Мемдух Шевкет Эсендал – Bizim Nesibe (страница 6)
“Yoksa beni adam yerine saymıyor musun?”
“Estağfurullah, o nasıl söz İrfan Bey!”
“Yok, koltuğa gelmem,17 anladın mı? Ben bu zıkkımı bak şu kadar piçken gene içerdim. Şimdi de içerim. İçerim ama ne bok karıştırdığımı da bilirim. Anlatabildik mi?”
Uzun bir süre sustuktan sonra:
“Benim ona da minnetim yok.”
“Yok, sana zahmet oluyorsa otur yerine…”
“Yok İrfan Bey, ne diyorsun? Bu sözleri nereden çıkarıyorsun!”
“Ben akşamdan beri sesimi çıkarıyor muyum?”
“Çıkarmıyorsun!”
“Hah, çıkarmıyorum.”
Parmağını kaldırıp ayrı ayrı herkesi gösterdikten sonra hiçbir şey söylemedi. Sonra da söylemiş gibi Sıtkı’nın yüzüne baktı.
İçeride saz başlamıştı. Sofada sofraları kuruyorlar. Bu yandaki odalarda oturanlardan biri, sazın hep o odada çalmasına içerledi:
“Ne demek yani!.. Saz hep o odada mı çalacak?” dedi.
Bu efendiye Azapkapılı Yahya derler. Kırk yaşlarında kadar bir adamdır. Eskiden yorgancı çırağı imiş, sonradan askere yazılmış, çavuşluk, başçavuşluk derken tabur kâtibi olmuş. Bugün, topçu dairesi evrak memurudur.
Bu gece biraz çokça içmişti. Yavaşça yerinden kalktı; içerideki odaya gitti, kapının önünde durdu, terbiyelice bir de selam verdi.
Odada bulunanlardan birkaç kişi bunu gördüler, çağrılmış da geç kalmış bir adam sandılar.
Yahya dedi ki:
“Bey biraderler, af buyurursunuz, bizim o kadar aklımız ermez. Bir kusurumuz olursa affedersiniz! Yani biz de ekmek yiyoruz, saman yemiyoruz! Saz akşamdan beri size çalıyor!”
Bu sözleri odadakilerden çoğu işitmedi. İşitenler de aldırmadılar. Yalnız kapı karşısında oturan bir genç bey, başını çevirip Yahya’ya:
“Ağzını topla.” dedi. “Burada çalgıcı yok, burada herkes ihvan!”
Yahya da başını çevirdi, bu adama baktı.
“Affedersiniz.” dedi. “Bir de temenna etti.”18
Biraz durduktan sonra:
“Biz de ihvan da onun için… Gene bir kusur ettik ise affedersiniz.”
İşin uzayacağı anlaşıldı. Ortalığa bir durgunluk gelir gibi oldu. Yahya’nın ne çamur olduğunu bilenlerden biri, Tevfik Bey’e haber vermeye gitti. Tevfik Bey yetişti. Yahya’yı dışarı çekip:
“Ulan.” dedi. “Bunlar bizim misafirimiz, sen ne halt ediyorsun!”
“Misafir değil, ne bok olursa olsun, ben bu gece o pezevenge sözümün hesabını verdirmezsem, bana da Yahya demesinler.”
“Aman Yahya, canım Yahya, anan yahşi, baban yahşi…”
Tevfik Bey:
“Gördün mü işin antikasını?” dedi. “Düğünü bir rezaletle bitireceğiz.”
Ara sıra Yahya kalkıp içerideki odaya gitmek istiyor, bırakmıyorlardı.
Yahya’yı sarhoş etmekten başka yolunu bulamadılar.
“Evet Yahya Bey hakkın var, hadi içelim.” dediler.
Akşamdan çokça içtiği için, yerinden kalkamayacak kadar turşulaşması çok sürmedi. Bir duvar dibine uzattılar.
Yemek başlamazsa cıvıklık artacağı bilindiği için, Tevfik Bey aşağı indi.
“Yemek!” dedi.
“Hazırdır.” dediler.
Yukarı çıktı, ilkin saz çalan, okuyan beyleri yemeğe çağırdı.
Yemek yenileceğini duyanlardan birkaçı, bu kadar erken yemek çıkarılmasına kızdılar.
“Bu bizi kovmaktır.” dediler.
Tevfik Bey bunları önledi:
“Beyler.” dedi. “Arkadaşlardan yemek isteyenler var, yemek veriyoruz. İçmek isteyenlere de afiyet olsun, sabaha kadar içsinler!”
Sofra başında oturanlar, güveyin sağlığına birer kadeh kebaplık içmek istediler, güveyi aradılar. O küçük odada İrfan Bey’in nutkunu dinliyordu.
“Ben… Ben… Dünyaaada… Ben… Sen…”
Anlaşılmaz sözler. Sofra başındakiler bekliyorlar.
“Canım İrfan Bey, bir dakika izin ver, gitsin gene gelsin!”
“Olmaz…”
Neyse bir aralık güveyi aşırdılar. Sofradakiler de kebaplıklarını içtiler.
Yemek yiyenler yediler, yemeyenler içtiler, sızan sızdı. Giden gitti. Gidemeyenleri komşularda hazırlanan yataklara aşırdılar. Sabaha karşı ev boşaldı.
Kadınlar geldiler, kolları sıvadılar. Bu ev bugün temizlenecek de öbür gün koltuk19 olacak.
Tam kırk yıl sonra, Ankara’da Kızılay önünde yaşlıca iki efendi hem yürüyor hem de konuşuyorlardı. Biri ötekine diyor ki:
“Hatırlar mısın Sıtkı’nın düğünü olmuştu?.. Ne kadar eğlenmiştik. Biz o günlerin kadrini bilememişiz. Sabahleyin gözümü açtım, hiç tanımadığım bir ev. Düşün bakalım neredesin! Ev sahibi, Tevfik Bey diyorlar bir efendi. Şimdi o insan adamlar da kalmadı. Mahalleden imiş, bize ekşili bir çorba da pişirtmiş. Benim gibi iki kişi daha varmış. Onlar da içeri odada yatıyorlarmış.”
İSTANBUL’DA BİR BAYRAM GÜNÜNÜN HİKÂYESİ 20
Bayramın ikinci günü, gelen gidenimiz bastırmadan eniştemi evde bırakıp biz de biraz komşularımıza, İstanbul’da bildiklerimizin eskilerine, hatırlılarına uğrayalım diye, yeğenim Hatice ile çıktık. Birkaç komşuya da uğradık. Bunlar arasında eski tanıdıklarımızdan, köşk komşularımızdan, mahallemizin sevilir ihtiyarlarından Atiye Hanımefendi’ye de gittik. Yaşlı bir hanımdır. Bu son yıllarda da üstünüze sağlık, biraz keyifsizlendi; yerinden güçlükle kalkabiliyor, sağ elini de kullanamıyor.
Köşkün kapısından girince sağdaki büyükçe odaya “Buyurun!” dediler, girdik. Odada tanıdık, tanımadık beş altı kişi daha var. Selamlaştık, bayramlaştık, oturduk.
Oda geniş olduğu için, biz girince bizden önce gelmiş olan misafirlerden kalkan olmadı. Misafirlerin hepsi de erkek. Yaşlı başlı, efendiden adamlar. Biraz hoşbeşten, beylik sözlerden sonra Atiye Hanım, biz odaya girmeden başlamış olduğu söze döndü. Politikadan konuşuyor, bugünlerin modası olan “hürriyet” lakırtısı ediyorlarmış.
Yaşça bizlerden epeyce büyük olmasına bakmayarak Atiye Hanım’la akran gibi konuşur, ara sıra da takılırım. Bu, hürriyet sözünü de işitince:
“Aman hanımefendi.” dedim. “Siz de mi hürriyet istiyorsunuz? Bu o kadar işe yarar bir şey mi?”
Yüzüme baktı:
“A, elbet isterim beyefendi.” dedi. “Ne kiracıyı çıkarabiliyorum ne kirayı arttırabiliyorum. Ben istemeyeyim de hürriyeti kimler istesin!”
“Ha, anladım ama hanımefendi…” dedim. “Bu hürriyetten kiracılar da faydalanırlar.”
Hanımefendi, sözümü pek kavrayamadı.
“Kiracıların faydalanması da ne oluyormuş?” dedi. “Şaka ediyorsunuz…”
“Hiç şaka etmiyorum.” dedim. “Sizin faydalanacağınız hürriyetten onlar faydalanmazlar mı?”
Bayan Atiye, benim söylediklerimle kendi düşündüklerini kaynaştıramadı.