Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Guermantes Tarafı 3. Kitap (страница 25)
“Bu kadar da alıngan olma.” dedim Saint-Loup’ya, konuşmasının başındaki cümlelere istinaden. “Seni canıgönülden dinliyordum.”
“Bir anda parlayıp alınganlık yapmayacaksan.” diye söze girdi arkadaşı. “Az önce söylediklerine bir şey eklemek istiyorum, eğer savaşlar birbirini kopyalayıp birbiriyle çakışırsa, bu yalnızca komutanın düşüncesinden kaynaklanmaz. Komutanın kendisinden kaynaklanan bir hata askerlerinin aşırı fedakârlık yapmasına yol açabilir; bazı birliklerin yerine getireceği fedakârlık öylesine görkemli olur ki savaşta sahip oldukları roller başka bir savaşta başka bir birliğin üstlendiği role benzetilir; bu olaylar tarihte birbirinin yerini tutan örnekler olarak aktarılır: 1870’e yoğunlaşacak olursak, Saint-Privat’daki Prusya muhafız birliği, Froeschviller ve Wissembourg’daki Cezayirli piyade birliği.”
“Birbirlerinin yerini tutan ha! Çok iyi! Mükemmel! Çok zekice.” diye yorum yaptı Saint-Loup.
Bu son örneklerden, özelden yola çıkarak genelin anlatıldığı zamanlarda hep olduğu gibi etkilenmemiştim. Yine de beni ilgilendiren şey komutanın dehasıydı; bu dehayı neyin oluşturduğunu, belirli koşullarda dehadan yoksun komutan düşmana direnemezken, ilhamlara konu olacak bir komutanın içinde bulundukları tehlikeli konumdan çıkarmak için nasıl adımlar atacağını öğrenmek için can atıyordum; Saint-Loup’nun dediklerine göre, bu çok olasıydı ve Napolyon tarafından pek çok kez gerçekleştirilmişti. Askerî dehanın ne anlama geldiğini anlamak için, isimlerini tanıdığım çeşitli generaller arasından hangisinin belirgin bir şekilde liderlik vasfına sahip olduğunu, hangisinin taktiksel zekâsının daha iyi olduğunu soruyor, yeni arkadaşlarımı sıkma riskini göze alıyordum; gerçi hiçbir can sıkıntısı belirtisi göstermeden, bitmez tükenmez iyi bir mizaçla sorularıma cevap vermeye devam ediyorlardı.
Kendimi hem uzak diyarlara yayılan ve zaman zaman sadece içinde bulunduğumuz mekânda olmanın verdiği zevki daha da keskinleştiren bir trenin düdüğünü ya da bu genç adamların kılıçlarını kuşanıp gitmek zorunda kalacakları saate daha çok vakit olan bir saatin çınladığını duyduğumuz soğuk ama bir o kadar da güzel geceden hem de tüm dışsal takıntılarımdan, neredeyse Mme. de Guermantes’ın hatırasından soyutlanmış hissediyordum; sahip olduğum bu soyutlanmanın başmimarları Saint-Loup’nun ve onun arkadaşlarının samimiyetiydi, bu küçük yemek salonunun sıcak atmosferiydi, özenle hazırlanmış muazzam yemeklerin damakta bıraktığı tattı. İştahım kadar hayal gücümü de zevkle doldurdular; bazen içlerindeki yaşam formları çıkartılmış, içinde birkaç damla tuzlu su kalmış istiridye kabuklarıyla süslenmiş kaplar ya da bir üzüm salkımının sarı yapraklarıyla budaklı sapları bir manzara misali uzaktan ve şiirsel bir şekilde sarıp sarmalıyor, yemek boyunca farklı noktalarda sanki asma ağacının gölgesinde şekerleme yapıyormuş ya da sandalla denize açılıyormuş izlenimi yaratıyordu; diğer akşamlarda yemeğimizin kendine özgü özelliklerini bir sanat eseri gibi doğal düzenlemeler içinde gözler önüne seren kişi aşçıbaşı olurdu; şarapta pişirilmiş bir balık, uzun bir toprak çanak üzerinde servis edilirdi; mavimsi bitkilerden oluşan bir yatağın üzerine uzanmış gibi yerleştirilmiş, tek parça hâlinde; ancak canlı canlı kaynayan suya atıldığı için bükülmüş, kabuklu istiridyeler, yengeçler, karidesler ve midyelerden oluşan bir çemberle çevrelenmiş balık, Bernard Palissy’nin seramik tasarımlarının bir parçasıymış izlenimi uyandırıyordu.
“Kıskanıyorum, çok öfkeliyim.” diyerek dil uzattı Saint-Loup, yarım tebessüm yarım ciddi bir ifadeyle arkadaşıyla yaptığım bitmez tükenmez sohbeti ima ediyordu. “Onu benden daha zeki bulduğun için mi daha çok seviyorsun? Sanırım artık ondan başkasını görmüyorsun, tek düşündüğün o!” Kadınlara düşkün olunan bir toplumda yaşayan bir kadına aşırı derecede âşık olan erkekler, başkalarının o kadar da masum bulmadıkları ve asla cesaret edemeyeceği şakaları rahatça yaparlar.
Konuşma genelleşmeye başlayınca, Saint-Loup’yu incitme korkusuyla Dreyfus’le ilgili herhangi bir konu açılmamasına özen gösterdiler. Ancak, ertesi hafta arkadaşlarından ikisi hem bu kadar askerî bir ortamda yaşayıp hem de âdeta anti-militarist olan Dreyfus sempatizanı gibi davranmasının ne kadar tuhaf olduğuna değindiler. “Nedeni şu.” dedim ayrıntıya girmek istemeyerek. “Çevrenin etkisi insanların düşündüğü kadar önemli değil…” Elbette bu noktada durma ve birkaç gün önce Saint-Loup’ya anlattığım gözlemleri tekrar etmeme niyetindeydim. Bununla birlikte, bu kelimeleri âdeta ezberlenmiş metinden tekrarlarmışçasına söylediğim için: “Aslında, geçen gün söylediğim gibi…” diye ekleyerek kendimi mazur göstermeye başladım. Fakat Robert’in bana ve diğer bazı kişilere olan kibar hayranlığının öteki yüzünü hesaba katmamıştım. Bu hayranlık, kişilerin fikirlerini bütünüyle özümsemesiyle tamamlanma noktasına öylesine ulaşıyordu ki, bir ya da iki gün içinde bu fikirlerin kendisine ait olmadığını tamamen unutmuş oluyordu. Böylelikle, benim mütevazı teorim konusunda Saint-Loup, sanki bu teori doğduğundan beri onun zihninde varmış ve bense onun nezareti altında avlanıyormuşum gibi sıcak bir karşılamanın kendisine yükümlü olduğunu hissetti.
“Evet, elbette; çevrenin önemi yoktur.”
Sözünü kesmemden ya da söylediklerini anlamamış olmamdan korkarcasına telaşla devam etti konuşmaya:
“Asıl etkili olan şey kişinin entelektüel çevresidir! İnsan düşündüğünden ibarettir!”
Akşam yemeğini iyice hazmetmenin verdiği mutlulukla gülümseyerek bir anlık duraksadı, monokl gözlüğünü düşürdü ve delici bakışlarını bana sabitleyerek:
“Aynı düşünceye sahip insanlar benzerdir.” dedi meydan okurcasına. Muhtemelen, sadece birkaç gün geçmesine rağmen, söylenenin aksine söyleyen kişiyi, yani beni tamamen unutmuştu.
Saint-Loup’nun restoranına her akşam aynı ruh hâliyle gitmiyordum. Bize ağırlık veren bir anı, bir keder, kendilerinin hiç farkında olmayacak kadar etkili bir şekilde bizi terk edebiliyorlarsa, geri de dönebilirler, hatta bazen uzunca bir süre bizimle de kalabilirler. Akşamları restorana gitmek için kasabın içinden geçerken, Mme. de Guermantes’a duyduğum özlem o kadar şiddetlenirdi ki nefes almakta güçlük yaşardım; yetenekli bir anatomi uzmanı tarafından göğsümün bir kısmı kesilip çıkarılmış, yerine aynı boyutlarda özlem, sevgi ve acı yerleştirilmişti âdeta. Açılan yara her ne kadar düzgün bir şekilde dikilmiş olsa da başka bir insana duyulan özlemin üzüntüsü kişinin iç organlarının yerini aldığında, hayat zindana döner; özlem organlardan daha fazla yer kaplar, varlığını sürekli hissettirir gibi gelir insana; üstelik vücudunun bir parçasını