реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Bir Adım Geriden (страница 5)

18

Asla eskisi gibi olamadık, dedi kendi kendine Wallander. Bu fotoğrafta olduğu gibi o gülümsemelerimize bir daha asla geri dönemedik. Bunu Roma’da yakalar gibiydik ama yine de hiçbir şey eskisi gibi olmadı bir daha.

Wallander fotoğrafı mutfak kapısına yapıştırdı. Sonra yeniden balkona çıktı. Bulutlar alçalmıştı. Televizyon karşısına geçerek eski bir filmin sonunu izledi.

Gece yarısına doğru yattı. Ertesi gün Svedberg ve Martinson’la toplantı yapacak, sonra da doktora gidecekti. Uzun süre gözlerini karanlıkta tavana dikip durdu. İki yıl önce Maria Caddesi’ndeki bu evden taşınmayı düşünmüştü. Köpek almayı ve Baiba’yla birlikte yaşamayı. Ancak hiçbiri gerçekleşmemişti. Ne Baiba ne yeni bir ev ne de bir köpek. Her şey olduğu gibi aynı kalmayı sürdürmüştü.

Bir şeyler olsun artık, diye geçirdi içinden. Yeniden geleceğimi düşünmemi sağlayacak bir şeyler olsun.

Uykuya daldığında saat gecenin üçü olmuştu.

2

Bulutlar sabahın erken saatlerinde dağılmıştı. Wallander sabahın altısında uyandı. Düşünde yine babasını görmüştü. Birbiriyle bağlantısı olmayan bölük pörçük görüntüler bilinçaltından bilinçüstüne çıkıyordu. Düşünde kendini hem çocuk hem de yetişkin olarak görmüştü. Düşünün elle tutulur bir hikâyesi yoktu. Gördüklerini hatırlamaya çalışması bir gemiyi sisler arasından çekip çıkarmaya benziyordu.

Yataktan kalktı, duş yaptı ve kahve içti. Sokağa çıktığında yazın sıcak havasının hâlâ İsveç’ten ayrılmadığını fark etti. Hava alabildiğine sakindi. Arabasına binip emniyete gitti. Saat daha yedi bile değildi ve emniyette hemen hemen kimse yoktu. Koridorlar bomboştu. Bir fincan kahve alıp odasına gitti. Masasının üstünde birikmiş iş ya da dosyalar yoktu. En son ne zaman böylesine temiz bir masayla baş başa kaldığını anımsamaya çalıştı. Son yıllarda Wallander’in işleri her geçen gün daha da yoğunlaşmıştı. Bir anda birkaç soruşturmayı birlikte götürmek zorunda kalmıştı. Yeterli eleman olmadığından bazı dosyalar açılmadan kapanıyordu. Wallander ellerinde yeterli eleman ve zaman olsaydı böylesi sorunlarla karşılaşmayacaklarını biliyordu.

İşlenen suçun bedeli ödeniyor muydu? Neredeyse İlk Çağlardan beri sorulan bu soruya hâlâ somut bir yanıt bulunamamıştı. Suçun mutlaka cezalandırılmasını savunanlar bile koşullar farklı olduğunda ya da roller değiştiğinde yan çizebiliyorlardı. Wallander suç oranının İsveç’te eskiye nazaran arttığını düşünüyordu. Suçlular artık para ve güç sahipleriyle birlikte olduklarından ya da para ve güç sahipleri suçlu olduklarından yargı sistemi de ipleri onların eline bırakmak zorunda kalmıştı.

Wallander bu sorunları meslektaşlarıyla sıklıkla tartışırdı. Halkın korkularının arttığını o da fark etmişti. Gertrud da bu sorunlardan söz eder olmuştu. Çamaşırhanede karşılaştığı komşuları da bu konulardan konuşuyorlardı. Wallander hemen hemen herkesin korktuğunu ve korkmakta da haklı olduklarını düşünüyordu. Ne var ki bu konularda caydırıcı önlemler de bir türlü alınamıyordu. Tersine polis teşkilatındaki polislerle yargı sisteminde çalışanların sayıları azalmaya devam ediyordu. Ceketini çıkardı, camı açtı ve karşıdaki eski su kulesine baktı.

Son yıllarda İsveç’te Sivil Muhafızlar gibi yasa dışı gruplar yükselişteydi. Bu yeni gelişme Wallander’i korkutuyordu. Adalet sistemi çökmeye başladığında insanların linç güdüleri harekete geçerdi. Adaleti kendi eline alıp önüne geleni kendi kafasına göre yargılamak bir süre sonra insanlara olağan gelmeye başlardı.

Pencerenin önünde ayakta dururken İsveç’te acaba kaç tane yasa dışı silah vardır, diye geçirdi içinden. Birkaç yıl sonra bu rakamın hangi noktaya ulaşacağını da merak ediyordu.

Masasının başına geçip oturdu. Odasının kapısını aralık bıraktığından koridordan gelen sesleri ve bir kadın kahkahası duydu. Wallander gülümsedi. Gülen, polis müdürü Lisa Holgersson’du. Birkaç yıl önce Björk’ün yerine atanmıştı. Wallander’in iş arkadaşlarından çoğu başlarına bir kadının getirilmesine önceleri karşı çıkmışlardı ama Wallander fikirlerini değiştirmelerini sağlamıştı.

Telefon çaldı. Arayan danışma görevlisi Ebba’ydı.

“Nasıl geçti?” diye sordu Ebba.

Wallander onun bir gün önceki olayları sorduğunu anlamıştı. “Evi henüz satamadık,” dedi. “Ama yakında satacağımızı sanıyorum.”

“Bu sabah saat on buçukta acaba birkaç ziyaretçiyle görüşebilir misin diye sormak için aramıştım.”

“Yılın bu zamanında ziyaretçi mi gelirmiş?”

“Bunlar her ağustos ayında Skåne’de buluşan bir grup emekli denizci. Burada bir dernekleri varmış. Kendilerine ‘Deniz Ayıları’ diyorlarmış.”

Wallander doktor randevusunu hatırladı. “Bu kez başka birinden rica etsen iyi olacak,” diye karşılık verdi. “On buçukla on iki arası burada olmayacağım.”

“O zaman ben de Ann-Britt’i arayayım bari. Bu eski kaptanların bir kadın polisle konuşmaktan daha çok hoşlanacaklarına eminim.”

“Haklısın,” dedi Wallander.

Saat sekizde Wallander sandalyesinde oturmuş hâlâ camdan dışarı bakıyordu. Kendini alabildiğine yorgun hissediyor ve doktorun neler söyleyebileceğini düşünürken endişeleri daha da artıyordu. Yorgunluk belirtileri ve kramplar acaba ciddi ve önemli bir hastalığın işaretleri olabilir miydi?

Yerinden kalkıp toplantı salonlarından birine gitti. Martinson gelmişti. Güneş yanığı teniyle oldukça sağlıklı görünüyordu. Wallander’in aklına birden iki yıl önce istifa etmenin eşiğine gelen Martinson’un hâli geldi. Kızı okulun bahçesinde babası polis olduğu için saldırıya uğramıştı. Neyse ki Martinson istifa etmemişti. Aklından çok duygularıyla hareket eden biri olduğundan Wallander onu her zaman teşkilata yeni katılan acemi biri olarak görürdü. Oysa Martinson teşkilattaki polislerin çoğundan daha uzun zamandan beri Ys-tad’da çalışıyordu.

Masa başına geçip oturarak havadan sudan konuşmaya başladılar.

“Svedberg de hangi cehennemde kaldı?” dedi Martinson, beş dakika sonra.

Her zaman randevusuna sadık biri olan Svedberg’in gecikmesi aslında ikisini de şaşırtmıştı.

“Ona haber vermiş miydin?”

“Onu aradığımda çıkmıştı ama telesekreterine not bıraktım.”

Wallander masanın üstündeki telefona bakarak başını salladı.

“Bir kez daha arasan iyi olacak.”

Martinson numarayı çevirdi.

“Neredesin?” diye sordu. “Seni bekliyoruz.”

Ahizeyi yerine koydu. “Yine telesekretere mesaj bıraktım.”

“Gelir birazdan,” dedi Wallander. “Hadi biz başlayalım.”

Martinson önündeki kâğıt yığınını karıştırdı. Sonra kartpostalı bulup Wallander’e uzattı. Viyana’nın merkezinin kuş bakışı çekilmiş bir fotoğrafıydı.

“6 Ağustos Salı günü Hillström ailesinin posta kutularında bulduğu kart bu işte. Senin de gördüğün gibi Astrid Hillström planladıklarından biraz daha fazla kalacaklarını söylüyor ama her şey yolundaymış ve hepsi de sevgilerini göndermiş. Astrid annesinden arkadaşlarını arayıp herkese iyi olduklarını söylemesini de istemiş.”

Wallander kartı okudu. El yazısı ona Linda’nın el yazısını hatırlatmıştı. Bu da kızınınki gibi kuyruklu ve yuvarlaktı. Kartı masanın üstüne koydu.

“Eva Hillström’ün buraya geldiğini söylemiştin.”

“Evet, odamdan içeriye fırtına gibi girdi. Onun aslında sinirli biri olduğunu biliyoruz ama bu kez çok farklıydı. Çok korkmuştu ve haklı olduğundan emindi.”

“Neyden bu kadar emin?”

“Yani çocukların başına bir şeyin geldiğinden. Bu kartı da kesinlikle kızının yazmadığından.”

Wallander bir an için duraksadı. “Kızının el yazısı değil mi? Ya imza?”

“Astrid Hillström’ün el yazısına benziyor ama annesi kızının el yazısını ve imzasını taklit etmenin çok kolay olduğunu söyledi. Bu konuda haklı olduğunu kabul etmeliyiz.”

Wallander not defteri ve kalem aldı. Bir dakikadan daha kısa sürede Astrid Hillström’ün el yazısıyla imzasını taklit etmişti.

“Eva Hillström kızının sağlığından endişelendiğinden polise haber vermiş ama onu endişelendiren el yazısı ya da imza değilse nedir?”

“Bilemiyor.”

“Sen ona bunu sordun, değil mi?”

“Ona her şeyi sordum. Kızının kartta kullandığı sözcükler mi onu tedirgin eden? Yoksa cümle yapıları mı? Bilmiyor ama bu kartı kızının yazmadığından adı gibi emin olduğunu söyledi.”

Wallander yüzünü buruşturarak başını iki yana salladı. “Başka bir şey olmalı.”

Bakıştılar.

“Bana dün ne söylediğini hatırlıyor musun?” diye sordu Wallander. “Bana endişelendiğini söylemiştin.”

Martinson evet dercesine başını salladı. “Yerine oturmayan, eksik bir şeyler var,” dedi. “Tam olarak ne olduğunu bilmiyorum ama bir şeyler dönüyor.”

“Soruyu bir de şöyle soralım,” dedi Wallander. “Eğer aniden karar verdikleri bu tatile çıkmadılarsa ne oldu? Neredeler? Bu kartları kim yazıp yolluyor? Arabalarının ve pasaportlarının da ortada olmadığını biliyoruz.”

“Yanılmış olmalıyım,” diye karşılık verdi Martinson. “Büyük olasılıkla Eva Hillström’ün endişeli hâli beni etkilemiş olmalı.”

“Ebeveynler her zaman çocuklarını merak eder dururlar,” dedi Wallander. “Linda’yı kim bilir kaç kez nasıl deli gibi merak ettiğimi bir bilsen. Özellikle dünyanın dört bir yanındaki ülkelerden gelen kartpostallar söz konusu olduğunda.”

“Peki, şimdi ne yapacağız?” diye sordu Martinson.

“Araştırmamızı sürdüreceğiz,” dedi Wallander. “Ama şimdi hiçbir ayrıntıyı atlamamak için işin en başına dönelim.”

Martinson kusursuz belleğinin yardımıyla olayları özetledi. Ann-Britt Höglund bir keresinde Wallander’e Martinson’un kendisini nasıl örnek aldığını, toplantılarda aynen Wallander gibi sunumlar yaptığını fark edip etmediğini sormuştu. Wallander genç kadının sözlerini ciddiye almamıştı ama Höglund son derece ciddiydi. Wallander bunun hâlâ doğru olup olmadığından emin değildi.