Хеннинг Манкелль – Piramit ve Diğer Wallander Maceraları (страница 20)
Wallander kararını çoktan vermişti. Jespersen’in Kopenhag’da olduğunu ve içki alemlerinden birinin ortasında olmadığını umdu. Saat henüz üç olmamıştı. Wallander günün geri kalanında Kopenhag’a gidip geri dönebilirdi. Emniyetteki yokluğu fark edilmiyor gibiydi. Ama geniş boğazı geçmeden önce bir telefon görüşmesi yapması gerekiyordu. Sanki Kopenhag’a gitme kararı ona gerekli cesareti vermiş gibiydi. Mona’nın çalıştığı kuaförün numarasını çevirdi.
Telefona cevap veren dükkânın sahibi, Karin adında bir kadındı. Wallander onunla birkaç kez karşılaşmıştı. Sırnaşık ve her şeye burnunu sokan biri olduğunu düşünmüştü ama Mona iyi bir patron olduğunu söylüyordu. Ona kendini tanıtıp Mona’ya bir mesaj iletmesini istedi.
“Onunla kendin konuşabilirsin,” dedi Karin. “Elimde iş var, çalışıyorum.”
“Bir toplantıdayım,” dedi Wallander, meşgul olduğu izlenimini vererek. “Onu bu gece saat onda arayacağımı söyleyin yeter.”
Karin mesajı ileteceğine söz verdi.
Daha sonra Wallander bu kısa konuşma sırasında terlediğini fark etti, yine de başardığı için mutluydu.
Sonra emniyetten ayrılıp saat üçte kalkan deniz otobüsünü yakalamayı başardı. Bu yılın başlarında sık sık Kopenhag’a gitmişti. Başlarda yalnız gitmişti, sonra da Mona’yla gitmeye başlamıştı. Malmö’den çok daha büyük olan bu şehri seviyordu. Bazen merak ettiği bir opera sahnelendiğinde Det Kongelige Tiyatrosu’na da giderdi.
Deniz otobüslerinden pek hoşlanmıyordu. Yolculuk çok hızlı geçiyordu. Eski feribotlar ona İsveç’le Danimarka arasında gerçekten uzun bir mesafe olduğu hissini daha çok veriyordu, boğazı geçtiğinde yurt dışına seyahat ettiğini hissediyordu. Kahvesini içerken camdan dışarı baktı. Bir gün muhtemelen buraya bir köprü yapacaklar, diye düşündü. Ama büyük ihtimalle o günleri görecek kadar yaşayamayacağım.
Wallander, Kopenhag’a vardığında hava yeniden çiselemeye başlamıştı. Tekneyle Nyhavn’a geçti. Jespersen her zaman takıldığı meyhanenin nerede olduğunu söylemişti. Wallander yarı karanlığa adımını atarken biraz heyecanlanmıştı. Dörde çeyrek vardı. Loş mekâna baktı, birkaç müşteri masalara dağılmış, bira içiyordu.
Bir yerden bir radyo sesi açıldı. Yoksa pikap mıydı? Danimarkalı bir kadın çok duygusal görünen bir şarkı söylüyordu. Wallander, Jespersen’i masalarda göremedi. Barmen bir gazeteyi tezgâhın üzerine yaymış, bulmaca çözüyordu. Wallander yaklaşınca başını kaldırdı.
“Bir bira,” dedi Wallander.
Adam bir Tuborg verdi.
“Jespersen’i arıyorum,” dedi Wallander.
“Holger? Bir saatten önce gelmez.”
“Denizde değil mi yani?”
Barmen gülümsedi.
“Öyle olsaydı, bir saat içinde gelemezdi, değil mi? Genelde beş civarında gelir.”
Wallander bir masaya oturup bekledi. Duygusal kadın sesinin yerini şimdi yine aynı duygusallıkta bir erkek sesi almıştı. Jespersen beş civarında gelirse Wallander, Mona’ya söz verdiği saatten önce sorun yaşamadan Malmö’ye dönmüş olurdu. Şimdi ne söyleyeceğini düşünmeye çalıştı. Yediği tokatı hâlâ kabullenemiyordu. Helena’yla neden iletişim kurduğunu söyleyecekti. Söylediklerine inanana kadar da pes etmeyecekti.
Masalardan birinde bir adam uyuyakalmıştı. Barmen hâlâ bulmacayla uğraşıyordu. Zaman yavaş geçiyordu. Arada sırada kapı açılıyor ve bir an için içeri gün ışığı giriyordu. Biri geldi ve birkaç kişi gitti. Wallander saatine baktı, beşe on var. Hâlâ Jespersen yoktu. Acıktı, bir tabakta birkaç dilim sosis ve bir Tuborg sipariş etti. Wallander, barmenin bir saat önce bara geldiği zamankiyle aynı kelime üzerinde kafa yorduğu hissine kapıldı.
Saat beş oldu, Jespersen hâlâ yoktu. Gelmeyecek, diye düşündü Wallander. Adamın yoldan çıkıp içkiye başladığı günü buldum.
Kapıdan içeri iki kadın girdi. İçlerinden biri bir
“Hiç beklemiyordum,” dedi bozuk bir İsveççeyle. “Kopenhag’da bir İsveçli polis memuru.”
“Memur değil,” dedi Wallander. “Cinayet polisi.”
“Aynı şey değil mi?”
Jespersen sessizce gülerek kahvesine dört şeker attı.
“Her hâlükârda bir ziyaretçinin gelmesi güzel,” dedi. “Buraya gelen herkesi tanıyorum. Ne içeceklerini, ne söyleyeceklerini biliyorum. Onlar da benim hakkımda aynı şeyleri biliyor. Bazen neden başka bir yere gitmediğimi ben de düşünüyorum ama cesaret edebileceğimi sanmıyorum.”
“Neden?”
“Belki biri arkamdan duymak istemeyeceğim bir şey söyler.”
Wallander, Jespersen’in söylediklerini tam olarak anladığından emin değildi. Bir yandan İsveççe-Danca arası bir dil kullanması, diğer yandan da açıklamaları biraz belirsizdi.
“Seni görmeye geldim,” dedi Wallander. “Bana yardım edebileceğini düşündüm.”
“Başka bir polis olsaydı cehenneme gitmesini söylerdim,” diye yanıtladı Jespersen neşeyle. “Ama sen farklısın. Öğrenmek istediğin nedir?”
Wallander olanları anlattı.
“Hem Anders Hansson hem de Artur Hålén adında bir denizci,” diye bitirdi. “Ayrıca mühendis olarak da çalışmış.”
“Hangi hatta?”
“Sahlén.”
Jespersen yavaşça başını salladı.
“Adını değiştiren biri olsaydı duyardım,” dedi. “Her zaman olan bir şey değil bu.”
Wallander, Hålén’in görünüşünü tarif etmeye çalıştı. Bir yandan da seyir defterlerinde gördüğü fotoğrafları düşünüyordu, değişmişti. Belki de Hålén ismini değiştirirken bilerek görünüşünü de değiştirmişti?
“Ekleyebileceğin başka bir şey var mı?” dedi Jespersen. “Bir denizci ve mühendis, bu şekliyle alışılmadık bir kombinasyon gibi duruyor. Hangi limanlara yelken açmış? Hangi tür gemilerde çalışmış?”
“Sanırım Brezilya’ya birkaç kez gitmiş,” dedi Wallander tereddütle. “Elbette Rio de Janeiro’ya ve aynı zamanda São Luis adında bir yere de.”
“Kuzey Brezilya,” dedi Jespersen. “Oraya daha önce gitmiştim. Kıyıdan uzakta, Casa Grande adında zarif bir otelde kalmıştım.”
“Söyleyecek başka bir şeyim olduğunu sanmıyorum,” dedi Wallander.
Jespersen kahvesine birkaç küp şeker daha atarken Wallander’i inceledi.
“Onu tanıyan biri mi? Bilmek istediğin bu mu? Anders Hansson’u tanıyan biri veya Artur Hålén’i?”
Wallander başını salladı.
“Öyleyse şimdilik bunlarla yetineceğiz,” dedi Jespersen. “Ben etrafa sorduracağım, hem burada hem de Malmö’de. Şimdi bir şeyler yemeye gidelim.”
Wallander saatine baktı. Beş buçuk, acele etmeye gerek yoktu. Eğer sekiz buçuktaki deniz otobüsüyle Malmö’ye dönerse, Mona’yı aramak için eve zamanında varmış olurdu. Ayrıca yine acıkmıştı. Sosis yeterli gelmemişti.
“Midye,” dedi Jespersen ve ayağa kalktı. “Bir şeyler atıştırmak için Anne-Birte’ye gidiyoruz.”
Wallander hesabı ödedi. Jespersen çoktan sokağa çıktığı için Wallander onun da hesabını ödemek zorunda kaldı.
Anne-Birte, Nyhavn’ın aşağı kesiminde bulunuyordu. Erken olduğu için masa bulmakta sorun yaşamadılar. Midye, Wallander’in çok tercih ettiği bir şey değildi ama Jespersen’e ayak uydurdu. Wallander bira içmeye devam ederken, Jespersen yoğun bir limon aroması olan Citronvand’la devam etti.
“Şimdilik içkiye dokunmayacağım,” dedi. “Ama birkaç hafta sonra başlayacağım.”
Wallander, Jespersen’in denizcilik yıllarından kalma hikâyelerini dinlerken yemeğini yedi. Sekiz buçuktan kısa bir süre önce ayrılmaya hazırdılar.
Wallander, Jespersen’in hesabı kendisine bırakacağını tahmin ettiği için parasının yetmeyeceğinden endişelendi. Ama parası hesabı ödemeye yetti.
Restoranın dışında vedalaştılar.
“Bunu araştıracağım,” dedi Jespersen. “Seninle iletişime geçerim.”
Wallander feribotlara doğru yürüyüp sıraya girdi. Saat tam dokuzda yola çıktılar. Wallander gözlerini kapadı ve neredeyse ânında uyuyakaldı.
Etrafındaki her şeyin çok sessizleştiği gerçeğiyle uyandı. Deniz otobüsünün motorlarının kükremesi durmuştu. Şaşkınlıkla etrafına baktı. Danimarka ve İsveç arasında yarı yoldaydılar. Ardından deniz otobüsünün hoparlör sisteminden kaptanın anonsu geldi. Deniz otobüsünün motoru bozulmuştu ve Kopenhag’a geri çekilmesi gerekiyordu. Wallander yerinden fırlayıp kamarotlardan birine gemide telefon olup olmadığını sordu. Olumsuz cevap aldı.
“Kopenhag’a ne zaman varacağız?” diye sordu.
“Maalesef birkaç saat sürecek. Ancak bu arada sandviç ve içecek vereceğiz.”
“Sandviç istemiyorum,” dedi Wallander. “Telefon istiyorum.”
Ama ona yardım edebilecek kimse yoktu. Yanındaki yolcu tersleyerek, acil durumundayken geminin telsizinin kişisel aramalar için kullanılamayacağını söyledi.
Wallander tekrar yerine oturdu.
Deniz otobüsü bozuldu, bana inanmayacak, diye düşündü. Bu onun için bardağı taşıran son damla olacak. O zaman ilişkimiz de temelli bozulacak.
Wallander gece iki buçukta Malmö’ye ulaştı. Ancak gece yarısından sonra Kopenhag’a varmışlardı. O saatten sonra Mona’yı arama düşüncesinden çoktan vazgeçmişti. Malmö’ye ulaştığında sağanak vardı. Taksiye binmek için yeterli parası olmadığından Rosengård’a kadar tüm yolu yürümek zorunda kaldı. Kapıdan içeri adımını atar atmaz birden kendini çok kötü hissetti. Kustuktan sonra ateşi çıktı.
Ah şu midyeler, diye düşündü. Sakın kimse bana şimdi gerçekten midemi üşüttüğümü söylemesin.