реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Gülümseyen Adam (страница 12)

18

Arabadan zorlanarak çıktı, anahtar hâlâ elindeydi. Nedendir bilmediği bir sebeple bagajı açtı. İçinde birkaç eski gazete ve kırık bir mutfak sandalyesinin parçaları vardı. Tarlada bulduğu sandalye bacağını hatırladı. Gazetelerden birini alıp tarihini kontrol etti. Altı aydan daha eskiydi. Bagajı kapattı.

Birden raporlarda kaydedilmeyen bir şeyi gördüğü kafasına dank etti. Martinson’un raporunda yazanları çok iyi hatırlıyordu. Sürücü kapısı haricindeki tüm kapılar, bagaj da dâhil olmak üzere, kilitliydi.

Hiç kımıldamadan olduğu yerde kaldı.

Kilitli bagajda kırık bir sandalye vardı. Bu sandalyenin bir bacağı ise tarladaki çamurun içine gömülüydü. Adam arabanın içinde ölmüştü.

İlk tepkisi üstünkörü yapılan incelemeye ve derinlikten yoksun sonuçlara varılmasına kızmak oldu. Sonra Sten’in tarladaki sandalye bacağını görmediğini hatırladı, bu nedenle bagajdaki garipliği de fark etmemişti.

Yavaşça yürüyerek arabasına döndü.

Dolayısıyla Sten haklıydı. Babası hayatını bir trafik kazasında kaybetmemişti. Ne olduğunu zihninde canlandıramasa bile o sisli gecede ıssız yolda bir şeyler olduğundan emindi. Orada en azından bir başka kişi daha olmalıydı. Fakat kimdi o?

Niklasson karavanından dışarıya çıktı. “Sana kahve getireyim mi?” dedi.

Wallander kafasını hayır dercesine salladı. “O arabaya dokunma,” dedi Wallander. “Bir daha göz atmak isteyebiliriz.”

“Dikkatli olsan iyi edersin,” dedi Niklasson.

“Neden?” diye sordu Wallander kaşlarını çatarak.

“Neydi adı? Oğlunun? Sten Torstensson muydu? O da buradaydı ve arabaya bakmıştı. Şimdi o da öldü. Hepsi bu. Daha fazla bir şey diyemem.”

Wallander’in aklına bir fikir geldi. “Başka birisi buraya gelip arabayı inceledi mi?” diye sordu.

Niklasson başını iki yana salladı. “Başka gelen olmadı.”

Wallander arabasıyla Ystad’a döndü. Yorgun hissediyordu. Keşfettiği şeyin önemini çözemiyordu. Fakat sonuç olarak Sten’in haklı olduğu şüphesizdi. Trafik kazası tamamen başka bir şeyin kılıfıydı.

Björk toplantı odasının kapısını kapattığında saat dördü yedi geçiyordu. Wallander ânında içerideki havanın isteksiz ve ilgisiz olduğunu hissetti. Arkadaşlarının hiçbirinin soruşturmayı etkileyebilecek kesin, hiç olmadı dikkat çekici bir bilgi veremeyeceklerini tahmin edebiliyordu. Bu, bir polisin günlük hayatından kaçınılmaz olarak çıkarmak isteyeceği anlardan biriydi. Buna rağmen, hiçbir şeyin gerçekleşmediği, herkesin yorulduğu, hatta birbirine muhalif olduğu bu zamanlar, soruşturmayı inşa ederken izlenecek yolun başlangıcını oluşturuyordu. Soruşturmaya devam etmeyi teşvik etmek için birbirimize hiçbir şey bilmediğimizi söyleyebilmeliyiz, diye düşündü.

O sırada kararını verdi. Verdiği kararın görevine geri dönmesine bir mazeret bulma teşebbüsü olup olmadığından asla emin olamazdı. Fakat içerideki atmosfer, soruşturmaya dört elle sarılması için ona ilham vermişti; bu gönülsüz havaya karşı, sessizce ortadan kaybolmasının en doğrusu olduğunu bilmesi gereken işe yaramaz bir enkaz değil de hâlâ bir polis memuru olduğunu gösterebilirdi.

Wallander’in düşünceleri Björk’ün ona doğru umutla bakmasıyla bölündü. Wallander zar zor fark edilen bir şekilde başını iki yana salladı. Henüz söyleyecek bir şeyi yoktu.

“Elimizde ne var?” dedi Björk. “Ne durumdayız?”

“Hâlâ kapıları aşındırıyorum,” dedi Svedberg. “Çevredeki bütün binalara ve her daireye uğradım. Fakat kimse olağan dışı bir şey duymamış ve görmemiş. İşin tuhafı halktan gelen basit bir ihbar bile olmadı. Bütün soruşturma belirsizlik içinde görünüyor.”

Björk, Martinson’a döndü.

“Ben de adamın Regements Caddesi’ndeki dairesindeydim,” dedi Martinson. “Ne aradığımdan bu kadar emin olmadığım bir soruşturma yürüttüğümü hiç sanmıyorum. Kesin olarak söyleyebileceğim şey Sten Torstensson’un kaliteli konyak sevdiği ve çok kıymetli olduğundan kuşkulandığım antika kitaplar topladığı. Ayrıca Linköping’deki teknik ekibe adamın vücudundan çıkan kurşunların bir an önce incelenmesi için baskı yaptım ama bizimle en erken yarın temasa geçebileceklerini söylediler.”

Björk iç çekti ve Höglund’a döndü.

“Ben Sten Torstensson’un özel hayatındaki parçaları birleştirmeye çalışıyorum,” dedi Höglund. “Ailesi ve arkadaşlarıyla görüştüm. Ama bizi daha ileriye götürebilecek bir şey bulamadım. Kendinden çokça bahseden biri değilmiş ve sadece işi için yaşayan biri gibi görünüyor. Yazları sık sık denize açılırmış ama emin olmadığım nedenlerle son zamanlarda bundan da vazgeçmiş. Pek yakını yok. Bir veya iki teyze, birkaç kuzen… Anlayabildiğim kadarıyla münzevi birisi gibi görünüyor.”

Wallander, Höglund konuşurken belli etmeden onu izledi. Biraz hayal gücü zayıf olsa da açık sözlü ve düşünceli bir yanı vardı. Fakat kesin bir hüküm vermek için erken olduğunu düşündü. Onu bir insan olarak henüz tanımıyordu, geleceği alışılmadık derecede parlak bir polis olduğuna dair söylentilerden haberdardı sadece.

Yeni nesil, diye düşündü Wallander. Belki de Höglund neye benzeyeceklerini hep merak ettiğim yeni nesil polis memurlarından biridir.

“Diğer bir deyişle yerimizde sayıyoruz,” dedi Björk beceriksiz bir özetleme çabasıyla. “Genç Torstensson’un silahla vurulduğunu, olayın ne zaman ve nerede gerçekleştiğini biliyoruz. Ama olayın sebebini ve kim tarafından yapıldığını bilmiyoruz. Ne yazık ki bu vakanın zor ilerleyeceğini kabul etmek zorundayız. Zaman alacağını ve zahmetli olacağını da…”

Kimse bu sözlere herhangi bir yorumda bulunmadı. Wallander pencereden yağmurun yeniden başladığını görebiliyordu.

Artık bir şeyler söyleme zamanının geldiğini hissetti. “Sten Torstensson hakkında ekleyecek hiçbir şeyim yok,” diye konuşmaya başladı. “Bildiğimiz pek bir şey yok. Bu olaya başka bir açıdan yaklaşmalıyız. Babasına ne olduğunu araştırmalıyız.”

Masanın etrafındaki herkes doğrulup dikkat kesildi.

“Gustaf Torstensson trafik kazasında ölmedi,” dedi Wallander. “Aynen oğlu gibi o da öldürüldü. İki olayın birbiriyle ilişkili olduğunu varsaymalıyız. Bunun tatmin edici başka bir açıklaması olamaz.”

Kendisine gözlerini dikerek bakan arkadaşlarına baktı. Karayip Adaları ve Skagen’deki engin kumsal şimdi çok ama çok uzakta kalmıştı. Kabuğunu değiştirdiğinin ve sonsuza dek terk ettiğini sandığı hayatına geri döndüğünün farkındaydı.

“Uzun lafın kısası, söyleyecek tek bir şeyim daha var,” dedi Wallander düşünceli bir hâlde. “Gustaf Torstensson’un öldürüldüğünü ispatlayabilirim.”

Kimse konuşmadı. En sonunda Martinson sessizliği bozdu. “Kim tarafından?”

“Çok büyük bir hata yapan birisi tarafından…” Wallander ayağa kalktı.

Kısa bir süre sonra, Brösarp Tepeleri yakınlarındaki o uğursuz yere konvoy hâlinde giden üç arabadaydılar.

Oraya vardıklarında akşam karanlığı çöküyordu.

4

1 Kasım öğleden sonra, Skåne’li çiftçi Olof Jönsson garip bir an yaşadı. Tarlasında ilkbaharda yapacağı ekimi planlayarak yürürken, ayak bileklerine kadar çamura batmış, yarım daire şeklinde dizilmiş bir grup insanın sanki bir mezara bakarmış gibi dikildiklerini gördü. Arazisini kontrol edeceği zamanlarda her zaman yanına dürbün alırdı. Bazen tarlaları ayıran çalılıklardan birinin kenarında geyik gördüğü olurdu. Dürbünü yanında olduğundan onları net görebiliyordu. Bir tanesini –yüzü aşina geldiğinden– tanıdığını zannetti fakat kim olduğunu çıkaramadı. Sonra dört erkek ve bir kadından oluşan grubun önceki haftalarda arabasında ölen adamın bulunduğu yerde durduklarını fark etti. İşlerine burnunu sokmak istemediğinden dürbününü indirdi. Muhtemelen saygılarını sunmak için adamın öldüğü yeri ziyaret eden akrabalarıydı. Arkasını dönerek oradan uzaklaştı.

Kurt Wallander kaza yerine geldiklerinde sadece bir anlığına her şeyi hayal edip etmediğini sorguladı. Belki de çamurda bulup sonra yere attığı şey sandalye bacağı değildi. Tarlada uzun adımlarla yürürken diğerleri yolda kalıp bekledi. Seslerini duyabiliyor ancak ne dediklerini anlayamıyordu.

Muhakememi yitirdiğimi düşünüyor olmalılar, diye düşündü sandalye bacağını ararken. Ne de olsa eski görevime dönmeye uygun olup olmadığımı sorguluyorlar.

Fakat işte ayaklarının dibinde bir sandalye bacağı vardı. Hızlıca incelediğinde artık emin oldu. Dönüp arkadaşlarına eliyle işaret etti. Birkaç dakika sonra hepsi de çamurun içindeki sandalye bacağının etrafında toplanmışlardı.

“Haklı olabilirsin,” dedi Martinson tereddütle. “Bagajda kırık bir sandalye olduğunu hatırlıyorum. Bu onun parçası olmalı.”

“Yine de çok tuhaf olduğunu düşünüyorum,” dedi Björk. “Nasıl akıl yürüttüğünü bir daha anlatabilir misin, Kurt?”

“Basit,” dedi Wallander. “Martinson’un raporunu okudum. Bagajın kilitli olduğu yazıyordu. Bagajın kaza sırasında esneyerek açılıp sonra kapanması ve kendi kendine kilitlenmesi imkânsız. Eğer öyle olsaydı arabanın arkasının bir yere çarparak hasar görmüş olması gerekirdi, oysa böyle bir hasar yok.”

“Arabayı mı inceledin?” dedi Martinson şaşkınlıkla.

“Soruşturmada size yetişmeye çalışıyorum,” dedi Wallander, sanki Niklasson’un yerine gittiğini söylemekle Martinson’a basit bir kaza soruşturmasını yürütmede güvenmediğini ima etmişti ve bu yüzden de bahaneler üretiyordu. Gerçi aslında bu ima doğruydu ama şimdilik bir önemi yoktu. “Arabasında tek başına olan bir adamın birkaç defa takla atıp tarlada durduktan sonra arabadan çıkıp bagajı açarak, kırık bir sandalye bacağını dışarıya atması, sonra bagajı kapatıp tekrar arabaya binmesi, emniyet kemerini takması ve sonunda kafasına aldığı darbe nedeniyle ölmesi bana mümkün görünmüyor.”