реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Bir Adım Geriden (страница 23)

18

Kıpırdamadan durarak sessizliği dinledi. Birden telefon sesiyle irkildi. Martinson arıyordu.

“Orada olacağını tahmin etmiştim.”

“Bir şey mi oldu?”

“Eva Hillström beni yine görmeye geldi.”

“Ne istiyormuş?”

“Bir şey yapmazsak olayı basına taşıyacağını söyledi.”

Wallander bu sözleri yanıtlamadan önce bir an durdu. “Ben galiba bu sabah olayı yanlış yönlendirdim,” dedi. “Bunu yarın sabah toplantıda gündeme getirmeyi düşünüyordum.”

“Neyi?”

“Doğal olarak Svedberg önceliğimiz, ama kayboldukları söylenen o gençleri de göz ardı edemeyiz. Bir şekilde her iki mesele için de zaman ayırmalıyız.”

“Bunu nasıl yapacağız?”

“Bilmiyorum, ama işlerimizin bu denli yoğun olması ilk kez başımıza gelmiyor.”

“Bayan Hillström’e seninle konuştuktan sonra onu arayacağıma söz vermiştim.”

“Güzel. Onu sakinleştirmeye çalış. Meseleyle ilgileneceğiz.”

“Buraya gelecek misin?”

“Biraz sonra. Önce Ylva Brink’i görmeliyim.”

“Svedberg cinayetini çözebilecek miyiz dersin?”

Wallander, Martinson’un kaygılarını anlayabiliyordu.

“Evet,” dedi. “Elbette çözeceğiz, ama çok karmaşık şeyler çıkabilir karşımıza.”

Telefonu kapattı. Pencerenin önünden birkaç güvercin uçarak geçti. Birden Wallander’in aklına bir şey geldi.

Höglund cinayette kullanılan silahın Svedberg adına kayıtlı olmadığını söylemişti. Bu da Svedberg’in silahı olmadığı anlamına geliyordu ama gerçek böylesine mantıklı olmayabilirdi. İsveç’te ruhsatsız birçok silah vardı. Bu da polisin çaresini bulamadığı sorunlardan biriydi. Bir polisin de sıradan bir vatandaş gibi ruhsatsız bir silaha sahip olması olası değil miydi? Bunun anlamı neydi? Silah ya gerçekten Svedberg’e aitse? Wallander içindeki yoğun tedirginlik duygusunu yeniden hissetti. Telaşla yerinden kalkıp dışarı çıktı.

8

István Kecskeméti başarısız bir devrimden sonra ülkelerinden ayrılmaya zorlanan Macar göçmenlerle birlikte 40 yıl önce İsveç’e gelmişti. Üç küçük kardeşi ve ebeveyniyle Trelleborg’a geldiğinde on dört yaşındaydı. Mühendis olan babası 1920’li yılların sonuna doğru Stockholm’ün hemen dışındaki Separatör fabrikalarını ziyaret etmişti. Orada kendine uygun bir iş bulmayı ümit etmişti. Ne var ki Trelleborg’dan öteye gidememişlerdi. Feribot terminalinin dik merdivenlerini tırmanırken kalp krizi geçirmişti. İsveç topraklarıyla ikinci karşılaşmasıysa bedeninin ıslak asfalta düşmesiyle gerçekleşmişti. Trelleborg mezarlığında toprağa verilmişti. Ailesi Skåne’de kalmıştı ve István şimdi 54 yaşındaydı. Ystad’da, Hamn Caddesi’ndeki pizzacılardan birinin hem sahibi hem de müdürüydü.

Wallander, István’ın öyküsünü uzun zaman önce duymuştu. Wallander zaman zaman yemeğini orada yerdi ve içerisi çok kalabalık olmadığında da István yanına gelip otururdu.

İçeri girdiğinde saat altı buçuktu, Ylva Brink’le görüşmesine daha yarım saat vardı. Tahmin ettiği gibi içeride kimse yoktu. Mutfaktan gelen radyonun sesi duyuluyordu. István barın yanındaki telefonda konuşuyordu, köşedeki masaya oturan Wallander’e el salladı. Sonra ciddi bir ifadeyle Wallander’in yanına geldi.

“Duyduklarım doğru mu? Bir polis mi öldürülmüş?”

“Ne yazık ki doğru,” diye karşılık verdi Wallander. “Karl Evert Svedberg. Onu tanır mıydın?”

“Buraya geldiğini sanmıyorum,” dedi István. “Bira ister misin? Benden.” Wallander hayır dercesine başını salladı.

“Acelem var, hazırda ne varsa onu getiriver,” dedi. “Kan şekeri yüksek birine uygun bir şeyler olsun.”

István kaygıyla ona baktı.

“Şeker hastası mı oldun?”

“Hayır, ama şeker düzeyim çok yüksek.”

“O zaman şeker hastasısın.”

“Belki ama kalıcı bir hastalık değil. Çok acelem var.”

“Az yağda bonfile soteyle salataya ne dersin?”

“Güzel.”

István gidince Wallander neden şeker hastalığı utanılacak bir şeymiş gibi davrandığını anlamaya çalıştı. Bunda garip bir şey yoktu ki. Şişmanlığından hiç hoşnut değildi, hatta bundan nefret ediyordu. Böylesi bir sorun yokmuş gibi davranmak istiyordu.

Her zamanki gibi yine bir çırpıda yemeğini bitirdi. István bir grup Polonyalı turistin masalarına oturmasını beklerken Wallander kahvesini içiyordu. István’ın Svedberg’in ölümüne ilişkin sorularına yanıt vermek zorunda kalmadığına seviniyordu. Hesabını ödedikten sonra restorandan çıktı.

Saat yedide emniyete gitti. Ylva Brink henüz gelmemişti. Wallander doğruca Martinson’un odasına gitti. Hansson da oradaydı.

“Nasıl gitti?” diye sordu.

“Yeni bir şey yok.”

“Lund’dan bir haber var mı?”

“Yok,” diye karşılık verdi Hansson. “Pazartesiye kadar beklemek zorundayız.”

“Ölüm saatini öğrenmemiz gerekli,” dedi Wallander. “Bunu öğrenir öğrenmez de bir başlangıç noktamız olacacak.”

“Dosyaları inceledim,” dedi Martinson. “Ne cinayet ne de soyguna benziyor.”

“Soygun amaçlı olup olmadığından emin değiliz,” dedi Wallander.

“Başka ne olabilir ki?”

“Bilmiyorum. Şimdi gidip Ylva Brink’le görüşmeliyim. Yarın sabah dokuzda görüşürüz.”

Odasına gidince kendisiyle hemen görüşmek istediğini belirten Lisa Holgersson’un notunu gördü. Wallander onu aradı ama bulamadı, danışmaya gitti. Ebba gitmişti.

“Lisa eve gitti,” dedi danışmadaki polis.

Wallander akşam daha geç bir saatte onu evden aramaya karar verdi. Danışmanın önünde bekledi, birkaç dakika sonra Ylva Brink geldi. Wallander odasına giderlerken kahve isteyip istemediğini sordu ama kadın istemedi.

Bu görüşmede teyp kaydı almaya karar vermişti. Genelde Wallander konuşmaların banda alınmasından yana değildi, bu ona iki kişi arasındaki konuşmaların üçüncü bir kişi tarafından çaktırılmadan dinlenmesi gibi gelirdi ama bu kez Ylva Brink’le yapacağı görüşmenin her sözcüğünü kaydetmek istiyordu. Ylva Brink’e bir sakıncası olup olmadığını sorunca yok yanıtını aldı.

“Bunu bir sorgulama gibi düşünme,” dedi. “Konuştuklarımızı kelimesi kelimesine hatırlamak istiyorum. Bu cihaz benim belleğimden çok daha iyi.”

Kayıt düğmesine basınca bant dönmeye başladı. Saat yediyi on dokuz geçiyordu.

“9 Ağustos 1996, Cuma,” dedi Wallander. “Komiser Karl Evert Svedberg’in kasten ya da kaza sonucu öldürülmesine ilişkin Ylva Brink’le yapılan görüşme.”

“Başka ne tür olasılıklar söz konusu?” diye sordu Ylva Brink.

“Polis terminolojisinde bu tür ağdalı ifadeler çoktur,” dedi Wallander. Kulağa yapmacık geldiğinin bilincindeydi.

“Birkaç saat geçti, bu arada biraz düşünmüş olabilirsin. Büyük olasılıkla sen de bizler gibi neden diye sorup duruyorsundur kendine. Cinayet, cinayeti işleyen kişinin dışında herkese genellikle anlamsız gelir.”

“Hâlâ onun öldürüldüğüne inanamıyorum. Birkaç saat önce eşimle konuştum, gemilerde uydu telefonları var biliyorsun. Kafayı yediğimi düşündü ama olayı kocama anlatırken kendi sesimi duyunca tüm bunların gerçek olduğunu anladım.”

“Seninle aradan biraz zaman geçtikten sonra konuşmayı yeğlerdim ama ne yazık ki soruşturmaya bir an önce başlamamız için şimdi konuşmak zorundayım. Katili en kısa zamanda yakalamak zorundayız. İçimizde bir yara açıldı ve bu yara her geçen dakika daha da büyüyor.”

Ylva Brink onu dikkatle dinliyordu.

“Şu Louise denen kadın,” dedi Wallander. “Karl Evert’in onunla yıllardan beri görüştüğü anlaşılıyor. Onu hiç gördün mü?”

“Hayır.”

“Svedberg sana ondan söz eder miydi?”

“Hayır.”

“Sana ilk kez ondan söz ettiğimde ilk tepkin ne olmuştu?”