodin Pavin’in dairesinde bulacağımızı sanıyordu. Fakat gece yarısına kadar beklediğimiz hâlde, oraya hiç uğrayan olmadı. Bir aralık Basef tekrar gelip beni, seninle pek iyi tanıdığımız bir yere götürdü.
Hepsi oradaydılar, kadınlar da vardı. Kapıda, o hayvan karıya tesadüf ettim ve onun hakkında söylediğin şeyler için sana pek çok hak verdim. Vasilef, Petrof ayrı oturarak benimle konuştular. Petrof, bütün adresleri yazdırarak bunları ezberlemeye mecbur olduğumu söyledi.
Oradan çıkarken tekrar o kadın yolumu kesti ve sana yaptıklarını orada, başkalarının gözleri önünde bana da yapmak istedi ve seni sordu. Ben, bu tesadüften asla memnun olmadığımı kendisine söyledim. Hiç darılmayarak sana selam götürmemi tavsiye ediyordu. Yola çıkmadan evvel eve gitmek, uyumak istedim. Bu düşünceyle Başef’ten ayrıldım. Fakat yolda, hemşireme gitmek daha ziyade hoşuma gittiği için oraya döndüm. Ertesi gün, akşam olduktan sonra Başef tekrar geldi ve bana, Sinver’e kadar arkadaşlık edecek adamı getirdi. Beraber yemek yedik, onun Naper’de oturduğunu, büyük üzüm bağları olduğunu anlattı.
İki saat sonra katarda 10 idik.
Velikacığım, ne olursa olsun yeni tanınmış bir adamla, yarım aydınlık bir vagon içinde yolculuk etmek insanı düşündüren, mahzun eden bir şeydir. Hele benim gibi gönlü henüz pek kuvvetli olmayan bir kız için.
Gece yarısından üç saat sonra katardan indik. Sonbahar… Sabaha karşı acı bir serinlik vardı, titriyordum. İstasyon rıhtımı üzerinde gezinerek uzun müddet araba bekledik.
Gökte yıldızların bu kadar çok ve parlak olduğuna şimdiye kadar dikkat etmemiş olduğumu düşünüyordum ve aklımdan yumuşak, sıcak yatağım geçiyordu. Acaba Sinver’den nasıl geçeceğiz? Arkadaşlarım Türkiye kaçaklarındandılar, acaba bunlar nasıl adamlardı? Bu sualler bana bir üzüntü veriyordu.
Sabaha karşı, gayet iyi bir karısı olan Aleksi Ponof’un evine indik. Sıcak bir çay içtikten sonra yattım ve günün yarısına kadar uyudum. Kalktığım vakit Aleksi, değiştireceğim esvapları getirmişti. Bunlarla pek dilber bir köylü kızı olduğuma inan… Biraz eskicelerinden seçilmiş olmakla beraber bana pek ziyade yakıştığını Aleksi’nin küçük kızı bile itiraf etti.
Bu üst başla kapının önüne getirilen semerli bir beygire bindiğim zaman güneşin batmasına üç saat vardı.
Hiç alışmadığım için semerin üstünde pek çok zahmet çektim ve günaha girdim Velikacığım. Çünkü öyle bir şey ki insanın elinde değil… Ve başka türlü oturmak da olmuyor.
Güneş batıyordu, biz de “Boçkır”a giriyorduk. Köyün kenarında, bir evin önünde beni beygirden indirdikleri zaman yürüyemeyecek kadar rahatsız olduğumu duyuyordum.
Büyük bir ocakta ateş yanıyor, küçük bir kandil bu odayı aydınlatıyordu.
Bir yüzbaşı, çizmelerini ateşe doğru uzatmış oturuyordu. Benimle beraber gidecek dört arkadaş ve kılavuz da oradaydılar. Biraz oturup konuştuktan ve burada akşam çorbasını, ömründe pek seyrek tesadüf edeceğim bir iştahla yedikten sonra, bu dehşetli arkadaşımla yola çıkmaya hazırlandık. Aleksi veda etti. Hepsi kalpaklarını çıkararak onu selamladılar. Karanlıkta uzaklaştı. Arkama baktım. Köyde hiçbir aydınlık görünmüyordu. Yalnız ağaçların, evlerin gölgeleri belli oluyor ve uzakta bir köpek havlıyor, yolun kenarında her çalı bana bir adam gibi görünüyordu. Soğuk rüzgâr beni boğacak bir haydut gibi kulaklarımda uğuldayarak geçiyordu. Uyku içinde gibi ne kadar yürüdüğümüzü, nereye geldiğimizi asla bilmiyordum.
Bu yolculuk ne kadar sürdü bilmem… Bir köpek sesiyle silkindim. Bir asker uzaktan, görünmeyen bir yerden parola soruyordu. Burası bizim Sinver Kulesi’ymiş.
Köpeği tuttular. Kapının yanında duran zabit beni selamladı. “Yolunuz açık olsun.” dedi. Beni taşıyan beygiri burada bıraktık. Çünkü bundan sonra yolu bırakacak ve orman içinde işaretlere bakarak Türk toprağına atlayacaktık. Semerden kurtulduğuma sevindim.
Gece karanlıktı. Geçtiğimiz yer ormanlık. Pek güçlükle yürüyebiliyorduk. Keskin bir yaprak kokusu, yosun kokularıyla karışıyordu. Hiçbir şey düşünmüyordum. Yalnız pek yorgun olduğumu duyuyordum.
Burada Türklerin pususuna düşünceye kadar çektiğim zahmeti sana tarif edemem Velikacığım. Çamlıkları yarıyoruz, ağaçların kütüklerinden atlıyoruz, ne bir köy ne bir ses var. Bitmez, tükenmez bir orman, bir çalılık içinde gidiyorduk. Bir aralık bir dereden, suların içinden geçtik ve bir ormana girdik. Biraz sonra orman bitti ve yol güzelleşti. İşte tam burada da pusuya düşmüş bulunduk. Türkler yerlerini pek güzel bulmuşlar. Birbirimizden ayrı yürüyorduk. Ormanın kenarında ufak bir karaltıya dikkat ediyordum. Birdenbire bir ses duydum. Bir dakika içinde arkadaşlarım kendilerini saklayabilmek için yan tarafa, ağaçlığa doğru koştular.
Aynı zamanda arkamdan, ta kafamın içinde öten iki silah patladı ve birisi bağırdı. Ben şaşırmış, donmuştum. Soğuk bir el, demir bir pençe ensemden yakalamıştı. Yanımda, ağaç gölgesi gibi bir adamın gölgesini gördüm. İnan ki Velikacığım, bu adam isteseydi kafamı bir piliç kafası gibi koparabilirdi. Beni sürükledi, bir ağacın altına götürdü. Yaklaşınca kendimi bir diğer adam gölgesinin karşısında buldum. Bir kibrit parladı. Bir dakika içinde genç, parlak gözlü bir Türk zabitiyle göz göze geldik. Kibrit söndüğü vakit gözlerimin önünde iki yeşil yuvarlak dönüyor ve gönlümde o zamana kadar duyduğum nefret yerine büyük bir korku titriyordu. Diz çöküp af istemeye hazırdım. Arkadaşlarım ne oldu bilmiyordum, sonradan öğrendim. Yalnız bir tanesi kurtulmuş, hepsi ölmüşler.