Люси Мод Монтгомери – Anne'in Hayaller Evi (страница 11)
“O kadın kimdi peki?”
“Ah, bilmiyorum canım. Kaptan Jim’in birilerine kur yaptığını görmedim hiç. Hatırladığım kadarıyla hep sıra dışı biriydi. Bildiğin gibi kendisi yetmiş altı yaşında. Bekâr kalmasının sebebini hiç öğrenemedim ama mutlaka bir sebebi vardır, bana inan. Beş sene öncesine kadar hep denizlerdeydi. Burnunu sokmadığı bir köşe yoktur şu koca dünyada. Elizabeth Russell ile yaşadıkları sürece hep sıkı fıkıydılar. Ama romantik bir şeyler yaşadıklarını sanmıyorum. Elizabeth bir sürü talibi olduğu hâlde hiç evlenmedi. Elizabeth gençliğinde dünya güzeliydi. Galler Prensi adayı ziyaret ettiği Charlottetown’daki amcasını ziyarete gitmişti. Amcası devlet görevlisi olduğundan Elizabeth büyük baloya davet edildi. Balodaki en güzel kızdı ve Prens’le dans etti. Prens’le dans etme fırsatı yakalayamayan diğer kızlar öfkeden deliye döndüler. Çünkü sosyal statüleri Elizabeth’inkinden çok daha iyiydi ve Prens’in kendilerini ihmal etmemesi gerektiğini söylediler. Elizabeth bu dansla ömür boyu gurur duydu. Kötü niyetli insanlar evlenmemesinin sebebini o dansa bağladılar. Bir prensle dans ettikten sonra sıradan bir adama dayanamazmış. Ama gerçek bu değildi. Bana evlenmeme sebebini söylemişti bir keresinde. O kadar sinirli bir kadınmış ki herhangi bir erkekle huzur içinde yaşayamamaktan korkuyormuş. Çok feciydi öfkesi. Bazen merdivenlerden yukarı çıkıp çalışma masasını ısırırmış sakinleşmek için. Ama ben bunun evlenmemek için bir gerekçe olmadığını söyledim ona. Öfkelenme işini sadece erkeklerin tekeline almalarına müsaade edemeyiz, öyle değil mi Bayan Blythe canım?”
“Bende de biraz sinirlilik var.” diye iç çekti Anne.
“İyi ki de var canım. Ezilme ihtimalini fazlasıyla düşürmüş olacaksın bu sayede, bana inan! Aman Tanrı’m! Senin ortancalar nasıl da çiçek açmış öyle! Zavallı Elizabeth çiçeklerine hep çok iyi bakardı.”
“Bahçeyi çok seviyorum.” dedi Anne. “Eski usul çiçeklerle dopdolu olduğu için o kadar mutluyum ki! Bahçeden bahsetmişken… Köknarların ötesindeki küçük araziyi kazıp bizim için çilek ekecek birini arıyoruz. Gilbert o kadar yoğundu ki bir türlü fırsat bulamadı. Tanıdığınız biri var mı?”
“Bir bakalım… Glen’deki Henry Hammond bu tür işler yapıyor. O ilgilenir belki. Ama kendisi alacağı ücreti işinden daha çok umursar. Tam da bir erkek gibi. Ayrıca kavrayışı çok yavaştır ve durduğunu anlaması için beş dakika hareketsiz kalması gerekir. Küçükken babası kafasına kütük fırlatmış.”
“Ufacık, nazik bir darbe değil mi? Tam da bir erkek gibi. Tabii ki zavallı oğlan bir türlü atlatamadı. Ama tavsiye edebileceğim tek kişi o.Geçen baharda evimi boyamıştı. Çok güzel görünüyor, değil mi?”
Anne saatin beşe vurmasıyla kurtuldu.
“Aman Tanrı’m, o kadar geç oldu mu?” diye haykırdı Bayan Cornelia. “Keyifliyken zaman nasıl da akıp gidiyor öyle! Neyse ben evin yolunu tutayım.”
“Hayır olmaz! Burada kalıp bizimle yemek yiyeceksiniz.” dedi Anne hevesle.
“Bunu daveti yapman gerektiğini düşündüğün için mi soruyorsun yoksa gerçekten benimle yemek yemek istediğin için mi?” diye sordu Anne.
“Gerçekten istediğim için.”
“O zaman kalayım. Sen Joseph’i tanıyan ırka mensupsun.”
“Arkadaş olacağımızı biliyorum.” dedi Anne, yüzünde sadece inananlarda görülecek türde bir gülümseme vardı.
“Aynen öyle canım. Şükürler olsun ki arkadaşlarımızı seçebiliyoruz. Aynı seçenek akrabalarımız için mevcut değil maalesef. Eğer akrabalarından hapishane kuşu yoksa hâline şükret. Tabii benim en yakın akrabalarım ikinci dereceden kuzenlerim. Ben yalnız ruhlardan biriyim Bayan Blythe.”
Bayan Cornelia’nın sesinde hafif bir hüzün vardı.
“Bana Anne demenizi istiyorum.” diye haykırdı Anne istemsizce. “Bana kendimi evdeymişim gibi hissettirir. Kocam dışında Four Winds’deki herkes bana Bayan Blythe diyor. Bu da bana kendimi yabancıymışım gibi hissettiriyor. İsminiz çocukken taşımak için can attığım isme çok benziyor. ‘Anne’ isminden nefret ederdim ve hayallerimde kendime ‘Cordelia’ derdim.”
“Anne ismini severim. Benim annemin ismiydi. Eski usul isimler en iyisi ve en tatlısı bana sorarsan. Eğer yemek hazırlamaya gideceksen genç doktoru benim yanıma yolla konuşması için. Buraya geldiğimden beri oradaki koltuğa uzanmış hâlde söylediklerime gülmemek için zor tutuyor kendini.”
“Nereden biliyorsunuz?” diye haykırdı Anne. Bayan Cornelia’nın esrarengiz önsezisi karşısında kibarca inkâr etme yolunu seçemeyecek kadar şaşkındı.
“Buraya doğru yürürken onun senin yanında oturduğunu gördüm ve ben erkeklerin hilelerini iyi bilirim.” diyerek cevap verdi Bayan Cornelia. “İşte oldu. Küçük elbiseyi bitirdim ve sekizinci bebek canı ne zaman isterse teşrif edebilir.”
BÖLÜM 9
FOUR WINDS FENERİNDE BİR AKŞAM
Anne ve Gilbert, Four Winds’i ziyaret etme sözlerini nihayet tuttuklarında eylülün sonlarına gelmişlerdi. Yeni dostlarını ne zaman ziyaret etmeye niyetlenseler hep bir engel çıkıyordu. Bu süre boyunca Kaptan Jim sık sık “çat kapı” geliyordu ziyaretlerine.
“Ben merasim sevmem Bayan Blythe.” demişti Anne’e. “Buraya gelmek benim için büyük zevk. Sizler henüz beni ziyaret etmediniz diye kendimi bu zevkten mahrum edecek değilim. Joseph’i tanıyan ırk arasında böyle şeylerin lafı bile olmaz. Ben müsait olduğumda geleceğim, siz de müsait olduğunuzda geleceksiniz. Keyifli sohbetimizi etmeye devam ettiğimiz sürece kimin çatısının altında olduğumuzun bir önemi yok.”
Kaptan Jim, Gog ve Magog’u çok beğenmişti. O ikisi küçük evin şöminesinin yanında Patty’nin Yeri’nde oldukları gibi azametle ve gururla duruyorlardı dimdik.
“Bu keratalar çok tatlılar, değil mi?” derdi keyifle. Ev sahiplerine yaptığı gibi her gelişinde onları selamlar, her ayrılışında ciddiyetle veda ederdi onlara. Kaptan Jim, evdeki ilahlara saygıda kusur etmekten kaçınıyordu.
“Bu küçük evi mükemmel hâle getirmişsiniz.” dedi Anne’e. “Hiç bu kadar güzel olmamıştı bu ev. Bayan Selwyn de sizin gibi zevk sahibiydi ve mucizeler yarattı burada. Ama o zamanlarda sizdeki gibi küçük perdeler, resimler, ıvır zıvırlar yoktu. Elizabeth ise geçmişte yaşardı. Sizin bu eve gelecek getirdiğinizi düşünüyorum. Buraya geldiğimde hiç konuşmasak bile mutlu olurdum. Sadece oturup size, resimlerinize ve çiçeklerinize bakmak yeter de artardı bile. Çok güzel, çok…”
Kaptan Jim, güzelliğe tutkuyla tapardı. Duyduğu ya da gördüğü tüm hoş şeyler onda derin, gizli ve içsel bir neşeye sebep olurdu, işte bu neşe yaşamını ışıl ışıl aydınlatırdı. Kendi dış görünüşünün yeterince iyi olmayışının fazlasıyla farkındaydı ve bu durum onu üzüyordu.
“Herkes iyi biri olduğumu söylüyor.” demişti bir keresinde “Ama bazen Tanrı’nın bana diğer insanlara verdiği güzelliğin yarısını vermiş olmasını diliyorum. Ama sanırım Tanrı nasıl olması gerektiğini biliyor. Tıpkı iyi bir kaptan gibi… Bazılarımız çirkin olmalıydık ki Bayan Blythe gibi güzelliklerin kıymeti daha iyi bilinsin.”
Anne ve Gilbert, bir akşam nihayet Four Winds deniz fenerine doğru yürümeye başladılar. Yürümeye başladıklarında gri bulutlar ve sis tarafından karşılansalar da daha sonra gelen altın kızıl görkem ufak yolculuklarını güzelleştirdi. Batı tepelerinin arkasında ve limanın ötelerinde gün batımının ateşi kehribar rengi derinlikler ve kristal sığlıklar meydana getirmişti. Kuzey gökyüzü ufak tefek kızılımsı bulutlarla pul pul olmuştu. Boğazdan âdeta süzülürcesine geçen beyaz yelkenliler kızıl gün batımı ışığıyla parlıyordu. Belki de bu gemi, palmiyelerle dolu bir güney limanının yolcusuydu. Aynı güneş geminin ötesindeki kumulların bembeyaz, çimensiz yüzlerini pembeye boyuyordu. Aydınlık güne vedasını etmeden önce küçük derenin yukarısındaki eski evi de selamlamayı ihmal etmemişti. Kızıl rengi alaca karanlık güneşi bu evin pencerelerine eski bir katedralin vitraylı pencerelerinden süzülen ışıktan daha nefis bir ışıkla aydınlatıyordu. Akşam güneşi bu evin sessizliğini ve griliğini, yavan bir çevreye hapsedilmiş bir ruhun capcanlı, kan kırmızı düşünceleriyle aydınlatıyordu sanki.
“Derenin yukarısındaki eski ev hep çok yalnız görünüyor.” dedi Anne. “O evin hiçbir zaman ziyaretçisi olmuyor. Giriş yolunun yukarı caddeye açıldığını biliyorum. Ama pek bir gelen giden olduğunu sanmıyorum. Moorelarla henüz tanışmamış olmamız çok tuhaf. Sadece on beş dakikalık yürüme mesafesindeler hâlbuki. Onları kilisede görmüşümdür belki ama kim olduklarını bilmiyorum. En yakınımızdaki komşularımızın bu kadar içine kapanık olmaları üzücü.”
“Belli ki Joseph’i tanıyan ırka mensup değiller.” dedi Gilbert kahkahalarla. “Çok güzel bulduğun o kızın kim olduğunu öğrenebildin mi?”
“Hayır. Nedense onu sormayı hep unutuyorum. Ama onu hiçbir yerde görmedim bir daha. Sanırım buraların yabancısı. Bak işte güneş gitti. Ve deniz fenerine gelmiş bulunmaktayız.”
Gece iyiden iyiye kendini göstermeye başlasa da devasa fener karanlığı upuzun bir şeritle bölüyordu. Tam tur dönüşüyle tarlaları, limanı, sahil kordonunu ve körfezi aydınlatıyordu.
“Sanki beni aniden yakalayıp denizin fersah fersah ötelerine fırlatacakmış gibi geliyor.” dedi Anne. İyice ışığa bulanmıştı. Deniz fenerine yaklaşmak onu rahatlatmıştı. Göz kamaştıran ve sürekli devam eden o ani parıltıların etki alanındaydı artık.
Deniz fenerinin bulunduğu araziye çıkan o küçük yola döndüklerinde sıra dışı görünüme sahip bir adamın fener kulesinden çıktığını görmek ikisinin de gözlerini dikip bakmasına sebep olmuştu. Bu adam kesinlikle hoş bir dış görünüşe sahipti. Uzun boylu, geniş omuzlu biriydi. Hatları çok düzgündü. Burnu kancalıydı ve gri gözlerinde samimiyet vardı. Zengin bir çiftçinin pazar kıyafetlerini giyinmişti. Four Winds’de yaşama ihtimali Glen sakini olma ihtimaline denkti. Adamın neredeyse dizlerine kadar uzanan kırışık bir sakalı vardı ve sırtından aşağıya doğru sıradan şapkasının altından kalın, dalgalı, kahverengi saçlar dökülüyordu.