Хеннинг Манкелль – Piramit ve Diğer Wallander Maceraları (страница 18)
Yürümeye başladı. Malmö şehir merkezinde bir kaldırımda hareketsiz dikilmenin hiçbir şeye faydası yoktu.
Wallander, Helena’nın danışmaya bıraktığı büyük zarfı aldı.
“Onunla konuşmam gerek,” dedi danışmadaki görevliye.
“Meşgul,” cevabını verdi görevli. “Benden sana bunu vermemi istedi.”
Wallander, Helena’nın muhtemelen sabahki konuşmadan dolayı kızgın olduğunu ve onu görmek istemediğini düşündü. Bunu anlaması çok zor değildi.
Wallander emniyete geldiğinde dokuzu beş dakikadan fazla geçmemişti. Odasına gittiğinde kimsenin onu beklemediğini gördü. Sabah olanları bir kez daha düşündü. Mona’nın çalıştığı kuaförü arasa, konuşmak için zamanı olmadığını söylerdi kesin. Geceye kadar beklemesi gerekecekti.
Zarfı açtı ve Helena’nın ortaya çıkarmayı başardığı çeşitli nakliye şirketlerinin isim listelerinin ne kadar uzun olduğuna şaşırdı. Artur Hålén’in adını aradı ama yoktu. Gördüğü en yakın isimler, çoğunlukla Gränges nakliye hattında çalışan Håle adında bir denizci ve Johnson hattında çalışan Hallén adında bir baş mühendisti. Wallander kâğıt yığınını kenara itti. Önündeki kayıtlar tamsa, bu Hålén’in İsveç ticaret filosuna kayıtlı hiçbir gemide çalışmadığı anlamına geliyordu. O zaman onu bulmak neredeyse imkânsız olurdu. Wallander birden ne yapacağını artık bilemedi. Aradığı şey neydi ki?
Listeleri gözden geçirmesi neredeyse kırk beş dakikasını almıştı. Ayağa kalktı ve bir üst kata çıktı. Koridorda amiri Lohman’la çarpıştı.
“Bugün Hemberg’le birlikte olman gerekmiyor muydu?”
“Gidiyordum.”
“Her neyse, Arlöv’de ne yapıyordun?”
“Uzun hikâye, Hemberg’le bu yüzden görüşecektim zaten.”
Lohman başını salladı ve aceleyle devam etti. Wallander, meslektaşlarının o gün uğraşmak zorunda kalacağı uyuşturucu dolu kasvetli ve iç karartıcı mahallelere gitmek zorunda kalmadığı için rahatladı.
Hemberg odasında oturmuş bazı kâğıtları karıştırıyordu. Her zamanki gibi ayaklarını masaya uzatmıştı. Wallander kapıda göründüğünde başını kaldırdı.
“Ne oldu sana?” diye sordu Hemberg yanağını işaret ederek.
“Kapıya çarptım,” dedi Wallander.
“Tam da istismara uğrayan kadınların eşlerini ele vermemek için söyledikleri gibi,” dedi Hemberg neşeyle ve koltuğuna kuruldu.
Wallander anladığını hissetti. Hemberg’in gerçekte ne düşündüğünü anlaması gittikçe zorlaşıyordu. Hemberg, karşısındakini sürekli kelimelerin ardındaki anlamı aramaya iten iki taraflı bir dile sahip gibi görünüyordu.
“Hâlâ Jörne’den kesin sonuçlar bekliyoruz,” dedi Hemberg. “Biraz zaman alacak. Kadının tam olarak ne zaman öldüğünü öğrenmediğimiz sürece, Hålén’in onu öldürüp sonra eve gittiğini, ardından pişmanlık ya da korkudan kendini vurduğu varsayımına devam edemeyiz.”
Hemberg kâğıtlarını kolunun altına sıkıştırmış, ayakta duruyordu. Wallander koridorun sonundaki bir toplantı odasına kadar onu takip etti. Wallander’e düşmanca bakan Stefansson’un da aralarında bulunduğu birkaç polis oradaydı. Sjunnesson dişlerini karıştırıyor ve kimseye bakmıyordu. Wallander’in tanıdığı iki adam daha vardı. Birinin adı Hörner, diğerinin adı Mattsson’du. Hemberg masanın başına oturup Wallander’e bir sandalye gösterdi.
“Devriye ekibi şimdi de bize mi yardım ediyor?” dedi Stefansson. “Şu lanet olası protestocularla yeterince ilgilenmiyorlar mı?”
“Devriye ekibinin olayla hiçbir ilgisi yok,” dedi Hemberg. “Ama o kadını Arlöv’de bulan kişi Wallander. Bu kadar basit.”
Wallander’in varlığından sadece Stefansson hoşlanmamış gibiydi. Diğerleri nazikçe başını salladı. Wallander’e fazladan bir kişi olduğu için mutlu oldukları izlenimini verdi. Sjunnesson dişlerinin arasından kürdanı çıkardı. Görünüşe göre bu, Hemberg’in başlayabileceğinin işaretiydi. Wallander soruşturma ekibinin konuyu ele alışındaki yöntemsel yaklaşıma dikkat etti. Mevcut bilgilerden yola çıktılar ama aynı zamanda, olaya çeşitli açılardan bakabilmek için kendilerine zaman tanıdılar. Özellikle de Hemberg. Alexandra Batista neden öldürüldü? Hålén’le ne bağlantısı olabilir? Başka ipucu var mı?
“Hålén’in midesindeki değerli taşlar,” dedi toplantının sonuna doğru Hemberg. “Bir kuyumcu bunların yaklaşık 150.000 kron değerinde olduğunu söyledi. Başka bir deyişle, çok para. Burada bunun çok daha azı için de adam öldürüyorlar.”
“Birkaç yıl önce taksi şoförünün kafasına demir boruyla vurmuştu biri,” dedi Sjunnesson. “Cüzdanında yirmi iki kron vardı.”
Hemberg masanın etrafına baktı.
“Komşular?” diye sordu. “Bir şey gören ya da duyan var mı?”
Mattsson notlarına göz attı.
“Gören olmamış,” dedi. “Batista izole bir hayat yaşıyormuş. Market alışverişi dışında nadiren dışarı çıkarmış. Misafiri de pek olmazmış.”
“Biri Hålén’in geldiğini görmüş olmalı?” diye itiraz etti Hemberg.
“Görünüşe göre gören yok ve en yakın komşuları tam bir İsveç vatandaşı. Yani son derecede meraklılar.”
“Onu en son ne zaman görmüşler?”
“Bu konuda farklı görüşler var. Ancak aldığım notlara göre, bunun birkaç gün önce olduğu sonucuna varılabilir. Net olmayan şey, iki gün mü üç gün mü olduğu.”
“Nasıl geçiniyormuş?”
Sonra sıra Hörner’e geldi.
“Pek bir geliri yokmuş gibi görünüyor,” dedi. “Kaynağı kısmen belirsiz diyebiliriz. Brezilya’da şubeleri bulunan bir Portekiz bankası. Bankalardan bilgi almak hep zaman alır. Ama orada çalışmamış. Giysi dolabının, buzdolabının ve kilerinin içindekilere bakılırsa, çok lüks bir hayatı yokmuş.”
“Ya evi?”
“Kredi borcu yok. Eski kocası nakit ödeyerek almış.”
“Kocası?”
“Ölmüş,” dedi Stefansson. “Birkaç yıl önce ölmüş. Karlskoga’ya gömmüşler. Yeniden evlenmiş. Dul eşiyle konuştum ve ne yazık ki biraz utanç vericiydi. Alexandra Batista’yla bir zamanlar birlikte olduğundan haberi olmadığını çok geç anladım. Ama Batista’dan çocuğu yokmuş gibi görünüyor.”
“Olabilir,” dedi Hemberg ve Sjunnesson’a döndü.
“Araştırmaya devam ediyoruz,” dedi. “Bardaklarda farklı parmak izleri var. İçinde kırmızı şarap varmış sanırım. İspanyol şarabı bence. Mutfaktaki boş bir şişeyle eşleştirmeye çalışıyoruz. Kayıtlarımızdaki parmak izleriyle eşleşme var mı diye kontrol ediyoruz. Sonra da Hålén’inkiyle karşılaştıracağız tabii.”
“Interpol kayıtlarında da olabilir,” dedi Hemberg. “Onlardan haber almamız biraz zaman alabilir.”
“Adamı içeri aldığını varsayabiliriz,” diye devam etti Sjunnesson. “Pencerelerde veya kapılarda zorla girildiğine dair herhangi bir iz yoktu. Adamda anahtar da olabilir. Ama buna uyan bir yakını yok. Arkadaşımız Wallander’in bize bildirdiği gibi balkon kapısı açıktı. Batista’nın kedisi ya da köpeği olmadığı için gece hava almaları için açık bırakıldığını düşünemeyiz. Öyle olsaydı Batista’nın herhangi bir şey olacağından korkmadığı veya beklemediği anlamına da gelirdi. Aksi hâlde fail bu kapıdan çıkmış demektir. Evin arkası meraklı gözlerden daha fazla korunuyor.”
“Başka kanıt var mı?” dedi Hemberg.
“Sıra dışı bir şey yok.”
Hemberg önüne serilen kâğıtları itti.
“O zaman yapabileceğimiz tek şey devam etmek,” dedi. “Adli tabibin acele etmesi gerekecek. Öncelikle Hålén’in cinayetle bağlantılı olup olmadığını anlamamız gerek. Şahsen ben öyle olduğunu düşünüyorum. Ancak komşularla konuşmaya devam etmeli ve arka planı didiklemeliyiz.”
Sonra Hemberg, Wallander’e döndü.
“Ekleyeceğin bir şey var mı? Ne de olsa onu sen buldun.”
Wallander başını salladı ve ağzının kuru olduğunu fark etti.
“Bir şey yok mu?”
“Üzerinde durulması gereken başka bir şey fark etmedim.”
Hemberg parmaklarını masanın üzerine vurdu.
“O zaman burada daha fazla oturmamıza gerek yok,” dedi. “Öğle yemeğinde ne olduğunu bilen var mı?”
“Ringa,” dedi Hörner. “Genelde iyi çıkıyor.”
Hemberg, Wallander’den öğle yemeğinde kendisine eşlik etmesini istedi ama Wallander reddetti, iştahı kaçmıştı. Düşünmek için yalnız kalması gerekiyordu. Ceketini almak için odasına gitti. Pencereden yağmurun durduğunu görebiliyordu. Tam odasından çıkmak üzereyken devriye ekibinden bir meslektaşı içeri girip polis şapkasını masalardan birine fırlattı.
“Lanet olsun,” diyerek bir koltuğa yavaşça oturdu.
Adı Jörgen Berglund’du ve Landskrona’nın dışındaki bir çiftlikten geliyordu. Wallander bazen onun lehçesini anlamakta güçlük çekiyordu.
“İki bloğu temizledik,” dedi. “Birinde, haftalardır kayıp olan on üç yaşındaki kaçak kızları bulduk. İçlerinden biri o kadar kötü kokuyordu ki burnumuzu tutmak zorunda kaldık. Bir diğeri tam kaldıracağımız sırada Persson’u bacağından ısırdı. Neler oluyor bu ülkeye? Sen neden yoktun?”
“Hemberg çağırdı,” dedi Wallander. İsveç’te olanlarla ilgili yorumuna ise verecek cevabı yoktu.
Paltosunu alıp çıktı. Danışmada, telefonlara bakan kızlardan biri durdurdu.
“Bir mesajın var,” diyerek cam bölmeden ona bir not verdi. Üzerinde bir telefon numarası vardı.
“Bu nedir?” diye sordu.
“Birisi aradı ve uzaktan bir akrabanız olduğunu söyledi. Onu hatırlayacağından bile emin değildi.”