реклама
Бургер менюБургер меню

Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Guermantes Tarafı 3. Kitap (страница 3)

18

Verdiği davetlerde, misafirleri bedensiz, bıyıksız, ayakkabısız, sıradan, hatta insani ve mantıklı şekilde özgün sözlerle konuşurken hayal edemediğimden bu isimler girdabı, Dresden porseleninden yapılmış, Madame de Guermantes heykelciğinin etrafındaki hayaletlere verilen ziyafet ya da hortlaklar balosundan daha az maddenin sergilendiği sarayın camdan yapılma vitrini şeffaflığını koruyordu. Daha sonra, Saint-Loup bana, bahçıvanı, kuzeninin papazı ve daha pek çok konu hakkında çeşitli anekdotlar anlattıktan sonra, Guermantes Konağı -bir zamanlar Louvre’un olduğu gibi- Paris’in tam göbeğinde, tuhaf bir şekilde hâlâ varlığını sürdüren kadim bir hak sayesinde miras yoluyla kazandıkları, hâlâ üzerinde feodal ayrıcalıklara sahip olduğu bir kale hâline gelmişti. Fakat bu son ev, Mme. de Villeparisis’nin yan tarafında bulunan, Mme. de Guermantes’ın oturduğu konağın bir kanadındaki daireyle bitişik olan yere taşınmamızla ortadan kaybolmuştu. Günümüzde belki de hâlâ rast gelebileceğimiz eski konaklardandı; buradaki haysiyet divanında -bunlar ya yükselen demokrasi dalgasıyla ortaya çıkan alüvyal birikintilerdi ya da farklı ticarethanelerin derebeyin etrafında toplandığı zamanlara ait ilkel zaman mirasıydı- katedralin payandaları arasına kuş yuvası misali yerleşen terzi, ayakkabı tamircisi gibi küçük dükkânlar ve atölyeler vardı; en sonda, konağın ana binasında oturan “Kontes”, kapıcının kulübesindeki bahçeden kopartılmış gibi duran birkaç Latin çiçeğiyle süslenmiş şapkasıyla gösteriş yapa yapa iki atın çektiği eski arabasıyla (arabacının yanında oturan ve mahalledeki her bir aristokrat malikânesine kartvizitini bırakmak için ikide bir aşağı atlayan uşağıyla birlikte) yola çıktığında, kapıcının çocuklarına gülücükler saçar ve o sırada oradan geçmekte olan saygıdeğer kiracı dostlarına küçük tebessümler eşliğinde el sallayarak selamlar verir, aşağılayıcı nezaketi ve eşitlikçi kibiriyle her zaman aynı görünürdü.

Şu anda yaşadığımız evde, avlunun sonundaki soylu hanımefendi, hâlâ gençliğinin baharında olan zeki bir düşesti. Hatta Mme. de Guermantes’tı o, Françoise sayesinde, kısa süre içinde konakla ilgili her şeyi öğrenmiştim. Çünkü (Françoise’ın sürekli “aşağıdakiler” ya da “alttakiler” diye bahsettiği) Guermantes’lar, sabahın ilk ışıklarında başlayan daimî bir endişesiydi, annesinin saçlarını tararken, avluya attığı yasak, dayanılmaz, kaçamak bakışların ardından şöyle derdi: “Şuna bak, iki rahibe geldi; kesin alttakilere geldiler.” ya da “Ah! Mutfak penceresindeki şu güzel sülünlere bakın! Nereden geldiklerini sormaya gerek yok, anlaşılan Dük silahını alıp ava gitmiş!”, gece çöküp yatmak için hazırlanırken kulağına gelen birkaç notayı duyunca hemen: “Alttakilere misafir gelmiş, eğleniyorlardır muhakkak.” çıkarımında bulunurdu; bunun üzerine aklar düşmüş saçlarının çevrelediği simetrik hatlara sahip simasında, gençlik yıllarından kalma, neşeli ama bir o kadar da usturuplu tebessümüyle bir an için bile olsa mekândaki her şeyi güzelleştirirdi; karışık ama özel bir düzen içinde gerçekleştirilen folk dansı misali.

Fakat Guermantes’ların hayatında, Françoise’ın en çok ilgisini çeken, onu en çok tatmin eden ve aynı zamanda canını en çok sıkan, arabanın iki tarafının açılıp Düşes’in arabasına binmesiydi. Bu olay genellikle hizmetçilerimizin öğle yemeği dediği, hiç kimsenin rahat edemeyeceği, merasim eşliğinde yapılan dinî kutlama yemeğinden sonra gerçekleşirdi; bu sırada hizmetçiler o kadar dokunulmazdı ki babam onları çağırmak için zili çalamaz, üstelik beş kere çalsa bile hiçbirinin aldırış etmeyeceğini, bu nedenle böyle bir saygısızlıkla uğraşmanın tamamen bir zaman kaybı olacağını ve sonunda kendisinin zararlı çıkacağını bilirdi. Çünkü (yaşlandığında bile değerlerinden taviz vermeyen) Françoise, günün geri kalanında, dertlerinin ve memnuniyetsizliğinin derin sebeplerini içeren -hiçbir şekilde okunaklı olmayan- uzun hikâyesini dış dünyaya sergilediği, anlaşılması zor küçük, kırmızı, antik çivi yazısına benzeyen suratını göstermekten kendini alıkoymazdı. Bu sorunları “en ufak” detayına kadar anlatırdı fakat bunu sözlerini yakalamamız için yapmazdı. Bu yaptığını -kendi tabiriyle bunun, bizim için çileden çıkartıcı, “utanç verici” ve “can sıkıcı” olduğunu düşünürdü- “kutsal günün sade ayini” olarak adlandırırdı.

Ayinin son ritüelleri tamamlandıktan sonra ilk çağlardaki kiliselerdeki gibi hem papazlık yapan hem de dini bütün olmayı sağlayan Françoise, kadehini son bir kez daha doldurdu, boynunu saran peçeteyi çözdü, kahve ve şaraptan ıslanmış dudaklarını sildikten sonra katladı, halkanın içine geçirdi, kasvet dolu gözleriyle: “Biraz daha üzüm almaz mısınız hanımefendi? Çok güzeller.” diyen genç garsona dönüp teşekkür etti ve “bu sefil mutfaktaki” havanın nefes alamayacak kadar sıcak olduğu konusunda serzenişte bulunarak doğruca pencereyi açmaya yöneldi. Pencerenin kolunu çevirip temiz havayı ciğerlerine çekerken avlunun alt tarafına umursamaz ama bir o kadar da ustalıkla bir bakış attı, Düşes’in henüz başlamaya hazır olmadığını sinsice anlamıştı, bekleyen arabanın içinde küçümseyici, heyecan dolu gözlerle kara kara düşünüyordu ve dünyevi şeylere gösterdiği bir anlık dikkatini havanın tatlılığına, güneşin sıcaklığına ardından da gökyüzüne yöneltti; oradan da çatının köşesine, benim odamın bacasının üzerinde, Combray’deki mutfağından cıvıltılarını duyduğu güvercinleri anımsatan güvercinlerin her ilkbaharda gelip yuva yaptığı yere baktı.

“Ah! Combray, Combray!” diye haykırdı Françoise. Bu yakarışını âdeta şarkı söyler bir tonda yaptı, Arles’e özgü duruluğa sahip yüz hatlarıyla kökeninin Güneylere dayandığını ve ağıt yakarcasına söylendiği toprakların aslında sonradan benimsediği bir topraktan başka bir şey olmadığı konusunda onu seyredenleri düşündürebilirdi. Gerçi öyle olsaydı, pek de doğru olmayabilirdi, çünkü ülkesinde güney bulunmayan hiçbir bölge yoktur; aslına bakarsanız, Güneylilere özgü kısa ve uzun ifadelerdeki hoşluğu Savoylıların ve Bretonluların konuşmasında çok sık karşılaşırız. “Ah, Combray! Kim bilir seni bir daha ne zaman göreceğim, zavallı memleketim! Kim bilir bir daha ne zaman o güzelim alıçların arasından, canım zambakların altından, çekirgelerin ve sanki birisi konuşuyormuşçasına Vivonne’un çıkardığı fısıltılar eşliğinde dolaşacağım. Bunun yerine küçük beyimizin, o iğrenç koridor boyunca yarım saatte bir bitmek bilmeyen koşuşturmasına sebep olan lanet zilini dinlemek zorunda kalıyorum. O zaman bile, yeterince hızlı gelmediğim için küplere biniyor; zile basmadan önce onu duymam gerekiyor sanırım; bir de üstüne, bir dakika geç kalırsan sağa sola ateş püskürüyor. Ah zavallı Combray! Kim bilir, belki de seninle ölünce buluşacağız, bir taş parçası gibi beni mezarın içine attıklarında. Fakat o zaman da o güzelim bembeyaz alıçlarının kokusunu içime çekemeyeceğim. Bana kalırsa ölüm uykusunda bile, hayatım boyunca bana cehennemi yaşatan bu üç kez zile basma sesini duyacağım.”

Françoise’ın kendi kendine konuşması alttaki yelek tamircisinin seslenişiyle son buldu; bu yelekçi, uzun zaman önce Mme. de Villeparisis’yi ziyarete gittiği zaman büyükannemi çok memnun etmişti, hatta Françoise’ın duygularının da ondan eksik kalır yanı yoktu. Penceremizin açıldığını duyduğunda, başını yukarı kaldırdı, iyi günler dilemek için komşusunun dikkatini çekmeye çalışıyordu. Françoise’ın genç kızlığındaki cilvesi, mutfaktaki fırının sıcaklığının, öfkesinin ve yılların da vermiş olduğu donuklaşmış tuhaf bir yüze sahip M. Jupien’ı yumuşatıyordu; yelek tamircisini büyüleyici bir çekingenlik, tevazu ve samimiyetle karışık zarif bir şekilde selamladı fakat asla sesli bir karşılık vermezdi çünkü avluya baksaydı annesinin buyruklarına karşı çıkmış olacaktı bu yüzden asla kafasını dışarı uzatıp pencereden konuşmaya cesaret edemezdi, kaldı ki bu bile (ona göre) hanımının aşağılamalarını dinlemeye yeterliydi. Duran arabayı işaret ederek: “Ne kadar güzel atlar!” dese de aslında mırıldandığı şey: “Ne kadar da külüstür şey!” fakat ne olursa olsun cevap vermek zorunda olduğunu bildiğinden, bağırmak zorunda kalmadan sesini duyurmak için elini ağzına götürerek:

“İsterseniz birisini alabilirsiniz hatta daha fazlasını, fakat siz bu tarz şeylerden hoşlanmazsınız sanırım.”

Ve Françoise takriben: “Bildiğiniz üzere herkesin zevki farklıdır; bu evde sadelikten yanayız.” anlamına gelen mütevazı ve bir o kadar da kaçamak ve mutluluk dolu hareketinin ardından annesinin gelme ihtimaline karşı pencereyi kapattı. Guermantes’lılardan daha fazla ata sahip olan ‘sizler’ derken söylediği aslında ‘bizdik’ fakat Jupien ‘siz’ demekte haklıydı çünkü tüm gün boyunca durmadan öksürdüğü ve evdeki herkesin hastalık kapacak diye korktuğu zamanlarda, sinir bozucu kıkırdaması eşliğinde asla olmamış şekilde davranması gibi tamamen kişisel birkaç haz dışında, Françoise, bütünüyle bir hayvana bağlı olan, onun yakaladığı, yediği, sindirdiği ve sonunda kolayca hazmedilebilecek bir kalıntı sunduğu gıdalarla yaşamını sürdüren bitkiler gibi bizimle bir arada yaşıyordu; varlığını sürdürmesi için zaruri mutluluğunu oluşturan kısımları eski geleneklere uygun olarak, yemek bittikten sonra pencerenin kenarında alınan temiz havanın serbestçe yerine getirilme hakkını, alışveriş yapmak için dışarı çıktığında sokakta belli bir miktar aylaklık yapmak ve tatil günü olan pazar günleri de yeğenini ziyaret etme hakkını da ekleyerek-faziletimizle, servetimizle, yaşam tarzımızla hazırlama görevini üstlenmesi gerekenler bizlerdik. Bu nedenle Françoise’ın, babamın saygınlığının henüz olmadığı bir eve taşınmamızın ilk günlerinde ortaya çıkan buhranın bir kurbanı olması anlaşılabilir bir durumdu; “can sıkıntısı” diye adlandırdığı bu illet, köylerine ya da sevdiceklerine hasret kalan askerlerin intihar etmeye karar vermeden önce söyledikleri son sözdeki ya da Corneille’in kaleme aldığı eserlerdeki “can sıkıntısı” tabirine eş değer bir sıkıntıydı. Françoise’ın sıkıntısını kısa sürede tedavi eden kişi Jupien’dan başkası değildi, çünkü araba almaya karar vermişçesine belirgin ancak bir o kadar da saf hazzı hissetmesini sağlamıştı. “Şu Julienler çok iyi.” (Françoise için zaten aşina olduğu isimlerle yeni öğrendiği isimleri benzetmek çocuk oyuncağıydı.) “Çok değerli insanlar; öyle oldukları yüzlerinden okunuyor zaten.” Jupien aslında, arabamızın olmama sebebinin istemediğimizden kaynaklandığı anlayabiliyor, insanlara anlatabiliyordu. Françoise’ın bu yeni arkadaşı, devlet dairelerinden birinde görev yaptığından evde çok az duruyordu. İlk zamanlarda büyükannemin kızı zannettiği “afacan” küçük kızıyla birlikte yelek tamiri yapan adam, yardımcısının (henüz daha ufak bir kız çocuğu olmasına rağmen büyükannemin Mme. de Villeparisis’yi ziyarete gittiği gün yırtılan eteğini büyük bir ustalıkla diken) kadın giyime yönelip modistra4 olmasının ardından bu mesleği icra etmeye olan ilgisini kaybetmişti. Bir terzinin yanında çırak olarak başlayan, ufak sökükleri tamir eden, kurdeleleri sabitleyen, düğmeleri diken, kıyafetlere pile yapan, kanca ve ilmiklerle kuşakları bağlayan afacan kız çok geçmeden kalfalığa ardından ustalığa kadar yükselmiş, sosyetik hanımlardan da birkaçını müşteri olarak bağladıktan sonra işine evden devam ediyor, diğer bir tabirle bizim avluda çalışıyordu; genellikle atölyedeki bir iki genç kız da yanında çırak olarak ona eşlik ediyordu. O zamandan sonra da Jupien’ın varlığının bir önemi kalmamıştı. Hiç şüphesiz, küçük kız (artık büyümüştü) hâlâ sık sık yelek kesmek zorundaydı. Fakat arkadaşlarının yardımı olduğu sürece kimseye ihtiyacı yoktu. Bu yüzden amcası Jupien bir iş arayışına girmişti. İlk başlarda öğlen yemeklerinde eve gidecek vakit bulabilirken, sonrasında yardımcısının yerini alan adam ancak akşam yemeklerine yetişir olmuştu. Neyse ki “düzenli bir kuruluşa” tayini bizim gelişimizden birkaç hafta sonra gerçekleşti de Françoise’ın sorunlarının en zorlu aşaması olan ilk günleri lüzumsuz ızdırap çekmeden atlatmasına yardımcı olacak kadar uzun süresi vardı. Geçiş döneminde tabiri caizse Françoise için bir yara bandı görevi gören Jupien’ın önemini küçümsemeksizin, şunu itiraf etmeliyim ki ilk başlarda ondan pek hazzetmiyordum. Dolgun yanaklarının ve parlak teninin yarattığı etki yakın mesafede tamamen kayboluyor, kasvetli, hülyalı ve merhamet dolu bakışlarının ardındaki gözleri insana, ciddi şekilde hasta olduğunu ya da acısı taze olan büyük bir kayıp yaşadığını düşündürmeye sevk ediyordu. Ağzını açtığı andan itibaren (bu arada konuşması mükemmeldi) hiç de öyle olmadığını, hatta alaycı ve donuk birisi olduğunu belli ediyordu. Bakışlarıyla sözleri arasındaki bu uyumsuzluktan ortaya çıkan sahtelik nahoştu; herkesin abiye giydiği bir davete sabahlığıyla gelen veya asil bir şahsiyetle konuşmak zorunda kalan köylünün nasıl hitap etmesi gerektiğini bilmediğinden, içinde bulunduğu bu zor durumdan sıyrılmak için sözlerini neredeyse hiçe indiren biri gibi o da bu durumdan rahatsızdı. Jupien’ın cümleleri ise aksine (kıyaslamalar bir kenara) büyüleyiciydi. Muhtemelen sahip olduğu gözlerinin, yüzünü sular altında bırakmasına karşılık olarak (onu tanıdıktan sonra bunu fark etmiyordu insan), nadir görülen ve tanıdığım kişiler arasında en kendiliğinden edebî bir zekâya sahip olduğunu fark ettim; muhtemelen eğitimsizdi ve küçük yaşlarda okuduğu birkaç kitabın yardımıyla sözcüklerini ustaca kullanabiliyor, benimseyebiliyordu. Tanıdığım en yetenekli insanlar erken yaşta ölmüşlerdi. Bu yüzden Jupien’ın de ömrünün yakın bir zamanda biteceğini düşünüyordum. Şefkatliydi, merhametliydi, başkalarına karşı oldukça hassas ve cömertti de. Fakat Françoise’ın hayatındaki rolü, kısa sürede vazgeçilmez olmaktan çıkmıştı. Françoise yerine başkalarını koymayı öğrenmişti.