Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Swann'ların Tarafı 1. Kitap (страница 21)
Bütün bunlara rağmen Combray’ye tekrar davet edilebilirdi. Oysa annemle babamın bana layık gördükleri bir arkadaş değildi; annemler, büyükannemin çektiği ağrılar nedeniyle döktüğü gözyaşlarının sahte olmadığına kanaat getirmişlerdi sonunda; yine de duyarlılığımızdan kaynaklanan coşkuların, davranışlarımızın tutarlılığı ve yaşama biçimimiz üzerinde pek etkisi olmadığını; ahlaki görevlere saygının, arkadaşlara karşı sadakatin, bir eserin ortaya çıkışının, bir perhizin uygulanmasının bu anlık, ateşli ve kısır taşkınlıklardan çok körü körüne uygulanan alışkanlıklar temeline oturduğunu içgüdüsel olarak veya tecrübeyle biliyorlardı. Benim Bloch’dan ziyade, burjuva ahlak kurallarına göre bana arkadaşlara verilmesi gerektiği kadarını verebilecek, bir gün sevgiyle beni düşünüp durup dururken bana bir sepet dolusu meyve göndermeseler de hayal güçlerinin ve duyarlılıklarının basit bir hamlesiyle dostluğun görev ve gerekliliklerinin dengesini benim lehime çeviremeyecekleri için aleyhime de çeviremeyecek olan arkadaşlar edinmemi tercih ederlerdi. Kusurlarımız bile, bu türden kişileri, bize karşı olan görevlerini yapmaktan kolay kolay alıkoyamazdı; buna en iyi bir örnekse büyük halamdı; yıllar önce bir yeğeniyle bozuşmuştu, onunla hiç görüşmüyordu ama yine de vasiyetnamesini değiştirmeyip bütün servetini ona bıraktı çünkü yeğeni en yakın akrabasıydı ve öyle yapması “gerekiyordu”.
Ben yine de Bloch’u seviyordum, annemle babam da beni hoş tutmak istiyorlardı; annem onunla olan sohbetlerimizi zararlı bulsa dahi, Minos’la Pasiphae’nin kızının anlamdan mahrum güzelliği hakkında yönelttiğim cevapsız sorularım, beni Bloch’la yapacağım konuşmalardan daha çok yoruyor ve üzüyordu. Bloch Combray’ye tekrar davet edilebilirdi ancak akşam yemeğinden sonra -hayatım üzerinde derin etkiler bırakacak, beni ilk başta daha mutlu, sonra ise daha mutsuz kılacak olan bir haberi- bütün kadınların aşktan başka bir şey düşünmediğini ve istisnasız hepsinin direncinin kırılabileceğini söyledikten sonra, büyük halamın çok fırtınalı bir gençlik dönemi geçirdiğinin ve metres hayatı yaşadığının herkesçe bilindiğini çok güvenilir bir kaynaktan duyduğunu da ekledi. Ben de kendimi tutamayıp bu söylediklerini annemle babama aktardım; evimize bir dahaki gelişinde Bloch’u kapının önüne koydular ve daha sonra sokakta görüp yanına yaklaştığımda bana çok soğuk davrandı.
Ama Bergotte konusunda doğruyu söylüyordu.
İlk günlerde, Bergotte’un üslubunun daha sonra çok seveceğim yanı, bayıldığımız ama henüz tam olarak kavrayamadığımız bir ezgi misali bana kendini göstermiyordu. Okuduğum romanını elimden düşüremiyordum ama âdeta, aşkın o ilk zamanlarında, çekiciliğine kapıldığımızı sandığımız bir kadını görmek için her gün bir davete, bir eğlenceye gitmemiz gibi, kitabın sadece konusuna ilgi duyduğumu sanıyordum. Sonra, gizli bir ahenk dalgasıyla, içsel bir prelüdle üslubunu yücelttiği bazı pasajlarda kullanmaktan hoşlandığı neredeyse arkaik sayılabilecek ender rastlanan ifadeler gözüme ilişti; “hayat denilen boş hayalden”, “tükenmek bilmeyen güzel görüntüler seli”nden, “anlamanın ve sevmenin, kısır ve leziz işkencesi”nden, “katedrallerin saygıdeğer ve büyüleyici cephesine daima asalet katan dokunaklı portreler”den söz etmeye koyulan da benim için yepyeni olan bir felsefeyi, sanki arpların o sırada yükselen ezgisini başlatan ve bu ezgiye bir yücelik kazandıran bu olağanüstü imgelerle ifade eden de yine bu pasajlardı. Bergotte’un bu pasajlarından biri, diğer bölümlerden ayırdığım üçüncü veya dördüncüsü, birincide bulduğum hazla karşılaştırılması mümkün olmayan, benliğimin en derinlerinde, sanki bütün engellerin, bütün ayrımların yok olup gittiği, dümdüz, uçsuz bucaksız bir bölgede karşılaştığım bir mutluluk yaşattı bana. Sebebi ise daha önceki pasajlarda yaşadığım ama benim daha önce hiç fark etmediğim bu hazzın kaynağı olan o ender kullanılan ifadeler için yaşadığım aynı zevki, aynı müzikal akışı ve aynı idealist felsefeyi bu defa tanıyıp artık Bergotte’un belirli bir kitabının zihnimin yüzeyinde tamamen doğrusal bir şekil oluşturduğu, belirli bir bölümünden ziyade, bütün kitaplarında bulunan ve buna benzer diğer bütün pasajların da gelip onda birleştiği, ona bir kalınlık, bir hacim kazandırdığı, dolayısıyla da zihnimi genişlettiği “ideal bir Bergotte pasajı”nın varlığıyla karşı karşıya olduğum izlenimine kapılmamdı.
Bergotte’un tek hayranı ben değildim; o aynı zamanda annemin çok kültürlü bir arkadaşının da en sevdiği yazardı; Doktor Du Boulbon, Bergotte’un son çıkan kitabını okumak için hastalarını bekletiyordu; günümüzde dünya çapında yayılmış olan, tipik ve yaygın meyvelerine Avrupa’nın, Amerika’nın, en ücra köylerine varıncaya kadar her köşesinde rastlanan ama o sıralar henüz nadiren görülen Bergotte merakının ilk tohumları, Doktor Du Boulbon’un muayenehanesinden ve Combray yakınındaki bir bahçeden atılmıştı. Benim gibi annemin arkadaşının ve aynı zamanda Doktor Du Boulbon’un da Bergotte’un kitaplarında özellikle hoşlarına giden şey, aynı melodik akış, aynı eski ifadeler, çok basit ve yaygın ama kullanıldığı yerlerden de anlaşılacağı üzere, kendisinin de özellikle sevdiği başka birtakım ifadeler, son olarak da acıklı pasajlardaki sertlik ve neredeyse boğuk vurguydu. Hiç şüphesiz, kendisi de en etkileyici özelliklerinin bunlar olduğunun bilincindeydi. Çünkü daha sonra basılan kitaplarında, hatırı sayılır bir gerçeklikten veya ünlü bir katedralin adından söz ediyorsa eğer, anlatımını yarıda kesiyor ve ilk eserlerinde bütünlüğün içinde yer alan o akışı, ilk eserlerindeki örtülü hâliyle, mırıltısının nerede başlayıp nerede bittiği tam olarak anlaşılamazken, sadece yüzeydeki dalgalanmalarla ayırt edilebilirken belki de daha hoş, daha ahenkli olan o akışı; bir yakarışa, bir isyana, uzun bir duaya dönüştürüyordu. Onun hoşlandığı bölümler, bizim en sevdiğimiz bölümlerdi. Ben ezbere bilirdim hepsini. Yazısına kaldığı yerden devam ettiğinde hayal kırıklığına uğrardım. O ana kadar güzelliği benim için saklı gizli kalan bir şeyden, çam ormanlarından, doludan, Notre-Dame Katedrali’nden, “Atalya”dan, “Phaidra”dan her bahsedişinde, bu güzelliği imgelerle etkisiz hâle getirip bilincimi ele geçirirdi. Bu nedenle, evrende, eğer kendisi bana yaklaştırmadıysa kendi cılız algılarımın duyumsayamayacağı ne kadar çok şey olduğunu hissedip her konuda, özellikle de bizzat görme fırsatı yakalayacağım şeyler hususunda onun fikrine, bir istiaresine sahip olmak isterdim; ki bunların arasında, eski Fransız yapıtları ve bazı deniz manzaraları da vardı çünkü bunları kitaplarında anmasındaki ısrarcılığı, onları anlam ve güzellik açısından ne kadar zengin bulduğunun bir kanıtıydı. Ama maalesef, neredeyse her konuda, fikrinden bihaberdim. Benimkilerden tamamen farklı olduğuna şüphem yoktu çünkü bu fikirler, benim yükselerek ulaşmaya çalıştığım kimliği belirsiz bir âlemden geliyordu: Benim düşüncelerimin bu kusursuz zihne aptallığın dorukları gibi görüneceğine emin olduğum için, hepsini kafamdan silerek zihnimi öylesine bir