реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Yanlış Yol (страница 10)

18

“Kısaltmalar ve birkaç sözcüğün baş harflerinin ya da ilk hecelerinin bir araya gelmesiyle oluşan sözcükleri içeren bir bilgisayar programı var.” Bilgisayar konusunda hepsinden daha bilgili olan Martinson konuşmasına devam etti. “Harflerin varyasyonlarını bilgisayara yükleyerek bir şeyler öğrenebiliriz belki.”

Wallander uzanarak kolyeyi aldı. Hem madalyonda hem de zincirde hâlâ is vardı.

“Çok güzel,” dedi. “Ama İsveçlilerin çoğu dini sembol olarak haç takarlar, değil mi? Meryem Ana, Katolik ülkelerde daha yaygındır.”

“Mülteci ya da göçmen olabilir mi demek istiyorsun?” diye sordu Hansson.

“Ben yalnızca bu kolyenin neyi simgelediğini söylüyorum, o kadar,” diye karşılık verdi Wallander. “Her ne olursa olsun bu bilginin de tanımlamaya eklenmesi gerekir. Telefon başında oturan kişinin bu ayrıntıyı da bilmesi lazım.”

“Kızın robot resmini basına dağıtacak mıyız?” diye sordu Hansson.

Wallander hayır dercesine başını salladı.

“Henüz değil. İnsanları gereksiz yere korkutmanın ya da endişelendirmenin bir anlamı yok.”

Bir gece önceki olayları yeniden düşündü. Kolza tarlasındaki yalnız genç kız. Genç kızın kendini neden yaktığını öğrenmedikçe bu düşünceyi kafasından atamayacağını biliyordu. Gençlerin yaşamak istemediği bir dünyada yaşıyorum, diye geçirdi içinden. Eğer bu mesleği sürdüreceksem bunun nedenini anlamak zorundayım.

Hansson tam olarak anlayamadığı bir şey söylemişti.

“Tartışacak başka bir şey var mı?” diye yineledi sorusunu Hansson.

“Malmö’deki patologla ben görüşüyorum,” dedi Wallander. “Sven Nyberg’le görüşen oldu mu? Eğer olmamışsa ben onunla da görüşürüm.”

Toplantı bitmişti. Wallander odasına giderek ceketini giydi. Kız kardeşini ya da Baiba’yı bir kez daha aramayı düşündü. Ama sonra vazgeçti.

Arabasına atlayarak doğruca Marsvinsholm yakınlarındaki Salomonsson’un çiftliğine gitti. Birkaç polis projektörlerle kabloları topluyordu. Daha sonra bir ara gidip Salomonsson’un nasıl olduğuna bakmaya karar verdi. Gecenin şokunu atlatmışsa belki bir şeyler hatırlayabilirdi.

Tarlaya doğru gitti. Toprak simsiyah olmuştu. Wallander bulunduğu yerden Nyberg’in iki teknisyenle birlikte yanıp kül olan alanda araştırmalarını sürdürdüklerini gördü. Wallander’i gören Nyberg onu başıyla selamladı. Üç adam ter içinde çamura bulanmış bir hâlde çalışıyorlardı.

“Nasıl gidiyor?” diye sordu Wallander. “Bir şeyler bulabildiniz mi?”

“Kızın yanında bir hayli benzin olduğu anlaşılıyor,” dedi Nyberg yerinde doğrularak. “Yarısı erimiş beş şişe daha bulduk. Yangın çıktığında şişelerin boş olduğunu sanıyorum. Şişeleri bulduğumuz yerlere bir çizgi çekersen kızın benzini dört bir yanına döktüğünü görürsün.”

“Ne demek istiyorsun?” diye sordu Wallander.

Nyberg başını salladı.

“Kız çevresinde bir hendek oluşturmuş demek istiyorum. Benzini de bu hendeğin çevresinde bir daire çizerek dökmüş. Bu hendeğin içinde de kendisine bir yer oluşturmuş. Sakladığı elindeki son benzin dolu şişeyle hendeğin tam ortasında durmuş. Belki çok korkuyordu ve panik içindeydi. Belki deliydi ya da ciddi bir şekilde hastaydı. Bilemiyorum. Ama kız kendini yaktı. Ne yaptığının da farkındaydı.”

Wallander düşünceli bir şekilde başını salladı.

“Kızın buraya nasıl gelmiş olabileceğine ilişkin bana bir şeyler söyleyebilecek misin?”

“Köpekli arama ekibi gönderdim,” dedi Nyberg. “Ama büyük olasılıkla kızın izini bulamayacaklar. Benzin kokusu tüm toprağın kokusunu bastırdı. Köpeklerin kafasının karışacağından eminim. Bisiklet de bulamadık. E65’e uzanan traktör yolunda da bir şey yoktu. Bana sorarsan kız buraya paraşütle gelmiş olmalı.”

Nyberg ekipman çantasından bir rulo tuvalet kâğıdı çıkararak ter içindeki yüzünü sildi.

“Doktorlar ne diyor?” diye sordu.

“Henüz bir şey söylemediler,” diye karşılık verdi Wallander. “Bence onların işi de zor.”

Nyberg’in yüzünde birden ciddi bir ifade oluştu.

“İnsan neden kendisini yakar ki? İnsan kendisine bunca büyük bir acı çektirerek neden yaşamına son vermek ister? Yaşam bu denli kötü mü?”

“Ben de aynı soruları kendime sorup duruyorum,” dedi Wallander.

Nyberg başını iki yana salladı.

“Burada neler oluyor?”

Wallander karşılık vermedi. Söyleyecek bir şeyi yoktu.

Arabasına dönerek emniyete telefon etti. Telefona Ebba yanıt verdi. Wallander, Ebba’nın meraklı sorularından kurtulmak için çok acelesi varmış gibi davrandı.

“Tarlası yanan çiftçiyle konuşmaya gidiyorum,” dedi. “Öğleden önce oraya gelemeyeceğim.”

Ystad’a döndü. Hastanenin kafeteryasında kahve içip sandviç yedi. Sonra da Salomonsson’un nerede olduğunu öğrenmek için bir görevli bulmaya gitti. Karşısına çıkan ilk hemşireyi durdurarak kendisini tanıttı ve ne istediğini söyledi. Hemşire ona şaşkınlıkla baktı.

“Edvin Salomonsson?”

“Adının Edvin olup olmadığını bilmiyorum. Marsvinsholm’da dün gece çıkan yangından sonra buraya getirilen adam.”

Hemşire dikkatle onu dinliyordu.

“Onunla görüşmek istiyorum. Eğer konuşabilecek durumdaysa tabii ki.”

“Konuşabileceğini sanmıyorum,” diye karşılık verdi hemşire. “Öldü.”

Wallander ona şaşkınlıkla baktı.

“Öldü mü?”

“Bu sabah uykusunda kalp krizi geçirerek öldü. İsterseniz doktorlardan biriyle konuşun. Size daha ayrıntılı bilgi verebilirler.”

“Buna gerek yok,” dedi Wallander. “Ben onun nasıl olduğuna bakmaya gelmiştim. Artık öğrendim.”

Wallander hastaneden çıkarak kızgın güneşin altında yürüdü.

Ne yapacağını bilemiyordu.

5

Wallander arabasına binip evine doğru giderken eğer mantıklı düşünmek istiyorsa mutlaka yatıp dinlenmesi gerektiğini düşünüyordu. Yaşlı çiftçinin ölümünden ne kendisi ne de başka birisi sorumluydu. Sorumlu tutulacak biri varsa o da kolza tarlasında yangın çıkararak hem kendi hem de Salomonsson’un ölümüne neden olan genç kızdı. Tüm bu olaylar Wallander’i oldukça tedirgin ediyordu. Oturma odasındaki telefonu fişten çekerek kanepeye uzandı. Ne var ki bir türlü uyuyamadı. Yarım saat sonra da uyumaktan vazgeçti. Telefonu fişe takarak ahizeyi kaldırdı ve Stockholm’e, Linda’ya telefon etti. Telefonun yanındaki kâğıtta üstü çizilmiş bir sürü telefon numarası vardı. Linda bir yerde uzun süre kalmadığı için telefon numarası sürekli değişirdi. Telefon karşı tarafta uzun uzun çaldı ama açılmadı. Wallander bu kez kız kardeşini aradı. Telefon birinci çalıştan hemen sonra açıldı. Birbirleriyle öyle sıklıkla görüşmezlerdi, görüştüklerindeyse konuştukları tek konu babalarıydı. Wallander bazen babaları öldüğünde kız kardeşiyle olan bu telefon ilişkisinin de sona ereceğini düşünürdü.

Yanıtlarla aslında ikisi de ilgilenmeden karşılıklı bir iki kibar cümle söylediler.

“Aramışsın,” dedi Wallander.

“Babamı merak ediyorum,” diye karşılık verdi kız kardeşi.

“Bir şey mi oldu? Hasta mı?”

“Bilmiyorum. Onu en son ne zaman gördün?”

Wallander hatırlamaya çalıştı.

“Bir hafta önce,” dedi yüreğindeki suçluluk duygusunu bastırmaya çalışarak.

“Onu daha sık görme olasılığın yok mu?”

Wallander kendini savunma ihtiyacı duydu.

“Deliler gibi çalışıyorum. İşler çok yoğun. Elimizde yeterli eleman yok. Elimden geldiğince sık görmeye gidiyorum onu.”

Kız kardeşinin suskunluğu az önce söylediklerine inanmadığını gösterir gibiydi.

“Dün Gertrud’la konuştum,” dedi kız kardeşi, Wallander’in az önce söylediklerinin üstünde durmayarak. “Babamın nasıl olduğunu sorduğumda sanki bana baştan savma bir yanıt verdi gibi geldi.”

“Neden böyle yapsın ki?” diye sordu Wallander şaşkınlıkla.

“Bilmiyorum. Bu yüzden seni aradım ya.”

“Bir hafta önce yine her zamanki gibiydi,” dedi Wallander. “Acelem olduğu ve yanında daha fazla kalamadığım için bana ateş püskürdü. Ama orada olduğum süre boyunca da resim yapmayı sürdürerek sanki benimle konuşacak zamanı yokmuş gibi davrandı. Gertrud her zamanki gibi yaşantısından hoşnuttu. Ama babama nasıl dayandığını doğrusu anlayamıyorum.”

“Gertrud ondan çok hoşlanıyor,” dedi kız kardeşi. “Aşk söz konusu olunca insanlar birçok şeye dayanabiliyor.”

Wallander bu konuşmayı bir an önce bitirmek istiyordu. Kız kardeşi yaşlandıkça ona annelerini hatırlatıyordu. Wallander’in annesiyle hiçbir zaman iyi bir ilişkisi olmamıştı. Çocukluk ve delikanlılık yıllarında annesiyle kız kardeşi birlik olmuş ve babasıyla kendisine cephe almıştı. Aile gözle görünmez iki kampa ayrılmıştı. Wallander o günlerden beri babasına çok yakındı. On sekiz yaşına gelmeden kısa bir süre önce polis olmaya karar vermiş, bu da babasıyla olan ilişkisini olumsuz etkilemeye başlamıştı. Babası oğlunun verdiği bu kararı hiçbir zaman benimsememişti. Ama oğluna, seçtiği bu mesleğe neden karşı çıktığını ya da hangi mesleği seçmesi gerektiğini de açıklamamıştı. Wallander eğitimini tamamladıktan ve Malmö’de devriye polisi olarak göreve başladıktan sonra ilişkilerinde açılan yarık büyümeye başlamıştı. Birkaç yıl sonra da annesinin kanser olduğu ortaya çıkmıştı. Hastalık hızla ilerlemişti. Ocak ayında annesine kanser teşhisi konulmuş, mayıs ayında da ölmüştü. Kız kardeşi Kristina o yaz evden ayrılıp L.M. Ericsson adındaki bir firmada çalışmak üzere Stockholm‘e taşınmıştı. Orada evlenmiş, boşanmış ve sonra bir kez daha evlenmişti. Wallander kız kardeşinin ilk kocasıyla tanışmıştı ama şimdiki kocasını hiç görmemişti. Linda’nın halasını Kärrtorp’taki evlerinde bir iki kez ziyaret ettiğini biliyordu ama kızının anlattıklarından bu ziyaretlerin pek de iyi geçmediği izlenimine kapılmıştı. Wallander ilişkilerindeki eski soğukluğun hâlâ sürdüğünü hissediyordu. Babası ölünce bu soğukluk daha da artacaktı.