18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Люси Мод Монтгомери – Rüzgârın Kızı Anne (страница 2)

18

Endişelenen Bayan Braddock’a Rebecca Dew ile yemek yemekten memnun olacağımı söyleyerek teminat verdim ve Bayan Lynde’i oradan sürükledim. Bankacıdan önce davranmam gerekiyordu.

Bayan Braddock bizi kapıya kadar geçirdi.

“Bir de Chatty teyzenin hislerini incitme olur mu? Onun hisleri çok kolay incinir. Zavallıcık pek hassas. Kendisinin Kate teyze kadar çok parası yok da. Gerçi Kate teyzenin de çok parası yoktur. Bir de Kate teyze kocasını çok severdi, yani kendi kocasını demek istiyorum. Ama Chatty teyze sevmezdi, kendi kocasını sevmezdi demek istiyorum. Şaşılacak şey değil! Lincoln MacLean huysuz bir ihtiyardı. Chatty teyze insanların bunun sorumlusu olarak kendisini gördüğünü düşünüyor. Şansınıza bugün cumartesi. Eğer cuma olsaydı Chatty teyze seni almayı aklından bile geçirmesin. Kate teyzenin batıl inançlı olduğunu sanırsın değil mi? Denizciler böyledir ne de olsa. Ancak batıl inançlı olan Chatty teyzedir. Her ne kadar kocası marangoz olsa da. Zamanında pek güzeldi, zavallıcık.”

Bayan Braddock’a Chatty teyzenin hislerine gözüm gibi bakacağımı söylesem de bizi bahçe patikasına kadar takip etti.

“Kate ve Chatty sen dışarıdayken eşyalarını kurcalamazlar. Çok dürüst insanlardır onlar. Rebecca Dew kurcalayabilir ama seni ele vermez. Bir de yerinde olsaydım ön kapıyı kullanmazdım. O kapıyı sadece çok önemli bir şey olduğunda kullanıyorlar. Zannedersem Amasa’nın cenazesinden beri o kapı açılmadı. Yan kapıyı denemelisin. Anahtarı pencere kenarında bulunan çiçek saksısının altına tutuyorlar. Yani eğer kimse yoksa kapıyı aç ve içeri girip bekle. Ayrıca ne yaparsan yap sakın kediyi övme. Rebecca Dew kediden hoşlanmıyor.”

Kediyi övmeyeceğime söz verdikten sonra nihayet oradan ayrılabildik. Çok geçmeden kendimizi Spook Caddesi’nde bulduk. Burası açık araziye açılan kısa bir ara caddeydi ve uzaklardaki mavi tepe güzel bir manzara oluşturuyordu. Bir yanında hiç ev yok, limana doğru uzanan bir yokuş arazinin diğer kısmını oluşturuyordu. Diğer tarafta ise sadece üç ev var. İlki sadece bir ev, söylenecek daha fazla bir şey yok. Onun yanındaki kocaman, muazzam ve kasvetli bir malikâne. Taşlarla çerçeve misali süslenmiş kırmızı tuğlalardan yapılmış. Çatısında dam pencereleri var ve üst kat demir korkuluklarla çevrili. Köknarlar ve ladinler evin etrafını öylesine kalabalıklaştırıyor ki ev güç bela görülebiliyor. Evin içi korkunç derecede karanlık olmalı. Üçüncü ve sonuncu ev ise Windy Poplars, tam köşede bulunuyor. Önünde uzanan cadde çimlerle kaplı. Diğer tarafta ise güzelim ağaç gölgeleriyle gerçek bir kır yolu var.

Evi görür görmez âşık oldum. İnsanı anlayamadığı bir sebepten dolayı görür görmez etkisine alan bazı evler olur ya hani. Windy Poplars öyle bir yer işte. Bu evi sana beyaz bir ev olarak tanımlayabilirim. Çok beyaz… Yeşil panjurları var. Çok yeşil… Köşede bir “kule” ile her iki tarafta çatı penceresi var. Alçak taş duvar evi caddeden ayırıyor. Akçakavaklar ev hizasında aralıklarla kendilerine yer bulmuşlar. Arkadaki koca bahçede çiçekler ve sebzeler keyifle birbirlerine karışmış vaziyetteler. Ancak yine de tüm bu anlattıklarım evin büyüleyiciliğini sana anlatmakta yetersiz kalıyor. Kısacası bu ev leziz bir kişiliğe sahip. Bir parça da Green Gables tadı veriyor.

“Burası bana göre bir yer… Alnıma yazılmış.” dedim kendimden geçercesine.

Bayan Lynde alın yazısına pek de güvenmiyormuş gibi baktı.

“Okula çok uzak.” dedi şüpheyle.

“Benim için sorun değil. İyi bir egzersiz olur. Şu tatlı huş ağacına ve yolun karşısındaki akçaağaç korusuna bir baksana.”

Bayan Lynde gösterdiğim yere baktı. Ancak tek söylediği, “Umarım sivrisineklerden rahatsız olmazsın.” idi.

Ben de bunu umuyorum. Sivrisineklerden nefret ederim. Tek bir sivrisinek uyumama rahatsız bir vicdandan daha çok engel olur.

Ön kapıdan girmek zorunda olmadığımıza memnun olmuştum. Burası çok iticiydi. Devasa, çift kapılı bu tahtadan girişin iki tarafında da kırmızı, çiçekli pencereler bulunuyordu. Eve ait gibi görünmüyordu kesinlikle. Yer yer çimlerin arasına gömülmüş dümdüz kum taşlarından oluşan dünya tatlısı patikayı izleyerek ulaştığımız küçük yeşil yan kapı çok daha dostane ve davetkârdı. Bu patika, düzenli bir sırayla yerleştirilmiş yem kanyaşları, şebboylar, pars zambakları, hüsnüyusuflar, kara pelinler, kırmızı beyaz papatyalar ve Bayan Lynde’in “çamcıklar” dediği çeşit çeşit çiçeklerle çevrelenmişti. Tabii ki çiçeklerin hepsinin açtığı mevsimde değiliz. Ancak vakitlice ve güzelce çiçek açtıkları kolayca anlaşılıyordu. Windy Poplars ile kasvetli ev arasında güllerle dolu bir alan vardı. Tuğla duvarın üzeri ise sarmaşıkla kaplıydı. Soluk yeşil renkli kapının üzerinde ise kemerli bir çiçek kafesi vardı. Kapının üzerindeki sarmaşıktan bir süredir açılmadığı anlaşılıyordu. Bu kapı aslında sadece yarım kapıydı. Çünkü kapının üst kısmı diğer taraftaki ormanımsı bahçeye göz atabileceğimiz şekilde açık bir dikdörtgenden oluşuyordu.

Windy Poplars’ın bahçesine daha henüz girmiştik ki patikanın yanında bulunan küçük bir yonca yığını dikkatimi çekti. İçimden bir ses beni eğilerek onlara bakmaya teşvik etti. İnanır mısın Gilbert, gözlerimin önünde tam üç tane dört yapraklı yonca vardı. Uğurlu işaret bu değilse nedir peki? Pringlelar bile bununla boy ölçüşemezler. Bankacının en ufak bir şansı olmadığına o sırada emindim.

Yan kapı açık olduğundan evde birinin olduğunu anladım ve çiçek saksısının altındaki anahtara bakmak zorunda kalmadık. Kapıyı çalınca Rebecca Dew bizi karşılamaya çıktı. Karşımızdaki kişinin Rebecca Dew olduğunu biliyorduk çünkü koca dünyada başka kimse olamazdı o kişi. Ayrıca başka bir isim de taşıyamazdı.

Rebecca Dew kırk yaşlarındaydı. Eğer bir domatesin alnından kaçışan siyah saçları, pırıltılı küçük siyah gözleri, yumru gibi burnu ve ağız olarak da bir çatlağı olsaydı kesinlikle ona benzerdi. Ona dair her şey bir miktar kısaydı. Kolları ve bacakları, boynu ve burnu… Gülümsemesi dışında her şey… Yüzündeki gülücük bir kulağından diğerine varacak uzunluktaydı.

Ancak o sırada gülümsemesini henüz görmemiştik. Bayan MacComber’ı görmek istediğimizi söylediğimizde suratı asıktı.

“Kaptan MacComber’ın eşi Bayan MacComber demek istediniz galiba.” dedi azarlarcasına, sanki evde on tane Bayan MacComber varmış gibi.

“Evet.” dedim uysalca. Bunun üzerine bizi derhâl oturma odasına yönlendirip orada bıraktı. Oldukça güzel küçük bir odaydı. Oda biraz kalabalık olsa da sessiz ve dostane havası beni kendine çekti. Her bir mobilya, kendine ait bölgede yıllarca durmaktaydı belli ki. Bir de öylesine parlıyorlardı ki! Satın alınan hiçbir cila böylesi bir ayna parlaklığı sağlayamazdı. Bunun Rebecca Dew’ün alın teri olduğunu biliyordum. Şömine rafındaki içinde gemi bulunan bir şişe Bayan Lynde’in fazlasıyla ilgisini çekmişti. Geminin şişenin içine nasıl girdiğine akıl sır erdiremiyordu. Ancak eve “denizci” havası verdiğini düşünüyordu.

Ve “dullar” geldiler. Onlardan hemencecik hoşlandım. Kate teyze, uzun boylu beyaz saçlıydı. Biraz da ciddi görünüyordu. Tam olarak Marilla’nın tipindeydi. Chatty teyze ise kısa boylu, zayıf, beyaz saçlı ve bir parça da hüzünlüydü. Zamanında çok güzel olsa da güzelliğinden geri kalan sadece gözleriydi. Çok güzeldi gözleri. Yumuşak, iri ve kahverengi…

Sebebi ziyaretimi açıkladım ve dullar birbirlerine baktılar.

“Rebecca Dew’e danışmalıyız.” dedi Chatty teyze.

“Kesinlikle.” dedi Kate teyze.

Böylece Rebecca Dew’ü mutfaktan çağırdılar. Kedi de onunla birlikte geldi. Kocaman, pofuduk bir Malta kedisiydi. Göğsü ve boynu beyazdı. Onu okşamak istesem de Bayan Braddock’un uyarısını hatırlayıp görmezden geldim.

Rebecca en ufak bir tebessüm belirtisi göstermeden bana baktı.

“Rebecca.” dedi Kate teyze. Anladığım üzere kelime israfından hoşlanmıyordu. “Bayan Shirley burada pansiyoner olarak kalmak istiyor. Onu alabileceğimizi zannetmiyorum.”

“Neden ki?” diye sordu Rebecca Dew.

“Senin için zor olmasından korkuyorum.” dedi Chatty teyze.

“Ben zora çok alışkınım.” dedi Rebecca Dew. Bu isimleri birbirinden ayıramazsın Gilbert. İmkânsız bir şey bu. Yine de dullar bu imkânsızı gerçekleştiriyor, konuştukları sırada ona “Rebecca” diye hitap ediyorlardı. Bunu nasıl başardıklarını anlayamıyorum.

“Gençlerin gelip gitmesini kaldırabilmek için fazla yaşlıyız.” dedi Chatty teyze.

“Kendi adına konuş.” diyerek ani ve keskin bir cevap verdi Rebecca Dew. “Ben sadece kırk beş yaşındayım ve tüm kuvvetim yerinde. Ayrıca evde genç bir kimsenin uyumasının güzel bir şey olduğunu düşünüyorum. Bir kız her zaman bir erkekten daha iyidir. Erkek dediğin gece gündüz sigara içer, yataklarımızı yakar. İlla ki bir pansiyoner alacaksanız benim tavsiyem bu kızı almanızdır. Ama tabii burası sizin eviniz.”

Bunları söyledikten sonra kayboldu. Homer’ın görüş bildirmekten zevk alması gibiydi. İşin olduğunu artık biliyordum. Ancak Chatty teyze odama gidip uygun olup olmadığını görmemi istedi.

“Sana kule odasını vereceğiz canım. Misafir odası kadar büyük değil. Ancak kışları soba kurmak için bacası var ve manzarası çok daha iyi. Oradan eski mezarlığı görebiliyorsun.”

Bu odayı seveceğimi biliyordum… “Kule odası” ismi bile bende hoş bir ürpertiye sebep oldu. Eski günlerimizde, Avonlea Okulunda öğrenciyken söylediğimiz o şarkıyı hatırladım. Gri denizin yanındaki yüksek kulede yaşayan genç kızın şarkısını… Buranın çok güzel bir yer olduğunu anladım. Buraya merdiven sahanlığından sonra başlayan köşe basamakları ile çıkılıyordu. Oldukça küçük bir odaydı. Ancak Redmond’daki ilk yılımda kalmak zorunda olduğum o korkunç koridor odası kadar küçük değildi. İki penceresi vardı. Bir tanesi batıya bakan dam penceresi, diğeri ise kuzeye bakan çatı penceresiydi. Kulenin oluşturduğu köşede ise cumbalı bir pencere vardı. Pencere kanatları dışarı açılıyordu. Bu pencerenin altında da kitaplarım için raf vardı. Zemin yuvarlak, örgü halılarla kaplıydı. Büyük bir yatak, yatağın üzerinde de sayvan vardı. Yatağa serilmiş “yaban kazı” yorganı o kadar mükemmel bir düzgünlükte serilmişti ki burada uyuyarak bu düzenliliği bozmak yazık olurdu. Bir de yatak o kadar yüksek ki Gilbert, taşınabilir küçük merdivenlerle çıkılıyor, merdiven gündüzleri yatağın altına koyuluyor. Kaptan MacComber belli ki tüm bu düzeneği yabancı bir diyardan getirmişti.