реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Bir Adım Geriden (страница 3)

18

Anıların yanı sıra babasından artık geriye yalnızca birkaç fotoğraf, beş tabloyla birkaç kutunun içine sığmış eski mektuplar ve bazı evraklar kalmıştı. Hepsi bu kadardı. Babasının yaşamı sona ermiş, konu kapanmıştı.

Wallander eve giden yola saptı. Bahçede kendisini bekleyen Gertrud’u gördü. Gertrud’un babasıyla evlendiği günkü elbiseyi giymiş olduğunu fark edince şaşırdı. Birden bir elin boğazını sıktığını sandı. Soluk alamadı. Bu, Gertrud için bir tür tören niteliğindeydi. Evinden ayrılıyordu.

Kahvelerini mutfakta içtiler. Mutfak dolaplarının kapıları aralıktı, aradan boş raflar görünüyordu. Gertrud’un kız kardeşi bugün onu almaya gelecekti. Evin anahtarı Wallander’de kalacaktı. Bir tane de emlakçı için yaptırtmıştı. Birlikte son bir kez daha kutuları gözden geçirdiler. Eski mektupların arasında Wallander çocukluğundan kalma ayakkabıları gördü. Babası bunca yıl oğlunun ayakkabısını mı saklamıştı?

Wallander kutuları arabasına yerleştirdi. Arabanın kapısını kapatırken basamaklarda duran Gertrud’u gördü. Gülümsüyordu.

“Tabloları unutmadın, değil mi?”

Wallander hayır dercesine başını salladı. Babasının stüdyosuna doğru gitti. Stüdyoyu temizlemelerine karşın hâlâ içerisi yağlı boya ve terebentin kokuyordu. Babasının sürekli kullandığı kahve fincanı sobanın yanında duruyordu.

Belki bu, buraya son gelişim, diye geçirdi içinden Wallander, ama ben Gertrud gibi giyinmedim. Üstümdekiler son derece sıradan ve eski. Eğer şansım yaver gitmesiydi belki ben de şimdi babamın yanında olacaktım. Çöplüğe Linda gidecek, benden arta kalan eşyaları atacaktı ve eşyalarımın arasında biri horozlu, diğeri horozsuz tabloları bulacaktı.

Birden ürperdi. Babası sanki hâlâ bu yarı karanlık stüdyoda oturuyor gibi gelmişti. Tablolar duvara dayalıydı. Kucaklayıp arabaya götürdü. Sonra tabloları bagaja koydu, battaniyeyle örttü. Gertrud hâlâ basamakların başında duruyordu.

“Başka bir şey var mı?” diye sordu.

Wallander hayır dercesine başını salladı. “Yok,” diye karşılık verdi. “Hiçbir şey kalmadı.”

Saat tam dokuzda emlakçının arabası yolda göründü, direksiyon başındaki adam arabayı park edip indi. Wallander şaşkınlıkla onu tanıdığını fark etti. Emlakçının adı Robert Åkerblom’du. Birkaç yıl önce karısı acımasızca öldürülmüş, cesedi eski bir kuyuya atılmıştı. Bu, Wallander’in katıldığı en zor ve en dehşet verici cinayet soruşturmalarından biriydi. Kaşlarını çattı. İsveç’in dört bir yanında ofisleri olan en büyük emlak şirketiyle bağlantı kurmuştu. Åkerblom’un şirketinin onlarla bir ilgisi yoktu. Wallander, Robert Åkerblom’un iş yerini karısı Louise Åkerblom’un öldürülmesinden hemen sonra kapattığını duymuştu sanki.

Basamaklara yaklaştı. Robert Åkerblom hiç değişmemişti. Wallander’in ofisinde ilk karşılaştıklarında ağlamıştı. Adamın, karısının ölümüne duyduğu acı ve üzüntü içtendi. Wallander karı kocanın Metodist olduklarını biliyordu.

El sıkıştılar. “Yine karşılaştık,” dedi Robert Åkerblom.

Sesi Wallander’e yabancı gelmemişti. Bir an için Wallander’in kafası karıştı. Acaba o anda ne söylemesi gerekiyordu? Robert Åkerblom ondan önce davrandı.

“Hâlâ ilk günkü gibi yas tutuyorum,” dedi yavaşça. “Ama kızlarım çok daha zor durumda.”

Wallander iki kızı hatırladı. O günlerde ikisi de çok küçüktü. Annelerinin başına neler geldiğini tam olarak anlayamamışlardı bile.

“Zor olmalı,” dedi Wallander. Bir an için son buluşmalarında olduğu gibi Robert Åkerblom’un ağlamaya başlayacağından korktu ama böyle bir şey olmadı.

“İşime dört elle sarılmaya çalıştım,” dedi Åkerblom. “Ama yeterli enerjim yoktu. Rakip firmalardan biri iş teklifinde bulununca da hiç düşünmeden kabul ettim. Asla da pişman değilim. Artık gecelerimi muhasebe defterleri üstünde kafa patlatmakla geçirmiyorum. Kızlarıma daha fazla zaman ayırabiliyorum, bu da çok hoşuma gidiyor.”

Gertrud yanlarına gelince üçü birden eve doğru yürüdüler. Åkerblom bir yandan notlar alırken bir yandan da odaların fotoğraflarını çekiyordu. Tüm iş bittikten sonra mutfakta oturup kahve içtiler. Åkerblom’un önerdiği fiyat Wallander’e önce düşük gelmişti ama daha sonra önerilen rakamın babasının bu evi satın alırken ödediğinin üç katı olduğunu fark edince susmayı yeğledi.

Åkerblom saat on biri biraz geçe yanlarından ayrıldı. Wallander, Gertrud’un kız kardeşinin gelmesini beklemenin iyi olacağını düşünmüştü ama Gertrud onun aklından geçenleri okumuşçasına bunun hiç gereği olmadığını, yalnız kalabileceğini söyledi.

“Hava çok güzel,” dedi Gertrud. “Sonunda yaz geldi ama geldiği gibi de gidecek. Ağustos sonuna yaklaşıyoruz. Bahçede oturur, kız kardeşimi beklerim.”

“İstersen ben de kalırım. Bugün izinliyim.”

Gertrud başını iki yana salladı. “Rynge’ye beni görmeye geleceksin, değil mi?” dedi. “Ancak birkaç hafta sonra. Yerleşeyim öyle gelirsin.”

Wallander arabasına binip Ystad’a doğru sürdü. Doğruca evine gidecek, doktorundan randevu alacaktı. Daha sonra çamaşırhaneye inip çamaşırları makineye atar ve evi temizlerdi. Acelesi olmadığından uzun yola saptı. Araba kullanmayı pek severdi. Gözünün, gönlünün zaman zaman farklı şeyler görmesinde yarar vardı. Valleberga’yı geçtikten hemen sonra telefon çaldı. Arayan Martinson’du. Wallander arabayı yol kenarına çekti.

“Uzun zamandan beri sana ulaşmaya çalışıyorum,” dedi Martinson. “Tabii kimse bana bugün izinli olduğunu söylemedi. Ayrıca telesekreterinin de çalışmadığının farkında mısın?”

Wallander telesekreterinin zaman zaman takıldığının farkındaydı. Martinson’un sesini duyar duymaz önemli bir şeyler olduğunu anlamıştı. Uzun zamandan beri polis olmasına karşın her zaman aynı his söz konusu olurdu. Bedeni geriliverirdi. Soluğunu tuttu.

“Hansson’un ofisinden arıyorum,” dedi Martinson. “Astrid Hillström’ün annesi beni görmeye geldi.”

“Kimin annesi?”

“Astrid Hillström’ün. Kaybolan gençlerden birinin annesi.”

Wallander onun ne demek istediğini anlamıştı.

“Ne istiyormuş?”

“Çok üzgün. Kızı Viyana’dan kart göndermiş.”

Wallander kaşlarını çattı. “Kızından bir haber alması iyi değil mi?”

“Kartı kızının göndermediğini söylüyor. Bizi hiçbir şey yapmamakla suçluyor.”

“Ortada bir suç işlenmemişken ve tüm kanıtlar bu gençlerin kendi istekleriyle evlerinden ayrıldıklarını gösterirken biz ne yapabiliriz ki?”

Martinson yanıt vermeden bir an duraksadı. “Ne olduğunu bilmiyorum,” dedi. “Ama kadının söylediklerinde önemli bir şeyler olduğunu hissediyorum. Belki yani.”

Wallander tüm dikkatini yoğunlaştırdı. Uzun yıllardan beri Martinson’la birlikte çalıştığından onun sezgilerini ciddiye alması gerektiğini bilirdi. Sezgilerinde genellikle haklı çıkardı.

“Oraya gelmemi ister misin?”

“Hayır ama yarın sabah sen, ben ve Svedberg bir araya gelmemiz gerek.”

“Kaçta?”

“Sekiz iyi mi? Svedberg’e ben haber veririm.”

Wallander konuşma bittikten sonra tarlanın arkasındaki yolda ağır ağır ilerleyen traktöre bakıp düşüncelere daldı. Martinson’un az önce söylediklerini düşünüyordu. Kendisi de defalarca Astrid Hillström’ün annesiyle karşılaşmıştı. Olayları bir kez daha gözden geçirdi. Yaz Dönümü Bayramı’ndan birkaç gün sonra birkaç gencin kaybolduğu haber verilmişti. Yağmurlu geçen tatilinden döndükten hemen sonra haber emniyete ulaşmıştı. Birkaç iş arkadaşıyla oturup olayı incelemişlerdi. Aslında ortada bir cinayetin işlendiğine ilişkin herhangi bir ipucu yoktu ve üç gün sonra da Hamburg’dan, tren istasyonunun bulunduğu bir kartpostal gönderilmişti. Wallander kartpostalda yazılanları ezberlemişti. Avrupa turuna çıktık. Ağustos ortalarına kadar da dönmeyeceğiz.

7 Ağustos Çarşamba’ydı. Yakında dönmeleri gerekiyordu. Oysa şimdi Astrid Hillström’ün Viyana’dan yolladığı yeni bir kartpostal gelmişti. İlk kartpostalı üçü birden imzalamıştı. Ebeveynleri çocuklarının imzalarını tanımıştı. Yalnızca Astrid Hillström’ün annesi önceleri biraz çekimser davranmış, sonra da diğerlerinin kendisini ikna etmesine ses çıkarmamıştı.

Wallander dikiz aynasından yola baktı ve arabasını çalıştırıp ana yola çıktı. Belki de Martinson yine her zamanki gibi aşırı şüpheci davranmıştı.

Wallander arabasını Maria Caddesi’nde park ettikten sonra bagajdaki karton kutularla babasının beş tablosunu alıp evine gitti. Sonra telefonun yanına geçip oturdu. Doktoruna telefon etti. Karşısına çıkan telesekreter doktorun 12 Ağustos’tan önce dönmeyeceğini, tatilde olduğunu söyledi. Wallander bir an için doktorunun dönmesini beklemeyi aklından geçirdi ama o sabah ölümden kıl payı nasıl kurtulduğunu anımsayınca hemen vazgeçti. Bir başka doktora telefon edip ertesi sabah saat on bir için randevu aldı. Çamaşırhaneden de randevu alıp evi temizlemeye koyuldu. Yatak odasını topladıktan sonra yorgunluktan kıpırdayacak hâli kalmamıştı. Elektrik süpürgesiyle oturma odasını süpürdükten sonra makineyi kaldırdı. Linda’nın geldiğinde kaldığı odaya karton kutularla tabloları taşıdı.

Sürekli susamasından ve yorgunluğundan kaygılanmıştı, mutfağa gidip üç bardak su içti. Nesi vardı?

Öğlen olmuştu. Birden çok acıktığını fark etti. Buzdolabını açtığında yiyecek bir şeyler olmadığını gördü. Ceketini giyip dışarı çıktı. Hava güzeldi. Kent merkezine doğru yürürken üç ayrı emlakçının camında satılık evler gözüne ilişince yaklaşıp fiyatlarına baktı. Robert Åkerblom’un önerdiği fiyatın makul olduğunu gördü. Löderup’taki evi üç yüz bin krondan yükseğe satamayacakları anlaşılıyordu.