Иоганн Вольфганг Гёте – Genç Werther’in Acıları (страница 3)
Ne sade ne pürüzsüz lakırtı söyleyişi vardı! Bu kadından ayrılmak istemiyordum. Çocuklara biraz para verip gönüllerini aldım. Kasabaya indiği zaman küçük Hans’a beyaz ekmek alması için analarının eline de beş on kuruş sıkıştırdıktan sonra oradan uzaklaştım.
Sevgili arkadaşım! Öyle anlıyorum ki ne zaman kanım kaynarsa onun taşkınlığına karşı en faydalı ilaç Allah’ın böyle bir kuluna rast gelmek oluyor. Bir kul ki şu fâni dünyada kendi payına düşen dar bir çerçeve içinde her gün rızkını arayarak tasasız yaşar ve yaprakların birer birer düştüğünü görürken yalnız kışın yaklaştığını düşünür.
O zamandan beri dediğim yere sık sık gidiyorum. Çocuklarla senli benli olduk, kaynaştık. Kahvemi içerken şekerimi onlara veririm. Akşamüstü sütü, tereyağlı pastaları da paylaşırız.
Her pazar haftalıklarını alırlar. Şayet kilise vakti ben orada bulunmazsam meyhaneci kadın, sonra benden almak üzere paralarını dağıtır.
Bu çocuklarda hiç yabanilik yoktur. Bana masallar söylerler. Çocukça duyguları ve hele köyün başka çocukları etrafıma toplandığı vakit, onların kıskançlıklarını belli etmeleri beni eğlendirir.
Yalnız bir düziye “Sizi rahatsız ediyorlar.” diyen analarına meram anlatıncaya kadar başıma hâl geldi.
Bundan evvel resim için söylediğim şeyler şüphesiz şiir için de doğrudur. Mesele tabiatın güzelliklerini yahut şöyle diyeyim, ne olursa olsun “güzel”i görüp tanımak ve onu göstermeye çalışmaktır. Aslı aranırsa bu, az sözde çok mana aramak demektir.
Bugün ben öyle bir sahneye şahit oldum ki hakkıyla yazılabilse en güzel bir şiir, en hoş bir çoban manzumesi vücut bulur.
Fakat niçin her vakit bu sözler?.. Şiir, manzume, sahne… Nedir bunlar? Niçin her vakit böyle örneklere, kalıplara göre yoğrulmak?.. Hâlbuki gerek olan kendini kapıp koyvermek ve tabiatın herhangi bir hadisesini benimsemektir.
Eğer şu başlangıca göre benden yüksek, şatafatlı bir şeyler beklersen aldanırsın. Bendeki bu ürpertilere sadece bir köylü sebep olmuştur. Her vakit olduğu gibi olayı gene fena anlatacağım. Sen de her vakit olduğu gibi işi büyütüyorum sanacaksın. Dinle:
Gece Wahlheim’da… Hep de böyle olmayacak şeyler Wahlheim’da olur. Ihlamurların altındaki kahvede köylüler oturmuş, oldukça kalabalık bir toplantı yapmışlardı. Böyle toplantılardan hoş olmadığı için söze karışmayarak usulca sıvıştım.
Oradaki evlerin birinden genç bir köylü çıktı. Geçenlerde resmini yaptığım saban arabasının bir tarafını tamire başladı. Hâli hoşuma gitti, yaklaştım, hâl ve hatır sordum. Hemen aramızda candan bir anlaşma oldu. Zaten bu saf adamlarla biz her zaman anlaşırız.
Durumunu anlattı. Bir dul kadının yanında çalışıyormuş. Hanımından memnun. Bunu öyle candan anlattı ve hanımını o kadar methetti ki zavallının bütün ruhuyla, vücuduyla ona bağlı olduğunu sezmekte gecikmedim.
“Artık öyle genç değil.” diyordu. “İlk kocasıyla mesut olamamış, bir daha da evlenmek istemiyor.”
Hanımının ne kadar güzel olduğu her sözünden belliydi. Ölen kocasının haksızlıklarını unutturmak için kendisine varmasını öyle istiyor ki! Bu saf köylü kalbinin hanımına nasıl baktığını anlatabilmek için onun sözlerini teker teker sana tekrarlamalıyım. Hayır, gene olmaz. Onun tavırlarındaki ifadeyi, sesinin ahengini, gözlerinin ateşini anlatabilmek için büyük şair kuvveti lazım. Fakat mümkün değil! Onun gözlerine alev, tavırlarına tatlılık veren bu sevgiyi gösterecek ifade hiçbir dilde yoktur. Bu işte beceriksiz ve kaba kalacağımı biliyorum; ne yazsam nafile!
Bana en çok dokunan, zavallı köylünün hanımıyla münasebetine yanlış bir mana vermeyeyim diye korkması ve en ufak bir kuşkuya düşmeme bile razı olmaması idi.
Tazeliğini, yosmalığını kaybettiği hâlde gene güzel olduğu anlaşılan o kadına düşkünlüğünü gördükçe bu gencin sözlerini kalbimin derinliklerinde duyduğum bir zevk ile dinliyorum. Bu kadar temiz, bu kadar da ateşli duyguların bir araya geldiğini hiç görmemiştim. Hatta saflığın bu derecesini şimdiye kadar düşünmemiş olduğumu da söyleyebilirim. Eğer bana darılmayacağını bilsem gönlümü dolduran şu toy aşkın düşüncesiyle hâlâ titrediğimi, hâlâ her yerde o ince duyguların izinden giderek aynı ateşle yandığımı da itiraf ederdim.
Her şeyden önce gidip bir kere şu kadını görsem mi dersin? Hayır, hayır! İyi düşününce onu görmemenin daha tatlı olduğu anlaşılır. Görünce onu ancak yavuklusunun gözüyle görmeli. Kim bilir? Belki de onu düşündüğüm kadar güzel bulmam. O hâlde bu kadar güzel bir hayali niçin bozmalı?
Çoktandır niçin sana mektup yazmıyorum: Bunu bana sorabilirsin. Sen ki bu kadar bilgiçsin!.. Vücutça iyiyim… Bunu da anlayabilirsin. Hatta… Uzun sözün kısası, ben bu yakınlarda biriyle tanıştım. Öyle biri ki nasıl anlatayım, gönlümü çok yakından oyalamaya başladı.
Dünyanın en güzel, en sevimli bir kızını nasıl tanıyabildiğimi sana sırasıyla anlatmak biraz güç olacak. Şu hâlinde çok sevinçli ve mutlu olan bu arkadaşın, ne yapayım ki gene bunun için çok fena romancıdır.
Bir melek! Adam sen de! Herkes bunu söyler değil mi? Bununla beraber o ne kadar kusursuzdur, niçin bu kadar kusursuzdur, bunu sana anlatmak elimden gelmez. Şu kadarını söyleyeyim, ötesini sen anla: Ona bütün benliğimle tutuldum.
O billur saflığı içinde bu kadar ince bir anlayış?.. O tüy yumuşaklığı içinde gene demir gibi kalabilmek! O kadar iş güç arasında gene kendi hâlinde, yerinde gibi rahat oluş!
Bunlar söz çerçevesi içine girecek yerler değil. Onu ne kadar anlatmaya çabalarsam sözlerim gene pek yavan ve acınacak derecede kusurlu oluyor.
Vazgeçmeliyim… Başka bir vakit… Hayır başka bir vakit değil! Şimdi anlatmalıyım. Şimdi anlatmazsam başka hiçbir vakit anlatamam, eminim.
Çünkü söz aramızda, mektubuma başlayalı üçtür kalemi elimden fırlatıp hemen hayvanı eyerleyerek çıkmaya can atıyorum. Hâlbuki bu sabah kendi kendime ant içtim: Bugün çıkmayacağım dedim. Öyle iken ikide birde pencereye giderek güneşin yüksekliğini ölçüyorum. Bir türlü akşam olmuyor.
Hayır, bir türlü elimden gelmedi. Onu görmeden yapamıyorum. Gittim, gördüm ve geldim fakat emin ol kardeşim, mektubumu bitirmeden yatmayacağım. İçim bayıldı, bir taraftan tereyağlı ekmeğimi yerken bir taraftan da mektubumu yazarım.
Hepsi canlı ve sevimli olan sekiz kardeşinin ortasında onu seyre dalmak!.. Oh, bu görüş ruhuma ne kadar safa veriyor bilsen!
Lakin ben hikâyemi böyle anlatmaya kalkışırsam sen ne başlangıcını anlarsın ne de sonunu. Öyle ise dinle, biraz etraflıca anlatmaya çalışayım:
Geçenlerde sana Hâkim S… ile tanıştığımı bildirmiştim. O zaman kendisini gidip o tenha kırlardaki evinde ara sıra ziyaret etmekliğimi rica etmiş olduğu hâlde nasılsa elim değmedi. Eğer bu kır evinde gizlenen defineyi tesadüf bana buldurmasaydı belki de buna hiç elim değmeyecekti.
Gençler bir kır balosu düzenlemişler, ben de aralarında bulundum. Kolumu şehrin genç kızlarından birine verdim. Bu kız oldukça güzeldi. Fakat yüzü de hâl ve tavrı gibi manasızdı. Aramızda kararlaştırdık. Dayısının kızı ile beraber onları araba ile toplantı yerine götürecektim. Giderken de hâkimin kızı Charlotte’u yanımıza alacaktık. Hâkimin oturduğu köşke götüren uzun yol koca bir ormanı ikiye bölüyordu. Kız dikkatle yüzüme bakarak “Şimdi kızların en güzelini göreceksiniz!” dedi. Yeğeni de şunu ilave etti:
“Sakın gönül vereyim demeyin!”
“Çünkü başkasına söz kesilmiştir. Nişanlısı nazik bir genç. Babası geçenlerde öldü. Bunun için işlerini yola koymak ve iyi bir memuriyet almak niyetiyle biraz uzaklaştı.”
Bu sözleri ben oldukça kayıtsızlıkla dinliyordum. Güneş tepelerin arkasına gizlenirken arabamız da avlunun kapısında durdu. Havada bir ağırlık vardı. Başımızın üstüne yığılan renksiz toplu bulutlar bir fırtına kopacağını anlatıyordu. Küçük hanımlar korkup telaşa başladılar. Ben de havadan pek anlar gibi onlara cesaret verdim. Hâlbuki kendim bir fırtına çıkıp da balomuzun tadını kaçıracak diye korkmuyor değildim.
Arabadan atladım. Kapıya çıkan bir hizmetçi kız Matmazel Charlotte’un hemen inmek üzere olduğunu söyleyerek biraz beklememizi rica etti.
Ben avluyu geçerek bu güzel yuvaya girdim, yukarı çıktım. Merdiven başında öyle hoş bir manzara ile karşılaştım ki bir eşini daha görmemiştim. İki yaşından on bir yaşına kadar yarım düzine çocuk, genç bir kızın etrafını kuşatmışlardı. Orta boylu ve pek alımlı bir kız!..
Giydiği sade beyaz elbisenin yalnız kollarında ve göğsünde sarı gül fiyonklar vardı. Elindeki esmer bir ekmekten çocukların yaşına ve iştahlarına göre parçalar kesip veriyordu. Görsen ne tatlı bir eda ile kesip veriyor ve görsen onlar da nasıl bir saflıkla “Mersi!” diyorlardı. Daha ekmek kesilirken bir düzine minimini ellerin havada uçuştuğunu görmek oldukça hoş bir şey oluyor.
Payını alanların bazısı sıçrayarak oyuna dalıyor, daha ağırbaşlı olanları da sevgili ablalarını almaya gelen arabaya ve içindekilere bakmak için kapıya koşuyorlardı. Beni görünce en tatlı ve utangaç gülümseme ile “Zahmet ettiniz, affınızı rica ederim.” dedi. “Küçük hanımları da aşağıda beklettim. Biraz ev işleri, biraz tuvalet derken çocukların tayınlarını unutmuşum. Başkasının elinden de hiç ekmek almak istemezler.”
Bu sözlere ruhsuz bir iki kelime ile cevap verdim. Zira bütün ruhumla onun simasına, sesine, tavrına dalıp kalmıştım. Benim bu hayranlığım arasında o da bitişik odaya gitti, eldivenlerini, yelpazesini aldı.