реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Bir Adım Geriden (страница 16)

18

“Demek ki cinayet saatini saptayamıyoruz. Svedberg’in giyinik olduğunu biliyoruz, bu da bize cinayetin çok geç saatlerde işlenmediğini gösteriyor. Ben nedense Svedberg’in her zaman erkenden yatan biri olduğunu düşünmüşümdür.”

Martinson da bu görüşe karşı çıkmadı.

“Katil eve nasıl girdi? Bunu biliyor muyuz?”

“Kapıda zorlandığına ilişkin herhangi bir şey yok.”

“Hatırlarsan biz de çok kolay içeri girdik,” dedi Wallander.

“Peki ama katil neden silahı evde bıraktı? Paniğe kapılıp kaçtı mı?”

İkisinin de Martinson’un bu sorularına verecek yanıtları yoktu. Wallander alabildiğine yorgun ve sinirli görünen arkadaşlarına baktı.

“Ne düşündüğümü söyleyeyim size,” dedi. “Evin önüne geldiğimde garip bir şeyler olduğuna ilişkin bir hisse kapılmıştım. Bunun ne olduğunu bilmiyorum. Hırsızlıktan ötürü işlenmiş olabilecek bir cinayet söz konusu ama ya hırsızlık değilse, o zaman ne? İntikam mı? Biri buraya bir şeyler çalmak için değil de bir şeyler bulmak için gelmiş olabilir mi?”

Ayağa kalktı, mutfak tezgâhının üstündeki bardaklardan birini alıp su doldurdu.

“Ylva Brink’le konuşmak için hastaneye gittim,” dedi. “Svedberg’in pek bir yakını yokmuş. İki kuzeni varmış, bunlardan biri de Ylva. Birbirlerine yakın oldukları anlaşılıyor. Ylva benim oldukça garibime giden bir şey söyledi. Geçen pazar Svedberg’le telefonda konuştuğunda Svedberg’in çok çalıştığından ötürü yakındığını söyledi ama daha yeni tatilden dönmüştü. Bu bana bir hayli garip ve saçma geldi.”

Höglund ve Martinson konuşmasını tamamlamasını beklediler.

“Bunun bir anlama gelip gelmediğini bilmiyorum ama neden bu şekilde konuştuğunu mutlaka öğrenmemiz gerek,” dedi Wallander.

“Bunun Svedberg’in üstünde çalıştığı soruşturmayla bir ilgisi olabilir mi?” diye sordu Höglund.

“Şu kaybolan gençler konusu mu?” dedi Martinson.

“Başka bir şey olmalı,” dedi Wallander. “Çünkü o gençlerin olayı henüz yasal bir şekle bürünmedi. Svedberg tatile çıktıktan birkaç gün sonra gençlerin ailesi bizlerle bağlantı kurmuştu.”

Kimse bir şey söylemedi. Söyleyecek bir şeyleri yoktu.

“İkinizden biri Svedberg’in ne üstünde çalıştığını öğrensin,” dedi Wallander.

“Sence bir sırrı falan olabilir mi?” diye sordu Martinson.

“Herkesin bir sırrı yok mudur?”

“Bunu mu araştıracağız? Svedberg’in sırrını mı?”

“Onu öldüren kişiyi arayacağız. Hepsi bu.”

Sabah sekizde emniyette buluşmaya karar verdiler. Martinson hiç zaman yitirmeden komşularla görüşmesini sürdürmek için yandaki daireye geri gitti. Höglund mutfakta kalmıştı. Wallander, genç kadının yorgun ve bitkin yüzüne baktı.

“Telefon ettiğimde uyanık mıydın?”

Bu soruyu sorar sormaz da pişman oldu. Uyanık olup olmaması onu hiçbir şekilde ilgilendirmezdi ama Höglund bu soru karşısında kızmamıştı.

“Evet,” diye karşılık verdi. “Uyanıktım.”

“Buraya o kadar çabuk geldin ki kocanın evde çocuklarla kaldığını düşündüm.”

“Sen aradığında tartışıyorduk. Öylesine aptalca bir konuydu ki anlatmaya bile değmez.”

Bir süre konuşmadan oturdular. Ara sıra Nyberg’in sesi içeriden geliyordu.

“Anlayamıyorum,” dedi Höglund. “Kim Svedberg’i öldürmek ister?”

“Ona en yakın kişi kimdi?” diye sordu Wallander.

Höglund şaşırmışa benziyordu. “Ben sen olduğunu sanıyordum.”

“Hayır. Ben onu o kadar iyi tanımazdım.”

“Ama sana çok güvenir ve saygı duyardı.”

“Buna inanamıyorum.”

“Sen inanmayabilirsin ama ben bunu biliyorum. Belki diğerleri de bunu fark etmişti. Haksız olduğunda bile hep senin tarafını tutardı.”

“Bu yine de bizim sorumuzu yanıtlamıyor,” dedi Wallander ve sorusunu bir kez daha yineledi. “Ona en yakın kimdi?”

“Kimse ona yakın değildi.”

“Öyleyse şimdi ona yakınlaşmamız gerekiyor. Ölmüş olsa bile.”

Nyberg elinde bir fincan kahveyle mutfağa geldi. Wallander onun, gece yarısı çağrılabileceği düşüncesiyle elinin altında her zaman bir termos dolusu kahve hazır bulundurduğunu çok iyi bilirdi.

“Nasıl gidiyor?” diye sordu.

“Hırsızlık gibi geliyor,” dedi Nyberg. “Yalnızca katilin, silahını neden burada bıraktığını çözemedik.”

“Ölüm saatini biliyor musun?” diye sordu Wallander.

“Bu patoloğun işi.”

“Ben yine de senin görüşünü almak istiyorum.”

“Tahminde bulunmaktan hoşlanmam.”

“Biliyorum ama bu tür konularda çok deneyimlisin. Söyleyeceklerine bel bağlamayacağıma söz veriyorum.”

Nyberg tıraşsız yüzünü sıvazladı. Gözleri kan çanağına dönmüştü.

“Belki yirmi dört saat olmuştur,” dedi. “Daha kısa bir zaman olacağını sanmıyorum.”

Sözlerini sindirmeye çalıştılar. Demek çarşamba akşamı ya da perşembe sabahı oldu, diye geçirdi içinden Wallander. Nyberg esneyerek mutfaktan çıktı.

“Evine gitsen iyi olacak,” dedi Wallander, Höglund’a. “Saat sekizde soruşturmayı toparlamak için hepimizin emniyette olması gerekiyor.”

Duvardaki saat beşi çeyrek geçiyordu. Höglund ceketini giyip çıktı. Wallander mutfakta kaldı. Pencere kenarında bir dizi fatura duruyordu. Faturaları karıştırdı. İşe bir yerden başlamak zorundayız, diye geçirdi içinden. Daha sonra da Nyberg’in yanına gidip lastik eldiven istedi. Mutfağa dönüp çevresini incelemeye başladı. Mutfak çekmeceleriyle dolapları düzenli bir şekilde incelemeye koyulduğunda Svedberg’in evinin de iş yeri gibi düzenli olduğunu gördü. Mutfaktan çıkıp çalışma odasına gitti. Teleskop neredeydi? Masanın arkasındaki koltuğa oturup çevresine bakındı. Nyberg içeri girip Svedberg’in cesedini götürmek üzere olduklarını haber verdi. Cesede bir kez daha bakmak ister miydi? Wallander hayır dercesine başını salladı. Kafasının yarısı uçmuş Svedberg’in bu korkunç görüntüsü kafasına zaten iyice kazınmıştı. Bu görüntüyü yaşamının sonuna dek unutmayacağını biliyordu. Çevresine bakındı. Telesekreter, kalem kutusu, birkaç tane eskimiş oyuncak asker ve bir cep takvimi vardı masanın üstünde. Takvimi alıp sayfalarını teker teker çevirmeye başladı. 11 Ocak günü saat 09.30’da Svedberg’in dişçi randevusu vardı. 7 Mart Ylva Brink’in doğum günüydü. Svedberg 18 Nisan’a “Adamsson” adını yazmıştı. Aynı isme 5 ve 12 Mayıs’ta da rastlanılıyordu. Haziran ve temmuz aylarınaysa hiçbir şey yazılmamıştı. Svedberg yıllık iznini kullanmıştı. İzinden döner dönmez de çok çalıştığından şikâyet etmişti. Wallander artık takvimin sayfalarını daha yavaş çevirmeye başlamıştı ama sayfalar boştu. Svedberg’in yaşamının son günlerine hiçbir şey yazılmamıştı. 18 Ekim Sture Björklund’un doğum günüydü ve Adamsson adı 14 Aralık’ta bir kez daha ortaya çıkmıştı. Hepsi bu kadardı. Wallander cep takvimini aldığı yere bıraktı, sonra da son derece rahat olan koltukta arkasına yaslandı. Yorgun hissediyordu, susamıştı. Gözlerini kapatıp Adamsson’un kim olduğunu düşündü. Daha sonra masanın ucuna doğru uzanıp kahverengi not defterinin arasındaki kartları aldı. Göteborg’daki Boman’ın Sahafı’nın, Malmö’deki bir Audi galerisinin kartı vardı. Svedberg sadık bir müşteriydi, her zaman Audi kullanmıştı. Wallander de Peugeot’su eskidiğinde bunu mutlaka yenisiyle değiştirir, başka bir markayı denemezdi bile. Wallander not defterini bir kenara koyup mektuplarla kartpostalları incelemeye koyuldu. Mektupların çoğu on yıllıktı ve hemen hemen hepsi de Svedberg’in annesinden gelmişti. Mektupları bir kenara koyup kartpostallara baktı. Kartlardan birini Skagen’den kendisinin yolladığını şaşkınlıkla fark etti. Buradaki kumsallar olağanüstü, diye yazıyordu kartta. Wallander bir süre karta bakakaldı.

Üç yıl önceydi. Wallander o sırada bir daha polisliğe dönemeyeceğini düşünerek doktor raporu almıştı. Uzun bir süreyi Skagen’in sonbahar manzarasında ve terk edilmiş kumsallarında geçirmişti ama kart attığını hiç hatırlamıyordu. Yaşamının o dönemine ilişkin pek bir anısı yoktu. Bir süre sonra Ystad’a dönmüş, işinin başına geçmişti. Tatilden işe ilk döndüğü günü anımsıyordu. Björk, Wallander’e hoş geldin demiş ve toplantı odasında derin bir sessizlik olmuştu. Kimse onu beklemiyordu. Odadaki sessizliği ilk bozan Svedberg olmuştu. Wallander onun neler söylediğini hâlâ çok iyi anımsıyordu. “Sensiz bir lanet gün daha idare edemezdik.”

Wallander bu sözleri hiç unutmamış ve Svedberg’i daha yakından tanımaya çalışmıştı. Svedberg oldukça içine kapanık biriydi ama gergin ortamlarda havayı ilk yumuşatan da yine o olurdu. İyi bir polisti, olağanüstü yetenekleri yoktu, yine de oldukça iyiydi. İnatçı ve vicdanlı biriydi. Müthiş bir hayal gücü yoktu, başarılı bir yazar da değildi. Raporlarını genellikle çok kötü yazardı, savcılar da buna çok sinirlenirdi ama ekibin çok önemli bir parçasıydı.

Wallander yerinden kalkıp Svedberg’in yatak odasına gitti. Teleskop orada da yoktu. Yatağa oturup komodinin üstündeki kitabı eline aldı. Siyu Kızılderililerinin Tarihçesi adında İngilizce bir kitaptı bu. Svedberg İngilizce konuşmakta iyi sayılmazdı ama okumasının daha iyi olduğu anlaşılıyordu.

Wallander boş bakışlarla kitabı karıştırdı. Bir süre sonra yerinden kalkıp banyoya gitti. Aynalı dolabı açtı ama şaşırmasına neden olabilecek herhangi bir şey bulamadı. Kendi banyo dolabı da bunun bir benzeriydi.

Şimdi geriye yalnızca oturma odası kalmıştı. Oraya bakmamayı yeğlerdi ama bunu yapamazdı. Mutfağa gidip bir bardak su içti. Saat sabahın altısına geliyordu ve çok yorgundu.

Sonunda oturma odasına gitti. Nyberg ve adamları duvara dayalı siyah deri kanepenin arkasına çömelmiş çalışıyorlardı. Sandalyeyi düzeltmemişlerdi, av tüfeği de olduğu yerde duruyordu. Oturma odasında artık olmayan tek şey Svedberg’in cansız bedeniydi.