реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Bir Adım Geriden (страница 17)

18

Wallander çevresine bakınarak olayları yeniden gözünün önünde canlandırmaya çalıştı. Tetik çekilmeden önce, o çok önemli anda neler olmuştu? Hiçbir şey göremiyordu. Birden çok önemli bir şeyi göz ardı ettiği hissine kapıldı. Kıpırdamadan durup düşüncelerini bu önemli şeyin üstünde yoğunlaştırmaya çalıştı ama somut bir şey yakalayamadı.

Nyberg yanına yaklaşıp ona baktı.

“Olanları anlayabiliyor musun?” diye sordu Wallander.

“Hayır,” diye karşılık verdi Nyberg. “Garip bir tablo gibi.”

Wallander, ona dikkatle baktı. “Tablo gibi derken ne demek istedin?”

Nyberg burnunu sildikten sonra mendilini özenle katlayıp cebine koydu.

“Her şey karmakarışık,” dedi. “Sandalyeler yere devrilmiş, perdeler çekilmiş, kâğıtlar ve porselenler etrafa dağılmış. Sanki bu karışıklık biraz abartılmış gibi.”

Wallander onun ne demek istediğini anlamıştı, yine de ne tür bir sonuca ulaşacağını kestiremiyordu.

“Sence tüm bunlar bilerek mi yapıldı?”

“Bu elbette yalnızca bir varsayım. Bu varsayımımı destekleyecek somut bir şey yok elimde.”

“Bu hisse neden kapıldın?”

Nyberg yerde duran küçük bir porselen horozu gösterdi.

“Bence bu horoz şu rafta duruyordu,” diyerek eliyle rafı gösterdi. “Başka nerede olabilir ki? Yere düştü çünkü biri perdeleri hızla çekmiş ve horozu da yere düşürmüş. Başka bir nedenden ötürü onun yerde olması olanaksız gibi geliyor bana.”

Wallander onaylarcasına başını salladı.

“Belki de bunun çok daha mantıklı bir açıklaması vardır,” dedi Nyberg. “Eğer varsa bunu açıklayacak kişi de sensin, ben değil.” Wallander bir şey söylemedi. Birkaç dakika daha oturma odasında kaldıktan sonra evden çıktı. Sokağa çıktığında hava aydınlanmıştı. Binanın hemen dışında bir polis aracı duruyordu ama kimse etrafına toplanmamıştı. Wallander polislere basına herhangi bir açıklama yapmamaları emri verildiğini düşündü.

Kıpırdamadan durarak derin derin soluk aldı. Hava güzel olacaktı. Hava dışında her şey çok kötü ve acımasızdı. Svedberg’in ölümü nedense ona kendi ölümünü düşündürtmüştü. Ölüm bu kez çok yakına gelmişti. Babası öldüğünde böyle hissetmemişti. Bu da onu çok ürkütüyordu.

9 Ağustos Cuma günü saat altı buçuktu. Wallander ağır adımlarla arabasına doğru yürürken uzaklardan gelen beton karıştırıcının sesini duydu.

On dakika sonra emniyetin kapısından içeri giriyordu.

6

Saat sekizde toplantı odasında toplandılar. Toplantıya başlamadan önce Svedberg için saygı duruşunda bulundular. Lisa Holgersson, Svedberg’in her zaman oturduğu yere bir mum yakmıştı. Emniyet çalışanlarının tümü de toplantı odasına gelmişti. Hepsi şaşkın ve üzgün görünüyordu. Holgersson ağlamamak için çaba harcayarak birkaç şey söyledi. Odadaki herkes Holgersson’un ağlamaması için dua ediyordu. Aksi hâlde onunla birlikte ağlayacaklardı. Lisa Holgersson konuşmasını bitirdikten sonra da bir dakikalık saygı duruşunda bulundular. Wallander’in gözünün önünden o tedirgin edici görüntüler gitmiyordu. Svedberg’in yüzünü gözlerinin önüne getirmekte zorlanıyordu. Aynı şey hem babası hem de Rydberg öldüğünde de olmuştu. İnsanlar ölümü unutmamalarına karşın yine de sanki ölüm hiç yokmuş gibi davranıyorlar, diye geçirdi içinden.

Tören bittikten sonra emniyet çalışanları birer ikişer odadan ayrılmaya başladılar. Odada soruşturma ekibi dışında Holgersson kalmıştı. Masaya geçip oturdular. Martinson pencerelerden birini kapatırken mumun alevi titredi. Wallander soru sorarcasına Holgersson’a baktı ama o yalnızca başını hayır dercesine sallamakla yetindi. Konuşma sırası kendisindeydi.

“Hepimiz çok yorgunuz,” diye söze başladı. “Üzgün, şaşkın ve acı doluyuz. Hepimizin en çok korktuğu şey sonunda başımıza geldi. Genelde cinayetleri, hatta en vahşice işlenmiş olanları bile çözmeye çalışırız. Bu bizim işimiz ve kurbanlar da kendi dünyamız dışındaki insanlar olur. Ne var ki bu kez içimizden biri öldürüldü ama bu cinayete de sıradan bir olay gibi yaklaşmalıyız. Duygularımızı asla karıştırmamalıyız. Olayı aklımızla çözmeliyiz.”

Durup çevresine bakındı. Kimse bir şey söylemedi.

“Şimdi elimizdekilere bir bakalım,” dedi Wallander. “Sonra da stratejimizi saptarız. Bu olayda fazla bir şey bilmiyoruz. Svedberg çarşamba akşamıyla perşembe akşamı arasında bir saat diliminde öldürüldü. Cinayet evinde işlendi ama evde içeriye zorla girildiğine, kapının zorlandığına ilişkin herhangi bir işaret yok. Oturma odasında yerde duran av tüfeğinin cinayette kullanılan silah olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Eve hırsızlık süsü verilmiş. Belki de Svedberg silahlı birinin saldırısına uğradı. Bunu tam olarak bilemiyoruz ama bu da olasılıklardan biri. Diğer senaryoları da göz ardı edemeyiz. Soruşturmamızı olabildiğince geniş bir yelpazede sürdürmeliyiz. Svedberg’in polis olduğunu da asla göz ardı etmemeliyiz. Bu önemli olabilir de olmayabilir de. Ölüm saatini henüz öğrenemedik, öte yandan komşuların herhangi bir silah sesi duymadıkları gerçeğini de bir kenara atmamalıyız. Şimdilik otopsi raporunu beklemekten başka çaremiz yok.”

Önündeki bardağı suyla doldurup bir dikişte bitirdi.

“Bildiklerimiz şimdilik bu kadar. Bunlara Svedberg’in perşembe günü işe gelmediğini de eklemeliyiz. Hepimiz bunun ne denli alışılmışın dışında bir şey olduğunu biliyoruz. Gelemeyeceğini bildirmek için arayıp haber de vermemişti. Demek ki işe gelmesini engelleyecek bir şey söz konusuydu. Bunun ne anlama geldiğini de ne yazık ki artık hepimiz biliyoruz.”

Nyberg elini kaldırıp Wallander’in sözlerini kesti.

“Ben patolog değilim,” dedi. “Ama Svedberg’in çarşamba günü öldüğünü sanmıyorum.”

“O zaman Svedberg dün neden işe gelmedi? Bu sorunun cevabını bulmalıyız,” dedi Wallander. “Neden telefon etmedi? Ne zaman öldürüldü?”

Wallander odadakilere Ylva Brink’le yaptığı görüşmeyi anlattı. “Svedberg’in görüştüğü tek akrabası olduğunu belirtmesinin yanında bana oldukça garip gelen bir şey daha söyledi. Son birkaç haftadan beri Svedberg’in, işlerinin yoğun olmasından ötürü şikâyet ettiğini söyledi ama Svedberg tatilden daha yeni dönmüştü. Özellikle onun tatillerde alabildiğine tembellik yaptığını bilen biri olarak bu sözlere bir anlam veremedim.”

“Tatillerde bir yerlere gitmez miydi?” diye sordu Martinson.

“Pek gitmezdi. Günübirliğine Bornholm’e ya da birkaç günlüğüne feribotla Polonya’ya giderdi. Ylva Brink de bunları onayladı. Zamanının büyük bir bölümünü hobileriyle geçirirdi. İki hobisi vardı: bunlardan biri Kızılderililerin tarihçesini incelemek, diğeri de amatör olarak astronomi ile ilgilenmek. Ylva Brink onun çok pahalı bir teleskobu olduğunu söyledi ama teleskobu henüz bulamadık.”

“Kuşları izlemeye gittiğini sanıyordum,” dedi Hansson uzun zamandan beri ilk kez konuşarak.

“Bazen giderdi ama sık değil,” diye karşılık verdi Wallander. “Ylva Brink’in onu çok iyi tanıdığını kabul etmeliyiz ve ona göre de yıldızlarla Kızılderililer çok önemliydi.”

Çevresine bakındı. “Neden çok çalıştığını söyledi? Bu ne anlama geliyor? Belki de sandığımız gibi önemli bir nedeni yoktu ama bunu düşünmekten de kendimi alamıyorum.”

“Toplanmadan önce onun en son ne üstünde çalıştığına baktım,” dedi Höglund. “Tatile çıkmadan önce kaybolan gençlerin aileleriyle konuşmuş.”

“Hangi gençlerin?” diye sordu Holgersson şaşkınlıkla. Wallander konuyu açıkladıktan sonra Höglund sözlerini sürdürdü.

“Tatile çıkmadan önceki son iki günü Norman, Boge ve Hillström aileleriyle görüşerek geçirmiş. Masasını baştan sona aramama karşın söz konusu bu görüşmelere ilişkin herhangi bir not bulamadım.”

Wallander ve Martinson bakıştılar.

“Bu doğru olamaz,” dedi Wallander. “Üçümüz de bu ailelerle görüştük. Ortada bir cinayet ya da bir suç olmadığından ailelerle daha fazla görüşmenin bir anlamı olmayacağına karar vermiştik.”

“Öyle ama o yine de gidip görüşmüş,” dedi Höglund. “Takvimine de görüşmelerinin saatini yazmış.”

Wallander bir an düşündü. “Bu da Svedberg’in bizlere haber vermeden konuyla tek başına ilgilendiğini gösteriyor.”

“Hiç de onun tarzı değil,” dedi Martinson.

“Doğru,” diye karşılık verdi Wallander. “Bu da işe gelmeyeceğini haber vermemesi kadar garip.”

“Bu bilgiyi kolayca doğrulayabiliriz,” dedi Höglund.

“Bunu lütfen sen üstlen,” dedi Wallander. “Ayrıca Svedberg’in ne tür sorular sorduğunu da öğren.”

“Her şey çok garip,” dedi Martinson. “Çarşamba gününden beri bu gençlerle ilgili Svedberg’i arayıp durduk ama şimdi artık o yaşamıyor ve biz hâlâ onlar hakkında konuşuyoruz.”

“Yeni bir gelişme mi var?” diye sordu Holgersson.

“Gençlerden birinin annesinin aşırı derecede kaygılanması dışında yeni bir şey yok. Kızı bir kart daha yollamış.”

“Peki ama bu iyi bir şey değil mi?”

“Kadına göre biri kızının el yazısını taklit etmiş.”

“Bunu kim, neden yapar ki?” diye sordu Hansson. “İnsan neden birinin yazısını taklit edip kart göndermeye kalkar ki? Çek olsaydı anlardım ama kartpostalları anlamak kolay değil.”

“Bence şimdilik bu iki olayı birbirinden ayrı değerlendirmeliyiz,” dedi Wallander. “Öncelikle Svedberg’in katilinin ya da katillerinin izini nasıl süreceğimiz üzerinde yoğunlaşalım.”

“Birden fazla katilin olduğunu gösteren bir delil yok,” dedi Nyberg.

“Olmadığından emin olabilir misin?”

“Hayır.”

Wallander ellerini iki yana açtı. “Şu an hiçbir şeyden emin değiliz,” dedi. “Onun için de olayı çok geniş bir yelpazede değerlendirmeliyiz. Birkaç saat içinde Svedberg’in ölümünü duyuracağız, ondan sonra somut adımlar atmak zorundayız.”