Хеннинг Манкелль – Gülümseyen Adam (страница 11)
Berta Dunér’in cevabı net ve tereddütsüzdü. “Yeni bir şey yok. Bay Svedberg’e bütün bildiklerimi anlattım.”
“Bir önceki akşam?” diye sordu Wallander. “Ofisten ayrılırken?”
“Saat altı gibiydi. Belki beş dakika geçmiştir fakat daha fazla değil. Bayan Lundin’in yazdığı bazı mektupları kontrol ediyordum. Sonra benden istediği bir şey olup olmadığını sormak için Bay Torstensson’u iç hattan aradım. Bana istediği bir şey olmadığını söyledi ve iyi akşamlar dedi. Kabanımı giydim ve eve gittim.”
“Çıkarken kapıyı kilitlemiş miydiniz? Bay Torstensson tek başına mıydı?”
“Evet.”
“O akşam ne yapmayı düşündüğünden haberiniz var mıydı?”
Berta Dunér şaşkınlıkla baktı. “Çalışmaya devam edecekti. Sten Torstensson gibi elinde çok işi olan bir avukat istediği zaman evine gidemez.”
“Anladım. Çalışmaya devam ediyordu,” dedi Wallander. “Özel bir iş ya da acil bir şey var mıydı onu merak ediyorum?”
“Bütün işler acildir,” dedi Berta Dunér. “Babası birkaç hafta önce öldürüldüğü için işleri başından aşkındı. Bu, gün gibi aşikârdı.”
Wallander’in kadının kullandığı kelime nedeniyle gözleri faltaşı gibi açıldı. “Trafik kazasından bahsediyorsunuz herhâlde?”
“Başka neden bahsedebilirim ki?”
“Ama babası öldürüldü, dediniz. Babası trafik kazasında hayatını kaybetmişti.”
“Bir insan ya ölür ya da öldürülür,” dedi Berta Dunér. “Eğer yatağında ölürsen herkesin dediği gibi bu doğal bir ölümdür. Fakat bir trafik kazasında hayatını kaybettiysen öldürülmüşsündür demektir.”
Wallander yavaşça başını salladı. Ne demek istediğini anlamıştı. Yine de kadının, Sten Torstensson’un Skagen’e gelmesine yol açan şüpheleriyle aynı kapıya çıkabilecek bir şeyi ağzından kaçırıp kaçırmadığını merak etti.
Birden aklına bir fikir geldi. “Sten Torstensson’un bir önceki hafta ne yaptığını hemen hatırlayabilir misiniz?” diye sordu. “20 Ekim Çarşamba ile 21 Ekim Perşembe günlerinde.”
“Yolculuğa çıkmıştı,” dedi Berta Dunér tereddütsüz.
O hâlde Sten yolculuğunu gizlememiş, diye düşündü Wallander.
“Babasının ölümünden sonra içine düştüğü bunalımdan kurtulmak için birkaç gün uzaklaşmaya ihtiyacı olduğunu söylemişti,” diye devam etti Berta Dunér. “Bu yüzden o iki gün boyunca randevularını iptal etmiştim.”
Hiçbir belirti göstermeden birden ağlamaya başladı. Wallander ne yapacağını bilemedi. Mahcubiyetinden olduğu yerde kıvranırken oturduğu sandalye yine gıcırdadı.
Berta Dunér ayağa kalkıp hızlıca mutfağa gitti. Wallander kadının hıçkırıklarını duyabiliyordu. Biraz sonra odaya geri geldi.
“Bu çok zor,” dedi. “Gerçekten çok zor…”
“Anlıyorum.”
“Bana bir kartpostal göndermişti,” dedi Berta Dunér, zoraki gülümsemeye çalışarak. Wallander onun her an tekrar ağlamaya başlayacağından emindi fakat Berta Dunér tahmin ettiğinden daha serinkanlıydı.
“Kartpostalı görmek ister misiniz?”
“Evet, isterim,” dedi Wallander.
Berta Dunér duvardaki rafta bulunan porselen bir tabağın içinden aldığı kartpostalı Wallander’e uzattı.
“Finlandiya güzel bir yer olmalı,” dedi Berta Dunér. “Hiç gitmedim, peki ya siz?”
Wallander kartpostala şaşkınlıkla baktı. Resimde güneşin batmak üzere olduğu bir deniz manzarası vardı.
“Evet,” dedi sessizce. “Finlandiya’ya gitmiştim. Dediğiniz gibi çok güzel bir yer.”
“Lütfen bu hâlimi affedin,” dedi Berta Dunér. “Gördüğünüz kartpostal onu ölü olarak bulduğum gün bana ulaştı.”
Wallander dalgın bir şekilde başını salladı. Öyle görünüyor ki Berta Dunér’e sorması gerekenler sandığından daha fazlaydı. Aynı anda, sorularını sormak için bunun doğru zaman olmadığını anladı.
Demek ki Torstensson sekreterine Finlandiya’ya gittiğini söylemişti. Görünüşe göre kanıt olarak oradan bir kartpostal gelmişti. Oysa Torstensson o sırada Danimarka’daydı. Öyleyse bu kartpostalı kim göndermişti?
“Bu kartpostalı soruşturmayla ilgisi olduğu için bir süreliğine almam gerekiyor,” dedi Wallander. “Daha sonra geri alabileceksiniz. Size söz veriyorum.”
“Anlıyorum,” dedi Berta Dunér.
“Gitmeden önce son bir soru daha,” dedi Wallander. “Ölmeden önce son birkaç gün içerisinde herhangi bir sıra dışı olaya şahit oldunuz mu?”
“Ne gibi bir şey?”
“Her zamankinden farklı bir davranışı olmuş muydu?”
“Babasının ölümü nedeniyle fazlasıyla üzgündü.”
“Tabii ki, ancak kaygı duyacağı başka bir sebep var mıydı?”
Wallander sorusunun ne kadar tuhaf göründüğünün farkındaydı ama cevabı bekledi.
“Hayır,” dedi kadın. “Her zamanki gibiydi.”
Wallander ayağa kalktı. “Sizinle tekrar konuşmam gerekebilir.”
Berta Dunér kanepeden kalkmadı. “Böyle korkunç bir şeyi kim yapabilir ki?” diye sordu. “Kapıyı açıp bir adamı vurduktan sonra hiçbir şey olmamış gibi çıkıp gidebilir?”
“Biz de bunu araştırıyoruz,” dedi Wallander. “Hiç düşmanı olup olmadığını biliyor musunuz?”
“Düşman mı? Onun nasıl olur da düşmanı olabilir ki?”
Wallander bir an durup son bir soru sordu. “Siz ne olduğunu düşünüyorsunuz?”
“Ne kadar anlaşılmaz gözükse de bir şeyleri anlayabileceğiniz bir zaman mutlaka gelir,” dedi Berta Dunér. “Gerçi şimdilerde böyle değil. Bugünlerde bu ülkede bunu başarmak biraz zor…”
Wallander hâlâ ıslak ve ağır olan ceketini giydi. Sokağa çıktığında bir süre durdu. Polis Akademisi’ndeyken ağızdan ağza dolaşan ancak kendisininmiş gibi benimsediği bir sloganı hatırladı. “Yaşamın da ölümün de zamanı var.”
Ayrılmadan önce Berta Dunér’in son söylediklerini anımsadı. İsveç hakkında önemli bir şey söylediğini düşündü, onun da üzerinde düşünmesi gereken bir şey. Fakat şimdilik kadının sözlerini aklının bir köşesine attı.
Sten’in kafasının içindekileri anlamalıyım, diye düşündü. Benimle Skagen’de kahve içtiği sırada Finlandiya’dan gönderilmiş bir kartpostal olması Sten’in gerçeği söylemediğini gösteriyor. En azından bütün gerçeği söylemediğini… Hiç kimse sebepsiz yere yalan söylemez.
Arabasına binip ne yapması gerektiğine karar vermeye çalıştı. Aslında en çok istediği şey Maria Caddesi’ndeki dairesine gidip perdeleri çekerek yatağa uzanmaktı. Ne var ki polis olarak başka türlü düşünmeliydi.
Saatine baktı, ikiye çeyrek vardı. En geç saat dörtte soruşturma ekibiyle toplantı yapmak için emniyete dönmeliydi. Ne yapacağına karar vermeden önce bir süre düşündü. Arabayı çalıştırdı, Hamn Caddesi’ne döndü, tekrar Österleden otobanına çıkmak için soldan devam etti. Bjäresjö çıkışına gelinceye kadar Malmö yolunu takip etti. Yağmur serpiştiriyordu ama rüzgâr şiddetliydi. Birkaç kilometre sonra ana yoldan ayrıldı ve burasının Niklasson’un Hurdalığı olduğunu belirten paslı bir tabelası olan, çitle çevrili bir alanda durdu. Kapılar açıktı, üst üste yığılmış araba hurdalarının arasından arabasını sürdü. Hayatında kaç kez hurdalığa gittiğini merak etti. Niklasson sık sık çalıntı mal alıp sattığından şüphelenilerek birçok kez bu suçtan dolayı yargılanan birisiydi. Ystad Emniyet Müdürlüğü’nde bir efsane olarak görülürdü, suçlu olduğuna dair çok kuvvetli deliller olmasına rağmen hiç mahkûm edilmemişti. Her defasında son çare olarak işi çıkmaza sokacak küçük bir İngiliz anahtarı bulurdu ve Niklasson neticede hem ofis hem de evi olarak kullandığı, kaynakla birleştirilmiş iki karavana dönmek üzere özgür kalırdı.
Wallander motoru durdurup arabadan indi. Pis görünümlü bir kedi eski ve paslı bir Peugeot’nun kaputundan Wallander’i izliyordu. Niklasson lastik yığınlarının arkasından çıktı. Koyu renkli bir palto giymiş, uzun saçlarının üzerine kirli bir şapka geçirmişti. Wallander onu hiç başka kılıkta görmemişti.
“Kurt Wallander!” dedi Niklasson sırıtarak. “Nicedir ortalıkta yoktun. Yoksa beni tutuklamaya mı geldin?”
“Sence tutuklamalı mıyım?” dedi Wallander.
Niklasson kahkahayla güldü. “Sadece lafını edebilirsin,” dedi.
“Sende göz atmak istediğim bir araba var,” dedi Wallander. “Avukat Gustaf Torstensson’a ait koyu mavi bir Opel.”
“Ah, evet şu araba… İşte orada,” dedi Niklasson eliyle işaret ederek. “Neden bakmak istiyorsun?”
“Çünkü kaza olduğunda içindeki adam öldü.”
“İnsanlar ahmakça araba kullanıyor,” dedi Niklasson. “Tek şaşırdığım buna rağmen çoğunun hayatta kalması. İşte aradığın araba… Henüz parçalamaya başlamamıştım. Buraya getirdiklerinde ne hâldeyse şimdi de aynı durumda.”
Wallander başını sallayarak onayladı. “Tek başıma halledebilirim.”
“Buna şüphem yok,” dedi Niklasson. “Aklıma gelmişken her zaman nasıl bir his olduğunu merak etmişimdir, yani birisini öldürmenin.”
Wallander’in canı sıkıldı. “Berbat bir his,” dedi. “Sence nasıl olabilir ki?”
Niklasson omuz silkti. “Sadece merak etmiştim.”
Niklasson kendi işini yaparken, Wallander arabanın etrafında iki tur attı. Arabada ancak yüzeysel bir hasar olduğunu görünce şaşırdı. Ne de olsa yol kenarındaki taş setten aşıp en az iki takla atmıştı. Sürücü koltuğuna gözlerini kısarak baktı. Arabanın anahtarları yerde gaz pedalının yanındaydı. Biraz zorlanarak da olsa kapıyı açtı, anahtarı yerden alıp kontağa soktu. Sten tamamen haklıydı. Ne anahtarda ne de kontakta hasar vardı. Kafa yorarak arabanın etrafında bir defa daha gezindi. Sonra arabanın içine zorlukla girip Gustaf Torstensson’un kafasını nereye çarptığını bulmaya çalıştı. İyice aramasına rağmen hiçbir sonuç elde edemedi. Birkaç yerde kurumuş kan olduğunu tahmin ettiği leke olsa da Gustaf Torstensson’un kafasını vurmuş olabileceği bir yer göremedi.