Хеннинг Манкелль – Yanlış Yol (страница 9)
“Bunun bir cinayet olduğunu düşünmüyorsun, değil mi?”
Nedenini anlamadan yanıt vermek için bir an duraksadı.
“Hayır,” diye karşılık verdi sonra da. “İnsan bundan daha açık seçik bir şekilde kendi hayatına son veremez.”
“Sesin pek ikna olmuşa benzemiyor ama.”
“Kötü bir gece geçirdim. Senin deyiminle, korkunç bir deneyimdi.”
Her ikisi de bir süre konuşmadı. Wallander, Åkeson’un konuşmak istediği başka bir şey olduğunu fark etmişti.
“Seni aramamın başka bir nedeni daha var,” dedi. “Ama lütfen aramızda kalsın.”
“Sır saklamakta iyiyimdir.”
“Sana birkaç yıl önce başka bir şey yapmayı düşündüğümü söylediğimi hatırlıyor musun? Hani çok geç olmadan, yaşlanmadan önce.”
Wallander hatırlamaya çalıştı.
“Mültecilerden ve Birleşmiş Milletler’den söz ettiğini hatırlıyorum. Sudan’dan mı söz etmiştin?”
“Uganda. Sonunda beklediğim teklif geldi. Ben de kabul etmeye karar verdim. Eylül ayı itibariyle bir yıl ücretsiz izin alacağım.”
“Karın bunu nasıl karşıladı?”
“Aslında seni bu yüzden aradım. Bana biraz moral vermen için. Onunla henüz konuşmadım.”
“O da seninle gelecek mi?”
“Hayır.”
“O zaman şaşıracağından eminim.”
“Bu konuyu ona nasıl açmam gerektiğini bana söyler misin?”
“Ne yazık ki sana bu konuda yardımcı olamayacağım. Ama bana sorarsan doğruyu yapıyorsun. İnsanları hapse tıkmanın dışında başka şeyler de vardır yaşamda.”
“Karımla konuştuktan sonra seni ararım.”
Telefonu tam kapatmak üzereyken Wallander birden ona bir şey sorması gerektiğini hatırladı.
“Senin yerine Anette Brolin mi geçecek?”
“Taraf değiştirdi, Anette artık Stockholm’de avukat olarak çalışıyor,” dedi Åkeson. “Bir zamanlar ondan biraz hoşlanıyordun, değil mi?”
“Hayır,” dedi Wallander. “Yalnızca merak ettim o kadar.”
Telefonu kapattı. Hiç beklemediği bir kıskançlık duygusunun tüm benliğini sardığını fark etti. Uganda’ya giderek tamamıyla farklı bir şey yapmayı kendisi de isterdi doğrusu. Üstüne benzin döken genç bir insanın alevler içinde yanışını görmek kadar kötü hiçbir şey olamazdı. Bu acımasız dünyaya bir süre için bile olsa nokta koyacak olan Per Åkeson’u kıskandı.
Bir gün önceki neşesi balon gibi sönmüştü. Pencerenin kenarına yaklaşarak dışarıya baktı. Eski su kulesinin yanındaki çimler yemyeşildi. Wallander birini öldürdükten uzun süre sonra hastalık iznine ayrıldığı geçen yılı düşündü. O bunalımdan henüz kurtulup kurtulmadığından hâlâ emin değildi. Ben de mutlaka Per Åkeson’un yaptığı gibi yapmalıyım, diye geçirdi içinden. Benim için de mutlaka bir yerlerde bir Uganda vardır. Hem benim hem de Baiba için.
Uzun süre pencerenin önünde durdu. Sonra masasına dönerek kız kardeşi Kristina’yı aradı. Kardeşinin telefonu sürekli meşguldü. Masasının çekmecesinden not defteri çıkararak bir gece öncesinin olaylarına ilişkin raporunu yazmaya başladı. Sonra da Malmö’deki patoloji bölümünü aradı ama yanık cesede ilişkin kendisine bir şeyler söyleyebilecek doktorla bir türlü bağlantı kuramadı.
Dokuza beş kala bir fincan kahve alarak toplantı odalarından birine gitti. Höglund telefonda konuşuyordu, Martinson da bahçe aletleri kataloğunu inceliyordu. Svedberg her zamanki yerinde oturmuş, bir kalemle boynunu kaşıyordu. Pencerelerden biri açıktı. Wallander kapının önünde yoğun bir dejavu duygusuna kapıldı. Martinson katalogdan başını kaldırıp arkadaşını başıyla selamladı. Svedberg anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı, Höglund da telefonda çocuklarından birine sabırla bir şeyler anlatmayı sürdürdü. Hansson bir elinde kahve fincanı diğerinde içinde tarlada teknisyenlerin bulduğu kolye olan poşetle içeri girdi.
“Sen hiç uyumaz mısın?” diye sordu Hansson.
Wallander bu soru karşısında öfkelendiğini hissetti.
“Neden soruyorsun?”
“Son günlerde hiç aynaya baktın mı?”
“Dün gece eve çok geç gittim. Yeteri kadar da uyudum.”
“Şu futbol maçları da,” dedi Hansson. “Gece yarısı oynanıyor.”
“Ben maç izlemem,” dedi Wallander.
Hansson ona hayretle baktı.
“İzlemez misin? Oysa ben herkesin gece yarılarına kadar oturup maç izlediğini sanıyordum.”
“İlgilenmiyorum,” dedi Wallander. “Bunun biraz garip olduğunu biliyorum ama bildiğim kadarıyla emniyet müdürlüğü herkesin maçları izlemesine ilişkin bir bildiri de yayımlamadı.”
“Bu bizim son şansımız olabilir,” dedi Hansson.
“Neden?”
“İsveç, Dünya Kupası’nda oynuyor. Umarım bu maçı yüzümüze gözümüze bulaştırmayız. Savunmamız beni çok endişelendiriyor.”
“Anlıyorum,” dedi Wallander kibar bir sesle. Höglund hâlâ telefonda konuşuyordu.
“Ravelli,” diye sürdürdü Hansson konuşmasını İsveç kalecisinden söz ederek.
Wallander konuşmasını sürdürmesini bekledi ama susmuştu.
“Ne olmuş ona?”
“Beni endişelendiriyor.”
“Neden? Hasta mı?”
“Bence dengesizin teki. Ne istediğini bilmiyor. Kamerun’a karşı oynadığımız maçta tam bir felaketti. Garip zamanlarda topa tekmeler savurdu, kale çizgisinde tuhaf şeyler yaptı.”
“Polisler de dengesiz olabilir,” dedi Wallander.
“Futbolcularla polisleri kıyaslayamazsın,” dedi Hansson. “Hiç olmazsa bizler kale çizgisinde kalalım mı yoksa ileriye mi fırlayalım diye ani kararlar vermek zorunda değiliz.”
“Öyle mi dersin?” dedi Wallander. “Belki de olay yerine bir an önce gitmek için koşuşturan polisle topun kalesine girmemesi için kale çizgisinden fırlayan kaleci arasında benzerlik vardır.”
Hansson ona şaşkınlıkla baktı ama bir şey söylemedi. Masanın etrafına oturarak Höglund’un konuşmasını bitirmesini beklediler. Kadın polislere her zaman karşı olan Svedberg herkesin Höglund’u beklediğini belli etmek istercesine kalemiyle masaya vuruyordu. Wallander ona bu anlamsız tepkisinden vazgeçmesini söylemeyi düşündü. Höglund çok iyi bir polisti ve birçok açıdan Svedberg’den daha yetenekliydi.
Beklemeyi sessizlik içinde sürdürdüler.
Höglund sonunda telefonu kapatarak yanlarına gelip oturdu.
“Bisiklet zinciri,” dedi. “Çocuklar annelerinin eve gidip bisikletlerini tamir etmekten daha önemli işleri olduklarını nedense bir türlü anlayamıyorlar.”
“İstersen eve gidebilirsin,” dedi Wallander. “Bu toplantıyı sensiz de yapabiliriz.”
Höglund başını hayır dercesine salladı. Sonra da kararlı bir ses tonuyla ekledi.
“Doğru olmayan bir şeye alışmalarına izin veremem.”
Hansson içinde kolye olan poşeti masanın üstüne koydu.
“Kimliği meçhul bir genç kız intihar etti. Cinayet değildi. Suç işlenmedi. Biz yalnızca kadının kimliğini öğrenmek zorundayız.”
Wallander birden Hansson’un Björk gibi davranmaya başladığını hissetti. Onun bu davranışına kahkahalarla gülmemek için kendini zor tuttu. Bakışları Ann-Britt’le karşılaştı. O da aynı şeyi düşünüyor gibiydi.
“Telefonlar çalmaya başladı,” dedi Martinson. “Santralin başına bir adam oturttum, gelen telefonlarla o ilgileniyor.”
“Ona kızı tarif edeyim o zaman,” dedi Wallander. “Bir yandan da kayıp listesindeki insanlar üstünde dikkatlerimizi yoğunlaştıralım. Belki o da kaybolduğu bildirilen kişilerden biriydi. Eğer bu listede yoksa er ya da geç birileri onu aramaya çıkacaktır mutlaka.”
“Bununla ben ilgilenirim,” dedi Martinson.
Hansson poşeti açarak, “Meryem Ana kolyesi ve üstüne D.M.S. harfleri kazınmış. Galiba altın.” Hepsinin bildiği şeyleri bir kez daha tekrarladı.