Люси Мод Монтгомери – Anne'in Hayaller Evi (страница 2)
“Four Winds’e gelmek zorundasın ama. Adanın en güzel limanı orada. Limanın hemen karşısında Glen St. Mary adında küçük bir köy var ve Doktor David Blythe elli yıldır orada görev yapıyor. Kendisi Gilbert’ın büyük amcası bildiğin üzere. Emekli olacak ve görevini Gilbert’a devredecek. Ama evinden ayrılmayacak yine de. Biz de kendimize kalacak yer bulmak zorundayız. Evin gerçekte nerede olduğunu ve nasıl olduğunu bilmesem de zihnimde dayayıp döşediğim bir hayaller evim var. İspanya’da küçücük, keyifli bir kale.”
“Balayını nerede geçireceksiniz?” diye sordu Diana.
“Hiçbir yerde. Bu kadar korkma sevgili Diana. Bu hâlinle Bayan Harmon Andrews’u andırıyorsun. Kendisi balayına güç yetiremeyenlerin hiçbir yere gitmemeleri gerektiğini söylerdi küçümseyerek. Sonra da bana Jane’in kendi balayını Avrupa’da geçirdiğini hatırlatırdı. Ben balayımı Four Winds’de kendi hayaller evimde geçirmek istiyorum.”
“Peki, nedimen olmaması konusunda kararlı mısın?”
“Nedimem olacak kimse kalmadı ki. Sen, Phil, Priscilla ve Jane evlilik konusunda benden önce davrandınız. Stella da Vancouver’da öğretmenlik yapıyor. Sizin dışınızda, ‘can dostum’ yok ve can dostum olmayan bir nedimeyi düğünümde istemem.”
“Peki ya duvak takacak mısın?” diye sordu Diana endişeyle.
“Evet, tabii ki. Yoksa kendimi gelin gibi hissedemem. Matthew’un beni Green Gables’a getirdiği akşamüstü ona gelin olacağımı zannetmediğimi ve yabancı misyonerlikte görevli biri dışında kimsenin evlenmek istemeyeceği kadar çirkin olduğumu söylemiştim. Yabancı misyonerlik görevlilerinin evlenecekleri kişinin dış görünüşü konusunda fazla titiz olmayacaklarını düşünüyordum, ne de olsa eşlerinin de yamyamlar arasında yaşarken hayatlarını tehlikeye atma ihtimali olacak. Priscilla’nın evlendiği misyonerlik görevlisini görmen lazım. Bir zamanlar evlenme hayalleri kurduğumuz yakışıklı ve esrarengiz adamlara benziyor Diana. Hayatımda gördüğüm en iyi giyimli erkek. Üstelik Priscilla’nın ‘büyüleyici, altın güzelliğine’ şiirler yazıyor. Ama tabii Japonya’da yamyam yok.”
“Neyse, gelinliğin rüya gibi…” diye iç çekti Diana kendinden geçercesine. “Âdeta bir kraliçe gibi görünüyorsun gelinliğini giydiğinde. Upuzun ve incesin. Bu kadar ince olmayı nasıl başarıyorsun Anne? Ben hiç olmadığım kadar şişmanladım. Yakında belim olmayacak.”
“Şişmanlık ya da zayıflık kader meselesi gibi görünüyor.” dedi Anne. “En azından Bayan Harmon Andrews, Summerside’dan döndüğümde bana söylediklerini sana söylememiştir. ‘Yani hiç olmadığın kadar zayıflamışsın Anne.’ demişti. ‘İnce’ kelimesi kulağa romantik gelse de ‘zayıf’ kelimesinin oldukça farklı bir tınısı var.”
“Bayan Harmon senin çeyizin hakkında konuşup duruyor. Jane’inki kadar iyi olduğunu kabul ediyor. Jane bir milyonerle evlenmiş ama sen ‘meteliksiz’ bir genç doktorla evlenecekmişsin.”
Anne güldü.
“Elbiselerim güzel. Ben güzel şeyleri severim. İlk güzel elbisemi hatırlıyorum. Matthew’un okul konseri için aldığı kahverengi elbiseydi. Öncesinde sahip olduğum her şey çok çirkindi. O gece yepyeni bir dünyaya adım atmıştım sanki.”
“O gece Gilbert, ‘Bingen on the Rhine’2 şiirini okumuştu ve
“Bak işte bu da bir başka kader örneği.” dedi Anne kahkahalarla. Tavan arasından aşağı indiler.
BÖLÜM 2
HAYALLER EVİ
Green Gables’da daha önce hiç olmadığı kadar büyük bir telaş vardı. Marilla bile aşırı bir heyecana kapılmıştı ve hissettiklerini yansıtmaktan kendini alamadı. Bu durum neredeyse doğaüstü bir şeydi.
“Bu evde daha önce hiç düğün olmadı.” dedi Marilla Bayan Rachel Lynde’e hitaben neredeyse özür dilercesine. “Çocukluğumda bir papazın bir ev, doğum, düğün ve ölümle kutsanmadıkça gerçek bir yuva olmaz minvalinde bir şeyler söylediğini hatırlıyorum. Bu evde ölümler oldu. Babam, annem ve Matthew burada vefat ettiler. Hatta doğum bile oldu. Uzun yıllar önce bu eve taşındıktan hemen sonra evli bir işçi adam tutmuştuk bir süreliğine. Karısı burada doğum yapmıştı. Ama hiç düğünümüz olmadı. Anne’in evleneceğini düşünmek çok tuhaf geliyor. Matthew’un on dört yıl önce getirdiği küçük kız çocuğuymuş gibi geliyor bana hâlâ. Büyüdüğünü anlayamıyor gibiyim. Matthew bir kız çocuğu getirdiğinde nasıl hissettiğimi asla unutamam. Yanlışlık olmasa gelecek olan oğlan çocuğuna ne oldu merak ediyorum. Acaba kaderi nasıl şekillendi?”
“Ama güzel bir yanlışlık oldu.” dedi Bayan Rachel Lynde. “Gerçi ne yalan söyleyeyim o akşamüstü Anne’i görmeye geldiğimde yaptıkları sonrasında böyle düşünmemiştim. O zamandan beri çok şey değişti, o kadar.”
Bayan Rachel şöyle bir iç çektikten sonra kendini toparladı. Düğün söz konusu olduğunda Bayan Rachel geçmişi geçmişte bırakmaya hazırdı.
“Anne’e iki pamuk yatak örtüsü vereceğim.” diye sözlerine devam etti. “Tütün yaprağı ve elma yaprağı modelli örtülerden. Bana bu örtülerin yeniden moda olmaya başladığını söylüyor. Moda olsun olmasın misafir odasında elma yaprağı desenli örtü olursa muhteşem olur, o kadar. Renklerini açmak lazım ama. Thomas öldüğünden beri pamuktan torbalarda duruyorlar. Kokuları da çok fenadır şimdi. Ama daha bir ay zamanımız var. Çiy zamanı güneşe sermek mucizeler yaratır.”
Sadece bir ay! Marilla derin bir nefes aldı ve sonra gururla konuşmaya devam etti.
“Tavan arasında sakladığım yarım düzine kadar örgü kilim vereceğim Anne’e. Onları istemez diye düşünüyordum. Ne de olsa modası geçeli çok oldu. Artık herkes dokuma halı istiyor. Ama Anne benden örgü kilimleri istedi. Evini o kilimler dışında bir şeyle kaplamak istemiyormuş. Güzellermiş. Kilimleri en güzel kumaş parçalarını kullanarak örmüştüm. Geçtiğimiz birkaç kış boyunca baya oyaladı beni. Bir de Anne’e bir sürü mavi erik reçeli yapacağım. Reçel büfesinde bir yıl boyunca başkasına yer olmayacak. Mavi erik ağaçları tam üç yıl çiçek açmadı, ben de kessek fena olmaz diye düşünüyordum. Ama geçen yaz bembeyaz açtılar. Daha önce Green Gables’da böylesi erik mahsulü görmemiştim ne yalan söyleyeyim. Çok tuhaf.”
“Neyse, Anne ve Gilbert nihayet evleniyorlar çok şükür. Hep dua etmiştim bunun için.” dedi Bayan Rachel. Dualarının çok işe yaradığından fazlasıyla emindi sanki. “Kingsport’taki adamla evlenmemesi gerçekten de çok iyi oldu. Adamın zenginliğine diyecek yok. Gilbert’sa fakir, en azından şimdilik fakir. Ama Gilbert bu adanın evladı.”
“O Gilbert Blythe.” dedi Marilla mutlulukla. Marilla zihninin hep bir köşesinde olan o düşünceyi, Gilbert’a çocukluğundan beri her baktığında aklına gelen o düşünceyi kelimelere dökmektense ölmeye bin kez razı gelirdi. Uzun zaman önceki o inatçı gururu olmasaydı Gilbert’ın kendi oğlu olabileceği düşüncesiydi bu. Marilla, Gilbert’ın Anne ile evlenecek olmasının bu eski mi eski hatayı düzelteceğini hissediyor gibiydi sanki. Eski acıların kötülüğünden iyilik doğmuştu.
Anne ise o kadar mutluydu ki neredeyse korkuyordu. Eski bir batıl inanca göre tanrılar çok mutlu fânilere bakmayı sevmezlermiş. En azından bazı insanların sevmediği kesindi. Bu fânilerden ikisi, menekşe rengi bir alaca karanlık vaktinde mutluluğuna gölge düşürmek için musallat oldular. Eğer genç Doktor Blythe’la evlenmenin bir ödül olduğunu ya da delikanlının kendisine toy zamanlarında olduğu gibi âşık olduğunu düşünseydi bu duruma çok başka bir yerden bakabilirdi. Ancak bu iki değerli hanım Anne’in düşmanı değildi. Tam tersine Anne’i çok severlerdi ve başka birinin saldırısı olsa kendi canlarındanmış gibi müdafaa ederlerdi. İnsan doğasının tutarlı olmak gibi bir mecburiyeti yok ne de olsa.
Evlenmeden önce Jane Andrews adıyla bilinen Bayan Inglis, -gazetede böyle yazardı- annesi ve Bayan Jasper Bell ile birlikte gelmişti Anne’in ziyaretine. Ama yılların evliliği Jane’in içindeki nezaketi yok etmemişti. Evlilik ona yaramıştı. Bir milyonerle evlendiği hâlde -Bayan Rachel’ın yaklaşımıydı bu- evliliği mutluydu. Zenginlik onu bozmamıştı. Hâlâ o uysal, sevecen, pembe yanaklı Jane’di. Eski dörtlünün bir parçasıydı. Arkadaşının mutluluğuna seviniyor, Anne’in çeyizinin ufak tefek detaylarını keyifle dinliyordu. Sanki ipekler ve mücevher işlemeli güzelliklerle dolu kendi çeyiziyle yarışabilirmiş gibi… Jane zeki değildi. Hayatı boyunca dinlenmeye değer tek bir ilginç söz söylememişti muhtemelen ama insanları incitecek sözler de söylememişti hiç. Bu edilgen bir yetenek olsa da nadir ve imrenilesi bir beceriydi aynı zamanda.
“Demek Gilbert seni bırakmadı.” dedi Bayan Harmon. Ses tonuna şaşkınlık ifadesi yüklemeyi başarmıştı. “Yani Blythelar sözünün eri insanlar. Ne olursa olsun laf ağızdan bir kere çıktıktan sonra ne yapıp edip sözlerini tutuyorlar. Sen yirmi beş yaşındaydın değil mi Anne? Bizim zamanımızda yirmi beş ilk sınırdı. Ama sen pek genç görünüyorsun. Kızıl kafalı insanlar hep genç görünüyorlar.”
“Kızıl saç artık çok moda.” dedi Anne. Her ne kadar gülümsemeye çalışsa da ses tonunda soğukluk vardı. Birçok zorlukla baş etmesini kolaylaştıran bir mizah anlayışı geliştirmeyi başarmış olsa da saçıyla ilgili yorumlara dayanmak onun için hâlâ çok zordu.
“Öyledir… Öyledir…” dedi Bayan Harmon. “Modanın ne tür tuhaflıklar getireceğini kestirmek mümkün değil. Neyse Anne, çeyizin senin konumundaki biri için çok güzel, öyle değil mi Jane? Umarım çok mutlu olursun. En güzel dileklerim seninle. Uzun süren nişanlılıklardan hayır geldiği görülmemiştir pek. Ama senin durumunda yapacak bir şey yoktu.”