Bir köşede tatlı mı tatlı bir dolap vardı. Rafları beyaz süs kâğıdı ile çevrelenmişti ve kapılarına buketler çizilmişti. Pencere altındaki oturakta mavi renkte yuvarlak bir minder vardı. Tam ortaya öyle bir yerleştirilmişti ki kocaman mavi bir halka tatlısını andırıyordu. Bir de iki raflı yüz yıkama sehpası vardı. Üst raf, camgöbeği mavisinden lavabo ve sürahiye yetecek kadar büyüktü. Altta ise sabun kutusu ve sıcak su maşrapası vardı. Havlularla dolu, pirinç kulplu bir çekmece de vardı. İşte bu çekmecenin üzerini porselenden beyaz bir kadın figürü süslemekteydi. Figürün pembe ayakları ve yaldızlı bir kuşağı vardı. Altın saçlarında kırmızı bir gül vardı.
Odanın tamamı mısır renkli perdelerden süzülen ışıktan dolayı altınla kaplanmış gibiydi. Beyaz duvarlarda nadir bulunan duvar süsleri vardı. Bu süsler dışarıdaki akçakavakların gölgelerinin içeri vurmasıyla oluşan şekillerden meydana gelmiş canlı duvar süsleriydi. Titrek hâlleriyle sürekli değişiyorlardı. Her nedense burası bana mutlu bir oda gibi geldi. Kendimi dünyanın en zengin kızı gibi hissettim.
“Orada güvenli olacaksın, o kadar.” dedi Bayan Lynde evden ayrıldığımızda.
“Patty’nin Yeri’nde yaşadığımız özgürlükten sonra biraz kasılabilirim.” dedim ona sataşmak için.
“Özgürlükmüş!” diye burun kıvırdı Bayan Lynde. “Özgürlük! O Amerikalılar gibi konuşma Anne.”
Bugün bavullar ve eşyalarla geldim. Elbette ki Green Gables’dan ayrılmaktan nefret ettim. Ne kadar sık ve uzun süre oradan ayrı kalsam da tatil zamanı gelir gelmez hiç ayrılmamış gibi yeniden bir parçası oluveriyorum. Oradan ayrılmak da ruhumu parçalıyor. Ama burayı seveceğimi biliyorum. Burası da beni seviyor. Bir evin beni sevip sevmediğini her zaman anlarım.
Pencerelerimden görülen manzara çok hoş. Karanlık köknar ağaçlarının çevrelediği ve dönemeçli, etrafı setlerle çevrili bir yoldan çıkılan eski mezarlık manzarası bile güzel. Batı penceresinden, limanın tamamı görülebiliyor. Hatta uzaktaki puslu kıyıları, çok sevdiğim küçük tatlı yelkenlileri ve “bilinmeyen limanlara” yol alan yolcu gemilerini görebiliyorum. “Bilinmeyen limanlar” ifadesi ne kadar da etkileyici! İçinde hayal gücüne fazlasıyla yer var. Kuzey penceresinden huş korusunu ve yolun karşısındaki akçaağaçları görebiliyorum. Benim ağaçlara taptığımı bilirsin. Redmond’daki İngilizce dersimizde Tennyson okurken, harap olan çamlarının ardından yas tutan Enone’a hüzünle eşlik etmiştim.
Korunun ve mezarlığın ötesinde sevilesi bir vadi var. Vadinin âdeta kırmızı bir kurdeleden oluşan parlak yolu etrafını dönemeçleriyle çevreliyor. Yolun çevresine de beyaz pullar misali evler serpiştirilmiş. Bazı vadiler sevilesi oluyorlar. Nedenini bilmek mümkün değil. Sadece bakmak bile keyif veriyor. İşte bu vadinin ötesinde de benim mavi tepem var. Ona “Fırtına Kralı” adını verdim.
İstediğim zaman burada yapayalnız olabilirim. Arada bir yalnız kalmanın iyi olduğunu sen de bilirsin. Rüzgârlar bana yarenlik ederler. Feryat figan eser, iç çeker ve şarkılar mırıldanırlar kulemin etrafında. Kışın beyaz rüzgârları, ilkbaharın yeşil rüzgârları, sonbaharın kızıl rüzgârları ve tüm mevsimlerin yaban rüzgârları… “Onun buyruğuna uyan fırtınalı rüzgârlar.” 2 Bu İncil ayeti hep beni ürpertmiştir. Sanki her bir rüzgârın bana bir mesajı varmış gibi… George MacDonald’ın o eski hikâyesinde kuzey rüzgârı ile beraber uçan o çocuğa hep imrenmişimdir. Bir gece kulemdeki cumbayı açıp kendimi rüzgârın kollarına bırakacağım Gilbert. Rebecca Dew ise o gece yatağımın neden bozulmadığını asla bilemeyecek.
Biz de kendi “hayaller evimizi” bulduğumuzda umarım etrafında rüzgârlar olur canımın içi. Evimizin nerede olduğunu merak ediyorum. Bilinmeyen evimizin. Acaba onu ay ışığında mı daha çok seveceğim yoksa şafak vaktinde mi? Geleceğimizin evinde sevgiye, dostluğa sahip olacak ve çalışcağız. Bir de yaşlılık günlerinde yüzümüzü güldürecek birkaç tuhaf maceramız olacak. Yaşlılık! Biz yaşlanabilir miyiz Gilbert? İmkânsız gibi geliyor.
Kulenin sol tarafındaki penceresinden şehirdeki evlerin çatılarını görebiliyorum. Burada en az bir yıl yaşayacağım. Bu evlerde yaşayan insanlar benim dostlarım olacaklar. Her ne kadar onları henüz tanımasam da. Belki de düşmanlarım da olacak. Farklı isimlerde olsalar da Pye illeti her yerde var demek ki. Anladığım kadarıyla bahsedilen Pringlelarla iyi geçinmek lazım. Okul yarın başlıyor. Ben geometri öğretmek zorunda kalacağım! Eminim bu geometri öğrenmekten daha zor olmayacaktır. Pringlelar arasında matematik dâhileri olmaması için dualar ediyorum.
Burada şimdilik sadece yarım gün kalmış olsam da dulları ve Rebecca Dew’ü hayatım boyunca tanır gibiyim sanki. Kendilerine “teyze” diye hitap etmemi istediler çoktan. Ben de bana “Anne” demelerini istedim. Bir keresinde Rebecca Dew’e “Bayan Dew” demiş bulundum.
“Bayan ne?” dedi.
“Dew…” dedim uysalca. “Adın bu değil mi?”
“Evet, doğru. Ama uzun zamandır Bayan Dew şeklinde hitap edilmediğim için biraz afalladım. Bunu bir kez daha yapmasanız iyi olur Bayan Shirley, alışkın değilim ben.”
“Aklımdan çıkarmam bunu Rebecca… Dew.” dedim. Dew’ü söylememek için çok zorlansam da başarılı olamadım.
Bayan Braddock, Chatty teyzenin hassas olduğunu söylemekte yerden göğe kadar haklıymış. Bunu akşam yemeği yerken öğrenmiş bulundum. Kate teyze, “Chatty’nin altmış altıncı doğum günü.” gibi bir şey söylediği sırada tesadüfen Chatty teyzeye baktım ve gördüğüm şey gözyaşlarına boğulması değildi. Bu onun performansını tanımlamak için yanlış bir ifade olur. Gözyaşlarıyla dolup taştı. Gözyaşları iri kahverengi gözlerinde birikerek taşmaya başladı, hiç çaba harcamadan ve sessizce.
“Gene ne oldu Chatty?” diye sordu Kate teyze sertçe.
“Be… Benim altmış beşinci doğum günümdü.” dedi Chatty teyze.
“Özür dilerim Charlotte.” dedi Kate teyze ve araları hemen düzeldi.
Kedileri ise altın gözlü bir erkek kedi. Duman rengi zarif bir Malta kürkü kuşanmış. Göğüs kısmı ve boynunda ise keten rengi beyazlık var. Kate ve Chatty teyzeler ona Dusty Miller diye hitap ediyorlar çünkü adı bu. Rebecca Dew ise “O kedi…” diyor. Çünkü her sabah ve akşam ona bir parça ciğer vermek, salona sıvışırsa koltuktaki tüylerini eski bir diş fırçasıyla temizlemek ve gece dışarı çıkarsa peşinden koşmak zorunda olduğu için ondan haz etmiyor.
“Rebecca Dew hep kedilerden nefret etmiştir.” dedi Chatty teyze bana. “Özellikle de Dusty’den nefret eder. İhtiyar Bayan Campbell’in köpeği… O zamanlar bir köpeği vardı. İşte o köpek Dusty’i iki sene önce ağzında taşıyarak buraya getirdi. Sanırım kediyi Bayan Campbell’a götürmenin faydasız olduğunu düşündü. Zavallı yavrucuk sırılsıklamdı ve üşümüştü. Bir deri bir kemik kalmıştı, minicikti… Taş kalpli biri bile onu geri çeviremezdi. Böylece Kate ve ben kediyi evimize almaya karar verdik ancak Rebecca Dew bizi asla affetmedi. O zamanlar pek diplomatik davranmıyorduk. Kediyi almayı reddetmeliydik. Şey dikkatini çekti mi bilmiyorum…” Chatty teyze bu sırada yemek odası ve mutfak arasındaki kapıya dikkatle baktı. “Rebecca Dew’ü nasıl idare ettiğimiz.”
Dikkatimi çekmişti ve görülmeye değerdi. Summerside ve Rebecca Dew her şeyin kendisinden sorulduğunu düşünse de dullar işin aslını biliyorlardı.
“Bankacıyı almak istemedik. Genç bir adam çok sıkıntı verirdi ve eğer kiliseye düzenli olarak gitmezse endişelenirdik. Ancak bankacıyı ister gibi yaptık ki Rebecca Dew lafını bile duymaya dayanamasın. Seni aldığımıza çok sevindim canım. Senin için yemek pişirmek güzel olacak. Umarım bizleri seversin. Rebecca Dew’ün çok güzel özellikleri var. Buraya on beş sene önce geldiğinde şimdiki kadar düzenli değildi. Bir keresinde Kate, salondaki aynanın tozlarıyla ‘Rebecca Dew’ yazdı. Ancak bunu bir kez daha yapmasına gerek kalmadı. Rebecca Dew mesajı iyi alır. Umarım odanda rahat edersin canım. İstersen geceleyin pencereni açık bırakabilirsin. Her ne kadar Kate gece havasını pek doğru bulmasa da pansiyonerlerin ayrıcalıkları olması gerektiğini biliyor. Onunla ben aynı odada kalıyoruz ve yaptığımız düzenlemeye göre pencere bir gece onun için kapalı bir gece benim için açık duruyor. Böylesi küçük sorunlar her zaman halledilebilir, öyle değil mi? Eğer istersen her zaman bir yol bulabilirsin. Geceleri Rebecca’nın etrafı kolaçan ettiğini işitirsen ürkme olur mu? O hep sesler duyar ve kalkıp bir göz atmak ister. Sanırım bankacıyı istememesinin de sebebi buydu. Geceliğini giyerken adamla karşılaşmaktan korkuyordu. Umarım Kate’in pek konuşmamasına aldırmazsın. O da öyle biri işte. Üstelik konuşacak çok fazla şeyi var. Gençliğinde Amasa MacComber ile dünyayı dolaşmış. Keşke benim de onun gibi bahsedecek çok fazla şeyim olsaydı. Ancak ben Prens Edward Adası’ndan hiç ayrılmadım. Ben konuşmayı severken konuşacak bir şeyimin olmaması o da konuşmayı sevmezken konuşacak çok şeyi olması ilginç bir şey doğrusu. Ancak en iyisini Tanrı bilir sanırım.”
Chatty teyze konuşkan biri olsa da tüm bunları tek seferde söylemedi. Belirli aralıklarla ben de birkaç yorum sıkıştırdım araya ama onlar pek önemli değil.
Yolun yukarısında, Bay James Hamilton’ın çayırında otlanan bir ineği var ve Rebecca Dew o ineği sağmaya gidiyor. Bol miktarda kaymak oluyor. Ayrıca anladığım kadarıyla Rebecca Dew her sabah ve akşam Bayan Campbell’ın “Kadın’ına” yarım açık kapıdan bir bardak taze süt götürüyor. Doktorun tavsiyesi gereği “Küçük Elizabeth’e” verilmek üzere. Kadın ya da Küçük Elizabeth kim henüz bilmiyorum. Bayan Campbell ise yan kapıdaki kalenin sakini ve sahibi. Oraya Evergreens diyorlar.