18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Люси Мод Монтгомери – Anne'in Hayaller Evi (страница 9)

18

Gecenin kahkahaları sona erdi. Anne ve Gilbert el ele tutuşup gezindiler bahçelerinde. Köşeden geçen dere, tüm berraklığıyla akıp gidiyordu huş ağaçlarının gölgesinde. Kıyılarındaki gelincikler ay ışığıyla dolu fincanlara benziyorlardı. Okul Müdürü’nün eşinin kendi elleriyle diktiği çiçekler, tatlılıklarını yayıyorlardı geceye. Kutsal dünlerin güzelliğiyle dopdoluydular. Anne bir dal çiçek almak için karanlıkta durdu.

“Karanlıkta çiçek koklamayı seviyorum.” dedi. “O zaman onların ruhunu yakalamak mümkün oluyor. Ah, Gilbert, bu küçük ev tam da hayal ettiğim gibi. Burada düğün kaçamağı yapan ilk kişiler olmadığımız için de çok mutluyum!”

BÖLÜM 8

BAYAN CORNELIA BRYANT ZİYARETE GELİYOR

O eylül Four Winds Limanı altın renkli puslarla ve mor sislerle doluydu. Güneş parlaklığını esirgememişti. Gecelerse ay ışığı şöleniyle coşuyor, yıldızlar gökleri süslüyordu. Fırtına ya da sert rüzgârlar göstermemişlerdi yüzünü. Anne ve Gilbert yuvalarını düzenliyor, sahilde yürüyüş yapıyor, denize açılıyor, Four Winds ve Glen’de at arabası gezintisine çıkıyorlardı. Bazen de limanın etrafını saran ormanların kuytularında dolaşıyorlardı. Kısacası dünyadaki tüm âşıkları kıskandıracak bir balayı geçirdiler.

“Eğer aniden zaman duracak olsaydı şu son dört haftaya değerdi, öyle değil mi?” dedi Anne. “Bir daha böylesine mükemmel dört hafta geçireceğimizi sanmıyorum. Ama onları yaşadık. Her şey, rüzgâr, hava, insanlar, hayaller evi… Her şey balayımızı keyifli yapmak için iş birliği yapmıştı sanki. Buraya geldiğimizden beri bir kez bile yağmurlu bir gün yaşamadık.”

“Ayrıca bir kez bile kavga etmedik.” diyerek şaka yaptı Gilbert.

“Ne kadar geç olursa o kadar iyi.” dedi Anne. “Balayımızı burada geçirmeye karar verdiğimiz için çok mutluyum. Hatıralarımız yabancı yerlere değil buraya, hayaller evimize ait olacak hep.”

Yeni evlerinde, Anne’in Avonlea atmosferinde bulamadığı türden bir romantizm ve macera kokusu vardı. Her ne kadar deniz manzaralı bir evde yaşıyor olsa da denizi henüz hayatına tam olarak almamıştı. Deniz, etrafını kuşatmıştı ve sürekli onu çağırıyordu. Yeni evinin her bir penceresinde denizin farklı bir özelliğini keşfediyordu. Liman kentinin insana musallat olan uğultusu bir türlü gitmiyordu kulaklarından. Gemiler her gün iskeleden denize açılıyordu. Bunlardan bazıları uzak limanların yolcusuydu. Balıkçı tekneleri sabahları kanaldan geçiyordu ve akşamları avlarıyla birlikte dönüyordu. Denizciler ve balıkçılar kıvrım kıvrım liman yollarından kaygısızca ve neşeyle geçiyorlardı. Yepyeni maceralar ve seyahatlerin kapıda olduğu hissi hiçbir zaman yok olmuyordu. Four Winds yolları Avonlea yollarından daha düzensiz ve pürüzlüydü. Deniz, ahaliyi kıyılarına çağırma işine aralıksız devam ediyordu. Bu davete icabet etmek istemeyenler bile gerilimi, huzursuzluğu, gizemi ve olasılıkları hissedebiliyorlardı.

“Bazı insanların neden denize açılmak zorunda olduklarını şimdi anlayabiliyorum.” dedi Anne. “Hepimiz zaman zaman ‘gün batımının ötesindeki diyarlara’ açılma arzusunu hissediyoruz. Bu duyguyla dünyaya gelenler içinse mecburi bir şey olmalı. Kaptan Jim’in bu duygunun tesiriyle kaçtığından hiç şüphem yok. Ne zaman denize açılan bir gemi ya da kum yığınlarının üzerinde süzülen bir martı görsem o gemide yolculuk yapmayı ve kanatlarım olmasını dilemekten kendimi alamıyorum. Ama bir kumru gibi uzaklaşıp huzur bulmak istemiyorum. Fırtınanın tam ortasına kanat çırpmak istiyorum.”

“Sen burada benimle kalıyorsun Anne.” dedi Gilbert tembel tembel. “Benden uzaklaşıp fırtınaların ortasına uçamazsın.”

İkindi vakti kapılarının önündeki kızıl kum taşının üzerinde oturuyorlardı. Etrafları muazzam bir huzurla kaplıydı. Hem karada, hem denizde hem de gökyüzünde dinginlik vardı. Gümüşi martılar üzerlerinde uçuşuyordu. Narin, pembemsi bulutlar dantel misali süslüyorlardı ufukları. Dalgaların ve rüzgârların uğultusu şiirsel bir güzellik katıyordu havaya. Beyaz papatyalar, limanla âşıkların arasındaki puslu çayırlara yayıyorlardı leziz kokularını.

“Tüm gece hastaların başında beklemek zorunda olan doktorlar pek maceracı hissetmiyorlar galiba.” dedi Anne anlayışlı bir şekilde. “Eğer sen de dün gece benim kadar iyi uyumuş olsaydın ufak bir hayal gücü kaçamağına benim kadar hazır olurdun.”

“Dün çok iyi bir iş yaptım Anne.” dedi Gilbert sessizce. “Tanrı’nın da yardımıyla bir hayat kurtardım. İlk kez bu iddiada bulunabiliyorum. Diğer zamanlarda hayat kurtarılmasına yardım etmişimdir en fazla. Eğer dün gece Allonby’nin yanında kalıp ölümle savaşmasaydım o kadının sabaha çıkması imkânsızdı. Four Winds’de daha önce hiç tecrübe edilmemiş bir deneye teşebbüs ettim. Bu yöntemin daha önce hastane ortamı dışında gerçekleştirildiğini hiç sanmıyorum. Geçen kış Kingsport’ta ilk kez denenmişti. Başka bir şansımızın olmadığından kesinlikle emin olmasaydım asla cesaret edemezdim buna. Bir riske girdim ve başarılı oldu. Bunun sonucu olarak da iyi bir anne ve eş uzun yıllar daha ailesiyle mutlu olmaya devam edebilecek. Bu sabah, güneş limanın üzerinde yükselirken at arabasıyla eve doğru geldiğimde bu mesleği seçtiğim için Tanrı’ya şükrettim. İyi bir savaş vermiştim ve bu savaşı kazandım. Düşünsene Anne, ölüme galip geldim. Uzun zaman önce hayatta ne yapmak istediğimizi konuşurken hayal ettiğim şey işte buydu. Bu sabah hayalim gerçekleşti.”

“Gerçekleşen tek hayalin bu muydu peki?” diye sordu Anne. Gilbert’ın vereceği cevabı çok iyi bilse de bir kez daha duymak istiyordu.

“Çok iyi biliyorsun Anne Hanım.” dedi Gilbert eşinin gözlerinin içine gülümserken. İşte tam o sırada, Four Winds Limanı’nın kıyısındaki küçük beyaz evin kapısının önünde mükemmel mutluluğa erişmiş bir çift vardı.

Gilbert, ses tonu değişerek şöyle dedi aniden, “Büyük yelkenli bir gemi evimize doğru yaklaşıyor mu yoksa ben mi yanlış görüyorum?”

Anne’in kafasını kaldırmasıyla ayağa fırlaması bir oldu.

“Bu gelen Bayan Cornelia Bryant ya da Bayan Moore olmalı.”

“Ben ofisime geçiyorum ve eğer gelen Bayan Cornelia ise sohbetinize kulak misafiri olacağım konusunda seni uyarıyorum.” dedi Gilbert. “Bayan Cornelia hakkında duyduklarıma bakılırsa bu sohbet hiç de sıkıcı olmayacaktır.”

“Bayan Moore da olabilir.”

“Bayan Moore’un silüetinin böyle olduğunu sanmıyorum. Geçen gün bahçesiyle uğraşırken görmüştüm onu. Her ne kadar çok uzakta olsam da kendisinin aşırı zayıf olduğunu düşündüm. En yakın komşusu olduğumuz hâlde henüz ziyarete gelmemiş olması sosyalleşmeye pek de meyilli olmadığını gösteriyor.”

“En azından Bayan Lynde gibi değildir. Öyle olsaydı merakı çoktan kapımıza getirirdi onu.” dedi Anne. “Bence bu ziyaretçi Bayan Cornelia.”

Ziyaretlerine gelen kişi Bayan Cornelia’ydı. Üstelik kısa ve münasip bir düğün tebriği için de gelmemişti. İçinde el işinin olduğu büyükçe bir paketi kolunun altında taşıyordu. Anne kendisini buyur edince güneş koruması sağlayan kocaman şapkasını derhâl çıkardı. Hâlden anlamaz eylül esintilerine rağmen şapkasını küçük topuzuna lastik tokayla tutturmuştu. Bayan Cornelia şapka iğnesi kullanmıyordu. Lastik tokalar annesi için yeterince iyiydi. Bayan Cornelia için de yeterince iyiydi. Taptaze, yuvarlak, pembe beyaz bir yüzü ve kahverengi neşeli gözleri vardı. Bilindik yaşlı kız kurularına hiç ama hiç benzemiyordu. Yüz ifadesindeki bir detay Anne’in kalbini derhâl kazandı. Kafa dengi olacak dostları tanıma konusunda oldukça çevik olan o eski sezgisi Bayan Cornelia’yı seveceğini söylemişti ona. Fikirlerindeki ve giyimindeki tuhaflığa rağmen.

Bayan Cornelia dışında kimse mavi beyaz şeritlerle süslenmiş bir önlük, kocaman pembe gül desenli kahverengi bir şalla misafirliğe gelmezdi. Muhtemelen Bayan Cornelia dışında kimse bu kıyafetler içinde azametli ve düzgün görünemezdi aynı zamanda. Eğer Bayan Cornelia bu kılıkta bir prensin eşini ziyaret etmek için bir saraya uğrasaydı da aynı şekilde vakur ve vaziyete hâkim olurdu. Gül desenli şalını mermer zemine aynı kaygısızlıkla atardı ve ister prens ister köylü olsun bir erkeğe sahip olmanın gurur duyulacak en son şey olduğu fikrini aşılamaya aynı sakinlikle devam ederdi.

“El işimi de yanımda getirdim Bayan Blythe canım.” dedi zarif bir kumaşı açmaya koyulduğunda. “Bunu bitirmek için acele ediyorum. Kaybedecek zamanım yok.”

Bayan Cornelia’nın heybetli kucağına yayılmış beyaz elbiseye hayretle baktı Anne. Minik fırfırları ve pilileriyle bu özenle dikilen bir bebek elbisesiydi. Bayan Cornelia gözlüklerini ayarladıktan sonra zarif dikişlerle elbiseyi süslemeye başladı.

“Bu elbise Glen’de ikamet eden Bayan Fred Proctor için.” dedi. “Sekizinci çocuğu her an dünyaya gelebilir ve çocuğun hiçbir giysisi henüz hazır değil. İlk çocuğu için diktiği her şeyi diğer yedisi iyice yıpratmış. Kendisi de yeni elbise hazırlayacak zamana, güce ya da enerjiye sahip değil. O kadın âdeta bir azize Bayan Blythe, buna inanın. Fred Proctor’la evlendiğinde neler olacağını çok iyi biliyordum. Hem cazibeli hem de fena olan o adamlardan biriydi işte. Ama evlendikten sonra cazibeli olmayı bıraktı ve sadece fena biri oldu. İçki içiyor ve ailesini ihmal ediyor. Tam bir erkek gibi, değil mi? Eğer komşuların yardımı olmasaydı Bayan Proctor çocuklarını doğru düzgün giydirebilir miydi acaba?”