18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Mehmet Rauf – Eylül (страница 13)

18

“Hâlbuki…” diyordu… Evet, bilirdi ki ona sükûn ve şiir ne kadar lazımsa ruhunda fırtınayı, karanlığı, esrarı da öyle derin bir özleyiş vardır. Bu sükûn devrelerinden sonra şimşek ve yıldırıma muhtaç olacağını bildiği için başını eğerek, “Hâlbuki…” diyordu.

Şimdi tabiatın bu bereketli gelişmesi içinde, su ile şişkin toprakların, otların, çiçeklerin içe işleyen güzel kokuları ile bütün duyguları coşarak onu ateşli bir acele ile hırstan ürpertiyordu. Her şeyin böyle çiçekli, güzel kokulu olduğu, önünde böyle fısıldayarak giden bir karı koca bulunduğu bir zamanda ta ruhunun derinliğinde titreyen acıklı bir istekle, beğenmemekten, iğrenmekten, kadınsız geçen yoksun hayatının bütün verimsiz ihtiyaçları ile saadet isteklerinin taştığını duyuyordu. Fakat onda her düşündüğünü işlemez bir hâle sokan dimağı yine işlemeye başlamış, kendisi Süreyya’ya benzemediği için onlar gibi mesut bir evlilik hayatı kurmuş olsa bile yine acılar icat edeceğini, hem bu hayatın da kim bilir ne kirli, ne acı köşeleri bulunduğunu düşünmeye başlamıştı.

“Evet, kim bilir sizde de neler vardır? Uyuyan yahut gizlenmiş neler vardır?” diyordu.

Ah eğer Suat ve Süreyya arkalarından bastonuyla otları kırbaçlayarak gelen, ara sıra birkaç sözle konuşmalarına iştirak eden yahut gördükleri şeyler hakkında bir düşüncesini söyleyen ve hatta şen görünen Necip’in ruhundan neler geçtiğini bilselerdi onu ne kadar iğrenç bulurlardı ve Necip, işte kendisi de kendinden iğreniyor ve asıl bu, onu azaba sokuyordu. Yine o dimağının sesini yükselterek “Lakin herkesin hayatında da böyle başkalarının iğrenç bulacağı anlar vardır.” demek istiyordu. Fakat onu öldüren herkesten ziyade kendisinin fenalığı idi. Kendine hürmet edememek kadar ona azap veren bir hâl yoktu.

Kendinden korktuğu, ruhunun karanlığından ürkek bir istikrah duyduğu zamanlar, “Ah ne kirli bir muammayım!” diyerek kendindeki bu iki ruhu, bu bazen hep mai ve saf fakat ekseriya böyle kanlı, murdar maneviyatları düşünür, daimî bir ses hâlinde içinden kendine “Canavar!” diye hitap eden bir vicdan bulurdu. Etrafında hep kötülükler görmesi, bunları kendinde bulmak kadar onu öldürmüyordu. Kendi o kadar yükseklere tutkun olduğu hâlde bu kötülüklerden el çekemezse başkaları ne olur diye düşünerek kendinden kaçmak ister, masumluk hayvanlıkla zincirlenmiş gibi onda daima boğuşur, hiçbir zaman yapmadan evvel, yaparken ve hele sonra ateşler içinde yanmadan, başkalarının içgüdüsü ile yaptığı adi fenalıkları bile yapamazdı.

Birden Suat döndü:

“Susuyorsunuz siz.” dedi.

Necip bir yalan bulmak için sıkılarak:

“Şu yola bakıyordum.” diye cevap verdi.

Sonra ilave etti:

“Galiba gelirken gördüğümüz Küçüktepe’ye çıkıyor… Ne idi o, Serviburnu mu diyorlar ne diyorlar.”

Suat şemsiyesiyle göstererek:

“Şurası mı?” diye sordu.

Süreyya kopardığı bir çiçeği ceketinin iliğine iliştirmekle meşgul:

“Ha, Serviburnu.” dedi. “Gidelim mi? Zannederim daha vakit var.”

Ve oraya çıktıkları zaman rüzgârın sönmüş, denizin gümüş bir gevşeklikle bayılmış olduğunu gördüler. Zeminin dalgaları dağıldıkça içeri doğru tepeler, gittikçe silsilelenen bayırlar, sonra dağlar hasıl ediyor ve her noktası tatlı yeşil bir çimenle baştan başa örtülü görünüyor, oradan ta Hisar’a, Kaplıca’ya kadar görünüyor, ikisi arasında akan mavi suların dumanları içinden Boğaz’ın bükülerek, kıvrılarak dolanan yolu fark ediliyordu. Güneş Tarabya’nın üstünde, bir aynada görülüyormuş gibi kamaştıran ateş beyazıyla bir güneş değil, hudutsuz, şekilsiz bir cehennem levhası gibi ufku bekliyordu. Kıyıdan geçen bir römorkörün ağır adım sesleri sayılıyor, ılık hava nefessiz, dalgasız uyukluyordu.

Suat biraz yüksek olan kenara yaklaşmış, “Oo!” diyordu. Hep oraya gittiler. Sığ sahilde kaya parçalarını gösteriyordu. Buranın cam göbeği kumları üstünde denizin kıvrımları gümüşlenerek hareleniyordu. Dibindeki en ufak taşlar bile elle gösterilerek sayılacak kadar duru olan deniz gitgide yeşili mavileşerek uzuyor, kırmızı rengiyle denizi boyayan dubadan sonra karşı sahile gittikçe kâh yeşil, kâh mor, kâh mavi uzanıyordu.

Suat gülerek ve burundaki taşları, suyun altında görünmeyen kayaları göstererek:

“İşte şurası tehlike burnu.” dedi. “Bütün gemiler Boğaziçi’nin dehşetli fırtınalarında buradan korkarlar!”

Necip sordu:

“Acaba sandallar da mı?”

Süreyya karşıda Büyükdere rıhtımı önünde durularak dere gibi sahilin bütün binalarını koynunda aksettiren denizden başını çevirip bakarak güldü:

“Galiba yalnız sandallar… Hatta durgun havada bile… Zannederim asıl durgun havalarda… Baksanıza…”

Eliyle geniş bir çizgi çizerek bir dalgasız denizi, bir rüzgârsız gökyüzünü gösterirken Suat gülüyor, Necip’e bakıyordu:

“Gemici Bey keşif yapıyor, harita çizecek olmalı…”

Süreyya omuzlarını kaldırdı:

“Unutuyorsunuz ki sandal, yürümek ve bizi taşımak için rüzgâra muhtaçtır. Şimdi nasıl gideceğimizi düşünün… Bakınız püf yok…”

Suat dudak büktü:

“Kürekleri siz çektikten sonra… Zira dünya şahittir ki bu işin içinde hiç suçsuz iki kişi varsa Necip Bey’le biz ikimiziz.”

Süreyya düşünüyor, bir karar veremiyordu. Sonra dedi ki:

“Buradan kürekle Tarabya’ya geçer, oradan bir arabaya bineriz; sandalı da bırakırız, Yenimahalle’ye ağır ağır gelsin…”

Necip başını salladı. Acaba akıntı müsaade edecek mi idi? Tarabya’ya geçmek için galiba biraz yükselmek gerekirdi. Ya sonra?

Suat güldü:

“Gemici Bey akıntıyı unuttu!” dedi. Süreyya’nın fikrini müdafaa için söylediği sözleri gürültüye, haksızlığa boğmak için uğraşıyordu. Süreyya haykırarak “Yenimahalle’ye kadar çıkmak daha kolay değildir ya?” demek istiyordu. Sonra karar verildi ki bu sahilde sular yukarı olduğu için yükselecekler, oradan Yenimahalle’ye kürekle geçeceklerdi.

Suat şemsiyesini sallayarak:

“Herhâlde şimdiden sandala girmeliyiz, yoksa bu gidişle galiba yemeği denizde yiyeceğiz.” dedi.

Sonra yürürken kocasının koluna girip eliyle şurada burada rüzgârla atılmış kalmış olan tül dalgaları gibi dumanları göstererek ve gizli bir sesle sokularak:

“Bunlardan korkmuyor musunuz?” diye sordu.

Süreyya bu sesten, bu sokuluştan memnun:

“İşte kadınların gemiciliği bu kadar olur!” diye eğlendi. “Onlar sade ağırlık vermeyi bilirler, hele yorgun olurlarsa… Başka çare yok Suat, gemici karısı gemici olmalıdır. Yoksa ben kürek çekerken yalnız safra olmayı elbet sen de istemezsin.”

“Eğer gemicilik rüzgârsız kalıp geceyi denizde geçirdikten sonra yağmura tutulup hastalanmaksa…”

Süreyya gülerek:

“Ah kadınlar.” dedi. “Eksik söyledin Suat, bir kere gelecek belalardan bahsettiniz mi, merdiven gibi yükselerek arkası gelmez… Hasta olmak, yataklarda sürünmek, hortlamak… Sonra… Ne bileyim, gebermek demeliydin. Allah insanı sizin elinize düşürmesin, hele dilinize hiç…”

Suat kolunu kurtararak ve şuh bir gülüş ile dişlerini göstererek:

“Elimize mi, dilimize mi?” diye tekrar etti. “Bizim elimize ha… Lakin bizim elimiz olmasaydı siz ne olurdunuz bilir misiniz?”

Süreyya şüpheli şüpheli başını sallayarak soruyordu. Suat, saydığı şeyleri anlatmak için yüzünde küskünlüklerini göstermek isteyerek:

“Şu burundaki kayalar kadar vahşi, somurtkan, sümsük…”

Süreyya kahkahalarla gülerek:

“Aman neler neler.” dedi. Sonra ciddiyetle döndü; “Ya siz?” dedi. “Ya siz, ya siz?”

Karı koca tekrar yan yana geldiler. Necip onların söylediklerine artık dikkat etmeyerek kendi kendine, “Evet sizin elleriniz!” diyordu, “Ben de onun için mi böyle vahşiyim acaba?” Sonra başını sallayarak, “Beni bu hâle getiren sizin elleriniz, o sizin örülüşündeki nezakete, zarafete bakarak insanın ağlamak istediği güzel kadın elleri değil mi?” diye düşünüyordu. Fakat acaba harap edici eller olduğu gibi şifa ve hayat veren eller de var mıydı?

Sonra Suat’a bakarak içinden, “Acaba senin ellerin gibi yüce eller bu yaraları sarabilir mi?” diye soruyordu. Eğer Süreyya da kendi gibi olsaydı, hayat yaralısı Suat gibi bir kadının öyle bir yarayı tedavi etmekte tesirini görecekti. Fakat Süreyya kendini neşelerinde, saadetlerinde bile öldüren o hastalığın zehrinden salim bir ruh, temiz, habersiz bir ruh idi…

Birdenbire Suat durdu, kocasıyla konuştuğu söze devam ederek yanlarına gelmesini bekledi. “Allah aşkına Necip Bey…” diye iddialarına iştirakini rica ediyordu. “Erkekler mi olmasa kadınlar fena olurdu, kadınlar mı olmasa erkeklerin hâli yaman olurdu?” Bunu soruyor, cevabını merakla bekliyordu.

Necip gülerek dedi ki:

“Bütün fikrimi söylememe müsaade eder misiniz Suat Hanım? İkisi de olmasa daha iyi olurdu. Fakat şimdi mademki ikisi de var, ona göre fikir vermeli. Erkeğine, kadınına göre başka başka fikirler verilebilir. Erkekler var, ki olmasalar iyi olmazdı fakat kadınlar da var, ki olmasalar hiçbir şey olmazdı… Elem de saadet de…”

Suat dönerek:

“Süreyya gördün mü?” dedi.

Necip devam etmek istedi:

“Fakat sonra öyle kadınlar da var ki…”

Süreyya gülerek Suat’ı zorluyordu:

“Devamı var devamı var… Onu bekle.” dedi.

Onlar iddialarında, gülüşerek haykırışarak devam ediyorlardı; Necip arkada sersem, perişan gidiyordu. Kadınlar… Onların hepsinden şüphe etmek… “Ah, hıyanet!” diyordu; şimdi, Suat’ın kendine bakan gözlerindeki derin, uçsuz bucaksız ismet, kendi kirli muhayyilesinin bile bir leke görmediği o temiz yüz onu eritmiş, ruhunu ezmişti.

Bu bakış, demek dünyada böyle bakışlar var! “Ah bana böyle bir bakış, bana böyle bir yüz! Ben kurtuldum!” diye inliyordu. Hülyaya daldıkça düşündüğü o ruhunun kadınını, hep mükemmelliklerden mesutlandırdığı o genç kızı düşünmeye başladı. Bütün muhayyel güzelliklerle süslediği hâlde bile ona bu kadar saf ve ince, bu kadar pak ve nurlu bir nazar verememişti. Suat elbette onun kadar mükemmel bulunmadığı hâlde bile hayalinin yetişemediği güzelliğe sahipti. Onun ruhunun ne kadar, ah ne kadar temiz olması gerekirdi…